Zekât kimlere verilir?

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

Kur’an, zekât verilecek kimseleri sekiz sınıf olarak sayar (Tevbe 60, krş: Bakara 177).

Bunlar:

1. Yoksullar (fukarâ).

2. Dışarıdan durumu anlaşılamayan gizli yoksullar (mesâkîn).

3. Borç veya yoksulluk yüzünden özgürlüğünü kaybetmiş olanlar (fi’r-rikâb).

4. Zekât toplamak için görevlendirilmiş olanlar (‘âmilî- ne ‘aleyhâ).

5. Kalbi kazanılacak olan gayr-ı müslimler (müellefe-i kulûb).

6. Borç yükü altında ezilenler (ğârimîn).

7. Allah davası uğrunda yapılan harcamalar (fî sebilillah).

8. Mekânsız, sahipsiz ve yolda kalmış yolcular (ibnu’s-sebîl).

Zekât nelerden verilir, nelerden verilmez?

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

Zekât servetten ve nemalanan maldan verilir. Aklın, ilmin, şöhretin, sanatın, sıhhatin de tıpkı servet gibi zekâtı vardır; her şeyin zekâtı kendi cinsindendir.

Üretim araçlarına zekât düşmez: Zira zekât, servet sahibini, biriktirilmiş servet üzerine yatarak yaşatmamayı amaçlar. Zımnen şunu der: Eğer insanlığın hayrına meşru yollarla dolaşımda değilse, babandan kalan serveti kırk yılda sıfıra indiririm ve onu üretecek olanlara veya ona muhtaç olanlara ulaşsın diye dolaşıma sokarım.

Miraç kandili

Categories Geleneksel Din Anlayışı, Genel, Kur'an'a Göre DinPosted on

 

Müslüman örf ve törelerine göre, dince kutsal sayılan olayların yıldönümlerine rastlayan günlere verilen addır. Böylece kutsal günlerin gecelerinde eskiden kentlerde cami, mescit ve benzeri yerler genellikle kandillerle donatıldığından, bu kutsal günlere bu ad verilmiştir.

Kandil günlerinin kutlanmasının Abbasî Hilafeti ile başladığı tahmin edilmektedir. Dinî gün ve gecelerin kutlanmasının başlangıçta bir bayram hevesi ve anlayışı içinde olduğu, fakat zamanla ve dinî baskı ile bu gün ve gecelerin mistik bir hüviyet kazandığı bilinmektedir.

Anadolu Türklerinde kandil günlerinin kutlanması hakkındaki bilgilerimiz, Mevlit ile ilgili bulunmaktadır. Kandil gecelerinde camilerin, özellikle minarelerin donatılması, III. Murat devrine rastlamaktadır. Mevlit törenleri ise Sultanahmet Camii’nin tarihi ile beraberlik göstermektedir. Bu dinî günlerde, küçüklerin büyükleri ziyaretleri, kandilini kutlama âdetleri sürmektedir. Bu gibi gecelerde Kuran ile birlikte, genellikle ilâhiler okunur.

Müslümanların kutsal saydığı kandil geceleri şunlardır: Mevlit Kandili (12 Rebiülevvel), Regaip Kandili (Recep ayının ilk Cuma gecesi, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece), Miraç Kandili (27 Recep), Beraat Kandili (15 Şaban) ve Kadir Gecesi (27 Ramazan).

 

Miracın kelime anlamı :

Mirac arapça kökenli bir kelime olup yükseğe çıkma anlamındaki “uruc” sözcüğünden türetilmiştir, sözcük anlamıyla “merdiven” anlamına gelir. ve İslam’da Muhammed’in yaşadığı bir manevi yükseliş olayını ifade etmek üzere kullanılan bir terim haline gelmiştir.

 

Geleneksel Miraç Kandili anlayışı :

 Peygamber Efendimiz’in rûhen ve bedenen, Burak isimli semavî bir binek üzerinde Hz. Cebrail ile birlikte Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya kadar gece yolculuğu (İsra) yapmasını, oradan da bir yükselişle (Miraç) yedi kat göklere ve Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaşması, burada Hz. Cebrail’i arkada bırakarak Refref adlı manevi bir binekle Allah’ın huzuruna varmasını ifade etmektedir.

Peygamberimiz, Miraç gecesi, Yüce Rabbimizin birçok nimetine mazhar olmuş ve müminlere mirac olacak 5 vakit farz namazı, “Âmenerrasûlü” olarak bilinen Bakara suresinin 285-286. âyetlerini, İsra Suresi’nin 22–39. âyetlerinde bahsedilen prensipleri (Allah’a Şirk Koşmama, Allah’tan Başkasına Kulluk Etmeme, Ana-Babaya İyilik, Akrabaya, Yoksula ve Yolda Kalmışa İyilik, Saçıp Savurmama, Cimrilikten Sakınma, Fakirlik Endişesiyle Çocukları Öldürmeme, Zinadan Kaçınma, Haksız Yere Cana Kıymama, Yetim Malı Yemekten Sakınma, Ahde Vefalı Olma, Ölçü ve Tartıda Doğru Olma, Sûizandan Sakınma ve Kibir ve Gururdan Sakınma), Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve Cennet’e girecekleri müjdesini, iyi amele niyetlenen kişiye onu yapamasa bile bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye onu yapmadığı müddetçe hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini ve et-Tahiyyâtü duasını ümmetine hediye olarak getirmiştir. Miraç kandili, Recep ayının 27. gecesinde kutlanmaktadır. Mevlid kandillerinde, Mevlid okunduğu gibi, Miraç kandillerinde de, bu semavî seyahati anlatan Mirâciyeler okunur.

İsra suresi 1.ayette geçen Mirac kavramı :

Yarattıklarına benzemekten münezzeh, mutlak aşkın ve yüce O (Allah) ki , kulunu gecenin bir vaktinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya, ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye yürüttü:zira O , evet sadece O’dur her şeyi işitip gören.” (İsra Suresi 17/1)

Miraç, “yükselmek, yukarı çıkmak, yücelmek” anlamına gelen uruc kökünden gelir. Tarihsel olarak ne zaman gerçekleştiği, kaç kez vuku bulduğu ve mahiyeti bizce meçhul olsa da, amacı net ve açıktır: “Linuriyehu min âyâtina: Hakikate atıf olan sembollerimizden bazılarını göstermek için…” (17:1)

Hz. Peygamber’in miracı, onun şahsında, insanın “imkanlarının” insana gösterilmesinden başka bir şey değildi. Ruhani yetenekler yardımıyla bu imkanların kullanılması halinde, eşyanın, zamanın ve mekanın kısıtlayıcı ve baskıcı ortamından ruhun özgür iklimine kanat çırpışın yolları gösteriliyordu. İşte bunun için Hz. Peygamber, bir “esas duruş dinamiği” olan namazı “mü’minin miracı” olarak niteliyordu.

Öyle ya, tüm namazlar, bir namazı bulmak için değil miydi; miraç olan namazı? Bunun anlamı, miracın sembolize ettiği hakikatle namazın sembolize ettiği hakikatin aynı olmasıydı: İnsanın, kendisini çepeçevre kuşatan zindanlardan kendi kendisini azad etmesi.

Her miraç bir sınavdır. Tıpkı Hz. Peygamber’in miracının hem kendisi hem de etrafındakiler için bir sınav olduğu gibi. Miraç, sınav özelliği sayesinde kazandırır “sıddîkları”. Her miraç bir “insan eleği”dir; sadıkı kâzipten, dostu düşmandan ayırır.

Miraç, bir görev tekmilidir. Sorumluluğunun bilincinde olanlar ve onu yerine getirenler sorumlu oldukları makama “tekmil/hesap vermek” için can atarlar. Sorumsuzların hesap vermeye can attığı nerede görülmüş? Onların adetidir hesaptan kaçmak. Çünkü sorumluluklarını yerine getirmemiş, hak ve yükümlülüklerine sahip çıkmamıştır.

Bütün bu özellikleriyle, her miraç bir “ödül töreni” bir “teselli mükafatı”dır. “Sevgi” eksenine oturtulmuş bir insan-Allah ilişkisi, aşk ehlinin “gülden terazi yaparlar/gül ile gülü tartarlar/gül alırlar gül satarlar/çarşı pazarı güldür gül” dediği gibi; zahmeti aşk, sorumluluğu aşk, hakkı aşk, görevi aşk, ödülü aşk, teşekkürü aşk olan bir “muhabbet kaynağı” olur.

Miraca ilişkin tarihsel bilgilerimizden birçoğu, daha sahabe tarafından tartışılmıştır.

Hz. Aişe, ünlü “üç şeyi söyleyen Allah’a iftira etmiş olur” hadisinde, “kim Muhammed Rabbini gördü derse Allah’a iftira etmiş olur” der. Ona ve sahabi İbn Mes’ud’a göre Hz. Peygamber’in Necm suresinde gördüğü aktarılan Melek Cebrail’dir. Necm Suresi dikkatle incelendiğinde, Hz. Aişe’nin ve onun gibi düşünenlerin yaklaşımı doğruya daha yakın görünmektedir. Kaldı ki, Necm suresinde aktarılan gaybi müşahade olayının, İsra ve Miraç’tan ayrı ve daha önce olması da muhtemeldir.

İsra Suresi’nde yer alan “el-Mescidu’l-Aksa”nın, Hz. Peygamber’in dilinde genellikle “îliyâ” (İbranice Eliya) olarak anılan Kudüs’te yer alan “Mescidu’l-Aksa” mı, yoksa “Kâbe’nin Arş’taki aslı olan” ve bir rivayette meleklerin tavaf ettiği “el-Mescidu’l-Aksa” mı olduğu tartışması, Muhammed Hamidullah’ın parantez açıp da kapatmadığı bir tefsir problemi olarak durmaktadır.

Bakara suresinin son ayetlerinin miraç gecesi verildiğini söyleyen rivayetin, adı geçen surenin Medine’de indiğinde kimsenin ihtilaf etmediği göz önüne alınırsa, sorunlu bir rivayet olduğu ve paranteze alınması gerektiği anlaşılacaktır.

Tarihsel miracın yeri ve zamanı gibi “nasıl gerçekleştiği” de tartışılmıştır. Başta Hz. Aişe olmak üzere bazı seçkin sahabilerin de söyledikleri gibi bu Hz. Peygamber’e teselli olarak verilen “ruhani bir müşahade” olayıdır. Bu müşahadenin Hz. Peygamber’in hayatında bir kez değil birkaç kez yaşanmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Aslolan, miracın tarihsel olarak zaman, mekan ve mahiyetinin sırrına ermek değil, miracın bu ümmete verdiği engin mesajı her bir mü’minin ruhunda hissetmesi ve kendi miracının zeminini hazırlayarak onu gerçekleştirmesidir.

Orucun başlama ve bitiş vakitleri

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

Şu ayet orucun gün içindeki başlama ve bitiş vakitlerini tayin eder:

“Fecir vakti, gecenin karanlığından tan yerinin aydınlığı sizin için belirgin hale gelinceye kadar yiyin için! Sonra orucu (güneş batıp) gece oluncaya kadar tamamlayın!” (Bakara 187)

İşte burada sahur ve iftar vakitleri kesin vakitler tespit edilmiş oldu. Önceki şeriat olan Hz. Musa şeriatındaki bir hüküm daha da genişletildi ve Hz. Muhammed şeriatında orucun başlayış ve bitiş vakti yeniden ve daha toleranslı bir biçimde tespit edildi.

Bu vakitlerde bildiğiniz gibi Fecr-i Sadık’ın başladığı vakit ki peygamberimiz böyle tefsir etmiştir bu ayeti. Bir hadisinde yine Buhari ve Müslim’in naklettiği bir hadis;

– Sizi Bilal’in ezanı aldatmasın. (Yani yemeden içmeden alıkoymasın) Siz Ümmü Mektum’un ezanına kadar yiyin ve için.

Yine Müslim’in naklettiği bir başka varyantta;

– Sizi Bilal’in ezanı aldatmasın, orucun başladığı vakit ışığın böyle olduğu değil, böyle olduğu zamandır. Buyurmuşlar.

Yani sahurun bitişi Fecr-i Kâzib’i değil, Fecr-i Sadık’ı göstermiştir. Bu da ışık önce doğu tarafından, önce dikey bir biçimde belirir ama o geçer. Arkasından koyu bir karanlık alır. Onun ardından da yatay bir biçimde yavaş yavaş kendisini hissettiren bir aydınlık belirir.

Yalnız sahur ve iftarın bitiş vakitlerinde ayetin ve bu hadislerin tefsirinde sahabe farklı farklı yorumlarda bulunmuşlar. Onun için de bu yorumlara mutabık olarak farklı uygulamalarda bulunmuşlar. Ashab-ı Kiramdan bazıları dağların, ovaların, yolların ve platoların aydınlanması biçiminde algılamışlar bunu orucun başlama vakti demişler; Yüksekçe bir yere çıktığınızda her tarafın siluetinin, her tarafın yolunu, dağını, tepesini, ovasını görebilinceye kadar yiyip içmektir demişler.

Daha başka bazıları, örneğin Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir; sabah namazının vaktini orucun başlangıcı olarak görmüşler. Hatta öyle rivayetler vardır ki yine sahih olarak Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir’den, namazı kıldıktan sonra sahur yediklerine dair rivayetler vardır.

Ancak meşhur fıkıh ekollerinin müçtehit imamlarının görüşleri bizce ihtiyata yakın görüşlerdir. Onlar zaten ihtiyatı öne almışlar. Onun içinde bu konuda mümkün olduğu kadar ihtiyatlı davranılmasını teklif etmişler.

Tabii ki ihtiyat evladır. Ancak eğer bir mümin sabah namazının vakti çıkmadan bir dakika kala dahi olsa eğer sahurunu yapmışsa onun orucu oruçtur. Caizdir bu böyle bilinmeli. Lakin ihtiyata binaen fecr-i sadıkla beraber oruç başlamalıdır bu ihtiyata daha uygun olandır. Hele hele daha sonra kılınabilecek namaz vaktinin ayrılması gibi bir takım zaruri, dini ve hayati ihtiyaçlarda göz önünde tutularak abdest için hazırlık, namaz için hazırlık, ihtiyaç halinde gusül için zaman aralığı bırakmak açısından bu ihtiyata en layık olandır. Diyanet tüm namazlar da 10’ar dakika ihtiyat süresi koyarken ramazanda bir saat koymaktadır.  Ayetten anlaşılacağı üzere bu sürede gökyüzü tamamen karanlıktır. Özetle ezan okunduktan 45 dakika sonrasına(fecr-i sadık vakti) kadar yenilip içilebilir.

 

Kadın niçin tesettürlüdür?

Categories Genel, Kur'an'a Göre DinPosted on

 

Kur’an’ın tesettür (hicab) konusundaki ayeti şudur:

“Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, cazibe ve güzelliklerini, bunlardan kendiliğinden görünen kısımlar dışında, (kamuya) açmasınlar; bunun için de, başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar; cazibe ve güzelliklerini yalnızca kocalarına, babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, kendi (evlerindeki) kadınlara, meşru şekilde malik oldukları kimselere, ya da emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere, veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilirler; bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar. Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz.” (Nûr 31)

Ayette kendiliğinden görünen kısımlar ile kastedilen, yüz, eller ve ayaklardır. Bu organların örtülüp örtülmemesi, Kur’an’a dayalı değil geleneğe dayalı uygulamadır.

Teşhir edilmemesi istenen cazibe ve güzellikler, kamuya açılmayıp özel kalması gereken kişisel cazibe ve güzelliklerdir. Özel alanda kalması gereken cazibe ve güzelliklerin kamuya açılmama emrinin iki amacı vardır:

  1. Kadının kişiliğini, dişiliğinin önüne alarak istismarını önlemek.
  2. Geleneğin etkisiyle sosyal hayattan dışlanmış olan kadını sosyal hayata dâhil etmek. Tersi bir uygulama, karşıt cinsler arası ilişkinin şahsiyet değil cinsiyet odaklı bir ilişkiye dönüşmesine yol açacaktır.

 

Özetle, tesettürden amaç üç unsurun ahlakının gözetilmesidir:

  1. Kadın: Özel olan cinselliğini genelleştirip kamuya açmayacak.
  2. Erkek: Karşıt cinsle cinsel odaklı ve istismar edici bir biçimde ilişkiye girmeyecek.
  3. Toplum: Kadın-erkek ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtacak. Humurun tekil formu olan hımâr, “başörtüsü” demektir.

 

İçkiye de, aklı bürüyüp örttüğü için aynı kökten gelen hamr adı verilmiştir.

Bu iki kelimenin buluştuğu nokta “baş”tır. Mesela küfür de “örtmek” anlamına gelir. Fakat başa değil kalbe nisbet edildiği için, farklı kökten bir kelime kullanılmıştır.

Dönemin hür kadınlarının öteden beri kullandıkları başörtüsü, baştan aşağı sarkıtılan ve bir parçada süs işlevi gören bir aksesuardı. Bu örtü, elbiselerin yaka hizasında yer alan, göğsü ve göğüsteki takıları gösteren açıklığı (cuyûb) örtmezdi.

“Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” ibaresi, açık bırakılan boyun ve gerdanların da başörtüsüyle kapatılması talimatını içermektedir.

 

Kur’an Allah sözü müdür?

Categories Dinin Kaynağı Nedir?, Geleneksel Din Anlayışı, Kur'an'a Göre Din, Peygamber AlgımızPosted on

 

Müslümanlar Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna iman ederler. Bu bir iman esasıdır. Bu imanın temelinde, “iman” kelimesinin ahlaki karşılığı olan “güven” yer alır. Zira Müslümanlar Hz. Muhammed’in Allah adına yalan söylemeyeceğine iman ederler. Buna delil olarak da, onun samimi ve ayrıntılarını herkesin bildiği yaşantısını gösterirler.

Hz. Muhammed’in vahiy aldıktan sonraki hayranlık verici yaşantısının kaynağı Kur’an’dır. Onun yaşantısında ikiyüzlülüğün ve yalanın zerresine yer yoktur. Onun adı düşmanlarının dilinde bile “el Emin/güvenilir kimse”dir. Bir kimsenin dürüstlüğü hakkındaki en güvenilir tanıklık, düşmanlarının tanıklığıdır.

Öte yandan, Nebi’nin emin oluşunun Kur’an’daki delili, bizzat onun hatasını dile getiren ve onu azarlayan ayetlerin Kur’an’daki varlığıdır. O, kendisine soru soran bir görme engelliyi Mekke kodamanlarına dini tebliğ edeyim derken ihmal ettiği için sert bir biçimde azarlanır (Abese 3-4).

Savaşa gitmemek için izin isteyen ikiyüzlülere izin verdiği için “Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin!” diye azarlanır (Tevbe 43).

Davasında haklı bir Yahudi ile davasında haksız bir Müslümana karşı, davasında haklı Yahudiyi desteklemekte tereddüt ettiği için azarlanır (Nisâ 105-107).

İki yüzlülerin cenazesini kıldığı için uyarılır (Tevbe 84).

Kendisinin asla duyulmasını istemediği iki olay, onun arzusu hilafına vahiy tarafından herkese duyurulur (Ahzab 37, Tahrîm 1).

Kur’an’ın kaynağının ilahi olduğunun bir başka delili de, Kur’an’da Hz. Muhammed’in bireysel tarihinde yer alan çok önemli kişilere, olaylara ve acılara değinilmemiş olmasıdır. Kur’an’da Hz. İsa’nın annesine bir sure ayrılırken Hz. Muhammed’in annesi hakkında bir tek ayet yer almaz. Onun kişisel tarihinde derin iz bırakmış olmasına rağmen, eşi Hatice, amcası ve hamisi Ebu Talib ve kaybettiğinde ağladığı oğlu İbrahim’in ve diğer çocuklarının ölümlerine Kur’an hiç değinmez. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Kur’an’ın kaynağının ilahi oluşunun bir başka delili de Hz. Peygamber’in bilmesi mümkün olmayan kozmik detayların Kuran’da yer almasıdır. Mesela bütün bir uzayın (es-semâ’) sürekli genişlediğini söyleyen Zâriyât 47; gökler ve yer başlangıçta bitişikken sonradan ayrıldığını ve her şeyin sudan yaratıldığını söyleyen Enbiya 30; yeryüzünü yumurtaya benzeten Şems 6; rüzgârın bitkileri aşıladığını söyleyen Hicr 22; bulut sistemlerinin nasıl yağmur oluşturduğutevbesuresinu açıklayan İbrahim 20 ayetleri buna örnektir.

Yine geçmiş peygamberlere ait detaylar ve Rûm suresinin girişinde Bizans’ın yakın gelecekte Sasanilere galip geleceğini haber veren ayetler de (Rûm 2-5) buna örnektir.

Kur’an’ın kaynağının ilahi oluşunun bir başka delili de, insanlık tarihinde görülmüş en büyük iman hamlelerinden birinin Kur’an’ın yetiştirdiği bir avuç insan eliyle gerçekleştiğine tarihin yaptığı tanıklıktır. Muhammedi davetin üzerinden henüz birkaç asır geçmeden bu davete evet diyenlerin yaşadığı coğrafyanın sınırları en batıda İberik Yarımadasından en doğuda Endonezya’ya, güneyde Seylan ve Somali’den kuzeyde Kafkaslar ve Sibiryaya kadar ulaşmıştı.

İslâm’ın tarihsel varlığının ve insan kazanımının bir numaralı sebebi Kur’an vahyidir. Bu açıdan Kur’an’ın vahiy olmasının kıyamete kadar herkese açık bir numaralı delili, onun insan teki üzerindeki dönüştürücü etkisidir. Kur’an’ın muhatabı üzerindeki etkisiyle ona iman doğru orantılıdır. Kişinin Kur’an’a imanı arttıkça, Kur’an’ın o kişi üzerindeki dönüştürücü etkisi de artar.

 

Oruç neden Ramazan ayında tutulur?

Categories Dinin Kaynağı Nedir?, Kur'an'a Göre DinPosted on

 

Oruç hakkındaki şu ayet bu sorunun cevabını içerir:

“Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlığa rehber olan (hidayet), bu rehberliğin apaçık belgelerini taşıyan (beyyinât) ve hakkı batıldan ayıran (furkân) Kur’an, işte bu ayda indirilmiştir: Sizden biri bu aya ulaştığında oruç tutsun; hasta ya da yolcu olan kimse de başka günlerde iade etsin! Allah sizin için kolaylığı ister, sizin için zorluğu istemez; oruç günlerinin sayısını tamamlamanızı, sizi doğru yola ulaştırdığı için O’nu yüceltmenizi ve şükretmenizi ister.”

(Bakara 2/185)

Bu ayet, Ramazan ayını müstesna kılan sebebi açık ve net olarak gösteren ayettir. Kur’an, Ramazan ayında inmeye başlamıştır. Bu hakikati Kadr suresinin ilk ayeti de teyit eder.

Ramazan Kur’an’ın doğum ayıdır. Kur’an vahyinin doğum günü olan Kadir Gecesi, Ramazan ayının içinde bir gecedir. Bu gerçek, Bakara suresinin 185. ayetiyle Kadr suresinin 1. ayetinin karşılaştırmalı okunması sonucu açık ve net olarak ortaya çıkar.

Bu kutsiyet ve bereketin büyüklüğünü Kadr suresi beyan eder:

“Elbet onu Kadir-kıymet gecesinde Biz indirmeye (başlamışızdır). Bilir misin o Kadir-kıymet gecesi nedir? O Kadir-kıymet gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. Melekler, vahiyle beraber o gece inerler de inerler, Rablerinin izniyle, hayatın her alanına dair tarifsiz bir mutluluğun (formüllerini getirirler); bu durum, şafak atıncaya kadar sürer.”

(Kadr 1-5)

 

İslâm’da ailenin yeri nedir?

Categories Dinin Kaynağı Nedir?, Genel, Kur'an'a Göre DinPosted on

 

İslâm’da bir insan topluluğun saadeti için şu üç unsurun amacına uygun inşası şarttır:

  1. Şahsiyetin inşası.
  2. Ailenin inşası.
  3. Toplumun inşası.

Aile, etimolojik olarak, “Birini çekince diğeri ayakta kalamayan birden fazla unsur” anlamına gelir.

Vahye göre aile geometrisi, birbirine paralel iki düzlemden değil, birbirine yaslanan iki düzlemden oluşur.

Aile; şahsiyetin içinde yetiştiği ana rahmi, toplumsal bünyeyi oluşturan hücredir.

Kur’an’ın bakış açısına göre erkek ve kadın, biri olmadan diğeri tam olmayan iki yarımdır. Bu bütün, ancak iki yarı bir araya gelince tamamlanabilir. Bu iki yarım birbirinin yerini tutmaz.

Kur’an, aileyi oluşturan iki temel unsur olan erkek ve kadının her ikisini birden zevc kelimesiyle tanımlar. Zevc “eş/çift” demektir. Tıpkı bir ayakkabı çiftinin iki eşi gibi… Eş, ama eşit değil. Ayakkabıyı ters giymek, ayağa da ayakkabıya da kötülüktür.

Kur’an, aileyi oluşturan her erkek ve kadını “sorumlu davranmaya” çağırır: “Ey insanlık! Sizi bir tek canlı varlıktan yaratan, yine aynı canlıdan da eşini var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın üreten Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun!” (Nisâ 1)

Kur’an erkek ve kadının birbirinin “zıddı” (ezdâd) değil “eşi” (ezvâc) olduğunu vurguladığı ayetinde, insanlığın niçin iki cins halinde yaratıldığı sorusunu; “birbiriyle teskin olsun ve sükûnet bulsun için’’ diye cevaplar.Bu amacın gerçekleşmesi, eşler arasındaki ‘‘sevgi ve merhamete” (Rûm 21) bağlıdır.

Kur’an; aile reisini, ailesini, sonu cehenneme açılan bir yola girmekten sakındırmak için çaba sarf etmekle görevlendirir: “Siz ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz!” (Tahrîm 6)

Kur’an, iki aileyi insanlığa örnek gösterir (Âl-i İmran 33):

  1. İbrahim ailesi: İbrahim ve eşleri Sare ve Hacer, çocukları İsmail ve İshak’tan ve yeğen Lut’tan oluşan bir ailedir. Bunların hepsi de imanları sınanmış örnek şahsiyetlerdir. Hepsi de sınavlarını başarıyla vermişlerdir (Sâffât 113).
  2. İmran ailesi: İmran, eşi Hanne, çocuk Meryem ve onun oğlu İsa’dan oluşan bir ailedir. Bu örneğe Zekeriyya, eşi Elizabeth, oğul Yahya da dâhildir (Âl-i İmran 55).

Kur’an, iman edenlerin tamamını büyük bir aile olarak görür. Dahası insanlığın tamamını bir aile olarak görür ve dört yerde bütün bir insanlığa “Ey âdemoğulları!” diye seslenir. Bununla insanlığı kula kul olmamak ve yalnız Allah’a kul olmak ortak paydasında kardeş kılmak ister.

 

İman artar mı?

Categories GenelPosted on

Kelâm tarihinde bir tartışma da “İman artar mı, eksilir mi?” sorusu çevresinde yapılmıştır. Pezdevi bu soruya “Ehli Sünnet’e göre iman artmaz ve eksilmez” diye cevap verirken; İmam Şafii, Eş’ari, Gazali, Buhari, Müslim, tüm muhaddisler ve daha birçokları “İman artar ve eksilir” biçiminde cevap vermektedirler.

Bu konuda “Kur’an ne diyor?” diye merak edip bakılacak olursa karşımıza şu ayetler çıkar:

 “Ve bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzab 22) “Ne zaman bir sure indirilse (münafıklar) arasından kimileri ‘bu hanginizin imanını artırdı?’ der. Oysa ki (Kur’an) inananların imanını artırmıştır.” (Tevbe 124)

“Halk kendilerine, ‘insanlar size karşı ordu toplamışlar onlardan korkun!’ deyince bu onların imanlarını artırdı.” (Âl-i İmran 173)

“Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir.” (Muhammed 17) “Mü’minler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır” (Enfâl 2)

 “Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını artırsın” (Müddessir 31)

Bu Kur’anî örnekler uzayıp gidiyor. Gariptir ki Kur’an “İman artar mı, artmaz mı?” bahsinde bunca net ve açık cevap verirken konu Kelâm tarihinde hararetle tartışılıyor ve bunca ayet de “artmaz ve eksilmez” diyenler tarafından olmadık te’vil ve tefsirlere kurban gidiyor… Bu örnek dahi kelâmî tartışmalarda Kur’an’a ne kadar müracaat edildiğini göstermiyor mu?

Kur’an beşeri değil, ilahi bir mucizedir

Categories Genel, Hadis - Kuran İlişkisiPosted on

 

Kur’an’ın Allah’ın vahyi olduğuna iman etmek tevhidin olmazsa olmaz şartlarındandır. Bu bir mü’min için iman meselesidir ve bunda şüphesi olan iman etmiş sayılmaz. Ne ki Kur’an’ın Allah’tan olduğunun akli ve mantıki delillerini arayan bunu bulmakta zorlanmayacaktır.

Bu deliller aynı zamanda bazı militan ateistlerin “Kur’an’ı Peygamber yazdı” yollu maksatlı iftiralarına da bir cevaptır. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

  1. İcazı: Kur’an mucize oluşuyla ilâhî kaynaklıdır. Onun mucize oluşu hem lafız hem mana yönündendir. Lafız yönünden o edebiyat ve şiirde altın çağını yaşamakta olan cahiliyye Araplarına meydan okumuş ve onun gibi bir kitap, bir sure hatta bir ayet getirmeye çağrılmışlardır.Tabi çağın en büyük söz ustalarından kimilerinin bu çağrıya cevabı, bazı kısa Kur’an surelerinin çok kötü bir taklidine kalkışmak biçiminde olmuştur. Kur’an’ın lafzi büyüleyiciliğine Mekke müşriklerinin ünlü söz ustaları da hayran oluyor hatta bazıları gizlice Kâbe’ye gelip Kur’an dinlemekten kendilerini alamıyorlardı.

Kur’an’ın mana yönünden mucize oluşu da iki kısımda değerlendirilir:

a) Muhteva açısından: Kur’an ele aldığı konular, naklettiği tarihi örnekler ve hatta tevkifi olan tedviniyle bütün olarak mucizedir. Çünkü o daha ilk surelerinde Beni İsrail’in Yahudileşmesini işleyerek, birincisi Yahudileşmenin gelecekte bu ümmetin en büyük sorunu olacağına dikkat çekmiş, ikincisi Yahudilerin gelecekte hem dünyanın hem de ümmetin başına bela olacağını ima etmiştir.

b) Mefhum açısından: Kur’an 14 asırdan beridir tefsir edilmekte lakin yapılan yüzlerce tefsire rağmen onun ayetleri hâlâ yeni yeni sırlar vermeye, daha önce hiç farkına varılmayan mesajlar iletmeye devam etmektedir. Hiçbir tefsir için “Bu Kur’an’ın en mükemmel ve son tefsiridir” denilemeyecektir. Üzerinde düşünen insanlara her defasında bir öncekinde söylediğinden daha farklı ve değişik hakikatleri söylemeye devam edecektir o. İşte bu vasfı Kur’an’ın en büyük mucize oluşunun bir delilidir.

2. Geçmişten ve gelecekten haber vermesi: Hiçbir tarihçinin ulaşamayacağı ve arkeolojik kazıların da zerre kadar bir ipucu veremeyeceği hayatın başlangıcı ve ruhun tarihi hakkında bilgiler vermekte ve bu bilgileri verebilecek bir başka kaynak da bulunmamaktadır. Evrenin yaratılışının ilk aşamasının bir gaz bulutu (duhan) olduğunu, evreler halinde ve bir süreç içerisinde yaratıldığını, hayatın kökeninin sudan ve topraktan olduğunu, ruhun kökeninin Allah’tan olduğunu belirten ayetler bu cümledendir. Kur’an yine hiçbir zaman bunca net bir şekilde ortaya çıkarılamayacak kimi olayları ayrıntılarıyla birlikte vermektedir.

Âdem ve Havva kıssası, Habil ve Kabil kıssası, Tufan olayı, Lut kavmi olayı, Ad ve Semud kavmi olayları, İbrahim ve Nemrud kıssası, Musa ve Firavun kıssası bunlardandır. Bu kıssalardan kimileri daha önce gelen semavi kitaplardan Tevrat ve İncil’de de yer alırlar. Bunlar geçmişin haberleridir. Bir de gayba ilişkin geleceğin haberleri var ki bunlar da Kur’an’ın ilâhî kaynaklı oluşunun bir başka delilidirler. Bunlar arasında en ünlü olanı çağın iki rakip süper gücü olan Bizans ile Sasani imparatorlukları arasındaki Mecusi/Sasaniler lehine bozulan dengenin, zahiri belirtilerin tersine 3 ile 9 yıl arasında Bizans lehine çevrileceğini ve savaşı kitap ehli Bizans’ın kazanacağını önceden haber veren Kur’an ayetidir. Aynı yıl, yani verilen sürenin son yılı olan 9. yıl hem Bizanslılar Sasaniler’i ezici bir yenilgiye uğratmışlar hem de mü’minler Bedir’de Müşrikleri yenilgiye uğratmışlar ve Allah’ın bir sonraki ayette bildirdiği “O gün mü’minler sevinirler.” (Rûm 4) va’di gerçekleşmiştir.

Geleceğe ilişkin bu haberden ayrı olarak ileride Müslümanların yeryüzünün en büyük gücü olacağını da Kur’an müjdelemiştir. Tabi bir de Kur’an’ın mucize haberlerinden evrenin dünyanın ve insanlığın uzak geleceğine ilişkin olanlar vardır ki bu cümleden olarak kıyamet, ba’s, haşr, hesap, cennet ve cehennemle ilgili haberler sayılabilir.

  1. Vahyin kelimelere döküldüğü yerler olarak nitelediğimiz ayetler ki bunlar Kur’an’ın ilâhî kaynaklı oluşunun en çarpıcı delilidirler. İşte birkaçı: “Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?” (Tevbe 43) “O, (kişi: Velid b. Muğire) suratını astı ve sırtını dönüp uzaklaştı; Elçi’ye âmâ geldi diye. Ve (sana gelince Ey Nebi!) sen nereden bileceksin o (müşrikin) arınacağına dair bir ihtimal bulunduğunu; veya alacağı öğütün kendisine yarar sağlayacağını.

Fakat kendi kendine yettiğini sanan kimseye gelince: Sen bütün ilgini ona yönelttin, oysa onun arınmamasının sorumlusu sen değilsin. Fakat sana büyük bir iştiyakla gelen var ya; -ki o, Allah’a saygıda kusur etmez-. İşte sen, onu ihmal ediyorsun.” (Abese 1-10) Birinin bunları kendi kendisine söylemesi abestir. Dolayısıyla bu sözler Peygamber’e değil Allah’a aittir ve muhatabı da Peygamber’in kendisidir.

“Allah’ın nimet verdiği, senin kendisine nimet verdiğin kimseye ‘Eşini yanında tut, Allah’tan kork’ diyordun. Fakat Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun, insanlardan çekiniyordun. Oysa asıl çekinmeye layık olan Allah idi.” (Ahzab 37) Bu ayette Nebî’nin gizlediği bir sırrı Allah açıklamaktadır. Başka hiçbir delil olmasa bu ayet Kur’an’ın Allah katından geldiğine delil olarak yeter.

“Yeryüzünde hâkimiyet kuruncaya kadar hiçbir peygambere esir sahibi olmak yakışmaz. Siz geçiçi dünya malını istiyorsunuz, Allah ise ahireti istiyor.” (Enfâl 67) Bu ayet de Nebi’ye bir azardır ve kimse kendi kendisini azarlamaz. Rasulullah’ın Bedir esirleri konusunda yaptığı istişarede tek kalan Hz. Ömer’in görüşünü tasdik eden bu ayet indikten sonra kendisinin de içinde olduğu çoğunluğu kasteden Nebi: “Eğer bu mesele yüzünden gökten bela inseydi Ömer dışında kimse kurtulmazdı.” diyecektir. “Ey Peygamber, eşlerinin rızasını arayarak Allah’ın sana helal kıldığını niçin sen kendine haram kılıyorsun.” (Tahrîm 1)

Bir sırrı açıklayan bu ayet de Kur’an’ın kaynağının ilâhî oluşuna en büyük delil teşkil etmektedir. Bu ve buna benzer daha birçok ayetin muhtevası olan bu sözleri birinin kendi kendisine söylediğini iddia etmek akıl ve mantıktan yoksun olmak demektir. Elbet bütün bu sözlerin sahibi dışardan biridir. Ancak o biri Rasulullah’ın kalbinden geçene vakıf olan, onu uyaran, tenkit eden ve azarlayan biridir. Yani Allah’tır ve olayın adı da vahiydir.

  1. O çağda bilinmesi mümkün olmayan birtakım gerçeklere ayetlerin işaret etmiş olması: Yerin düz değil yuvarlak olduğunu beyan için Arapların kuş yumurtası için kullandıkları isimle aynı kökten gelen taha kelimesinin seçilmesi, çekim kanunu, rüzgârın aşılaması, bütün eşyanın özde hareketli olup atomlardan yaratılması, ayın önceden güneş gibi ışık saçan bir yıldız olması, rahmin parametrium, miometrium ve endometrium adı verilen üç katlı yapısı ancak çağımızdaki bilimsel gelişmeler sayesinde ulaşılabilmiş bilgilerdir. Bundan 14 asır önce bu gerçeklere işaret etmesi Kur’an’ın kaynağının ilâhî olduğunun delillerindendir.