Peygamberimizin yazılmasını yasakladığı hadisler nasıl kitaplaştırıldı?

Categories Hadis - Hadis ÇelişkisiPosted on

Peygamberimizin hadis yazımını yasak etme yönündeki tavrı, Peygamberimizin vefatından sonra dört halife tarafından da; yani Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali tarafından da devam ettirildi.

Peygamber döneminde olan olaylara şahitlik edenlerin bunları anlatması, Peygamber’le sohbet edenlerin bu sohbetlerdeki konuşmaları birbirlerine aktarmaları gayet doğal ve sıradan bir olay gibi görülebilir. Oysa sahabelerin, Peygamber’den bir şey duyduğunu iddia edene şahitlerini sormaları ve tüm bu sohbetlerin yazımını yasaklamaları; Peygamber’deki basiretin, kendisinden sonra da devam ettirildiğini; ileri görüş ile hadislerin dini nasıl dejenere edebileceğini ve yüzeysel bir bakışla doğal olarak algılanabilecek bir davranışın aslında ileride nasıl bir felakete yol açacağını tahmin ettiklerini gösterir.

Dört halife, doğruluğunu kendilerinin bildikleri birçok Peygamber sözünün yazımına Peygamber’in vefatından hemen sonra bu sözler zihinlerde henüz tazeyken dahi izin vermediler. İzin verildiğini iddia eden olursa “Hani, bu dönemde yazılı olan kitap nerede?” diye sorun, hiçbir şey gösteremediklerini göreceksiniz.

Harevi şöyle der: “Ne sahabe (Peygamber’i görenler) ne de tabiyun (Peygamber’i görmeyen ama sahabe görenler) hadisleri yazmıyorlardı. Ama söz olarak aktarıyorlardı. Basit yazılı bir kaç metnin dışında bunun bir istisnası yoktur. İlmin kaybolup, ulemanın ölüp gitmesinden korkulunca, Ömer bin Abdülaziz, Ebu Bekr el Hazm’a bir mektupla hadisleri araştırıp, yazmasını emretti.”

Yeni halife Yezid bin Abdülmelik ise Ömer bin Abdülaziz ölünce Ebu Bekr el Hazm’ı ve onunla çalışanları bu görevden aldı. Sonra gelen Halife Hişam, ez Zuhri hadislerini ilk toplayan kişi olarak kabul edilir. Mahmud Ebu Reyye tüm bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlatırken baskı ortamına da değinir: “Hadislerin toplanmasıyla emrolunan tabiyun bunu ancak baskı altında kabul etmişlerdir.

Zira yaşanan tarz ve sahabenin hadisleri toplamaması, onları böyle bir şeye girişme hususunda oldukça sıkıntıya sokuyordu. Ez Zuhri’nin şu sözü nakil edilmiştir: Biz hadisi yazmaktan hoşlanmıyorduk. Ne var ki o yöneticiler bizi buna zorladılar.” (Mahmut Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması) Oysa geleneksel Ehli Sünnet görüşü benimseyen hadisçiler, Emevi dönemini bile düzenli bir tasnif dönemi olarak kabul etmezler. Bu dönemde, var olan yazmalarda hadis, fıkıh, şiir, haber gibi farklı farklı konular, doğruluk derecesi irdelenmeden karışık bir şekilde yazılmıştır.

Gazali (Peygamber’den sonraki ikinci kuşağın) hadis yazımını kötü gördüğünü ve kendileri gibi sonrakilerin de ancak hadisleri ezberlemelerini söylediklerini nakleder. (Gazali, İhyayı Ulumiddin, 1. cilt) Hadislerin ayrı ayrı ele alınıp, bu konuda müstakil eserlerin verilmesi ilk olarak Abbasiler dönemindedir.

Hicri ikinci asrın sonlarında elimize geçen bu tarzdaki tek çalışma Maliki mezhebinin kurucusu Malik’in Muvatta’sıdır. (İbni Ferhun, ed dibae el Muzehheb kitabında; Malik’in Muvatta’da on bine yakın hadis topladığını, bu hadisleri gözden geçirip her sene içinden ayıkladığını, sonunda çok az kaldığını, biraz daha yaşasa hepsini atabileceğini anlatır.)

Hemen ardından Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’i gelir. Hicri 241 yılında vefat eden Hanbel’in kitabına da Muvatta’ya da; “sahih” ve “zayıf “ayrımları yapılmadan (hadisler doğru olma ihtimaline göre kategorileştirilmeden), o günlerdeki rivayet selinin içinde sürüklenen her şeyin, ciddi bir ayrım yapılmaksızın girdiğini görüyoruz.

Buhari’den önce ise hadisleri doğruluk derecelerine göre ayırma çabası dahi olmamıştır. “Sahih” ve “zayıf” şeklinde hadisleri ayırma çabası Buhari ile başlar.

Hadisler incelendiğinde, bu çabanın gerekli sonucu vermediği anlaşılır. Meşhur altı tane hadis kitabının -kütübü sitte- yazarlarından Buhari hicri 256’da, Müslim 261’de, Tirmizi 279’da, Ebu Davud 275’de, Nesei 303 yılında, İbni Mace 273’de vefat etmişlerdir.

Şiilerin hadis kitapları ise farklıdır ve Sunniler de Şiiler de birbirlerinin hadis kitaplarını geçerli kabul etmezler. Şiilerin hadis kitaplarının oluşumu daha da ileri tarihlere denk gelir.

Meşhur Şii hadisçilerinden Kulani hicri 329’da, Babuvay 381’de, Cafer Muhammed Tusi 411’de, El Murtaza 436’da vefat etmiştir. Örneğin Osmanlı padişahı 2. Mahmut’un söylediği iddia edilen bir söz, hiçbir tarih kitabında kaydedilmemiş olsaydı ve sırf kulaktan kulağa iletilme yoluyla günümüze gelseydi, bu söze ne kadar güvenebilirdik?

Üstelik bu sözün, sadece bir kişiden, o bir kişinin başka birinden, onun da birinden… şeklinde 2. Mahmut’a kadar tek bir zincirle bize ulaştırıldığı söylenseydi bu söze kim inanırdı?

Oysa 1839’da vefat eden 2. Mahmut’tan günümüze kadar geçen süre, Peygamberimizin vefatıyla meşhur kütübü sitte hadis kitaplarının ilk yazılanı arasında geçen süreden çok daha azdır.

Kimi meşhur hadis kitaplarının yazıldığı zaman ile Peygamberimizin vefatı arasında geçen süre ise bu sürenin 2 katından da fazladır

Bu hadis kitaplarının Kuran, mantık ve diğer hadislerle çelişen birçok hadisi içermeleri ve hem yöntemleri, hem naklettikleri hadislerle kendi aralarında da çelişmeleri; Kuran dışında başka kaynak aramanın felaketini gözler önüne sermektedir.

Söz konusu hadisçiler ise Peygamber’in ve dört halifenin yolunu izleyip onlar gibi hadis yazımına karşı çıkacaklarına; İslam âlemine büyük zararlar veren, Kuran’a aykırıyken sözde Peygamber sevgisi kılığında, yalan yanlış birçok sözü “hadis” başlığı altında kitaplarına aldılar.

Unutmayalım ki Hz. İsa’yı ilahlaştıran Hıristiyanların da mazeretleri Hz. İsa’ya sevgileridir.

Fakat niyetleri ve mazeretleri aynı bizim hadisçilerin niyetleri ve mazeretleri gibi kabahatlerini örtmeye yetmez. Biz kimsenin niyetini sorgulayamayız; bizim için önemli olan İslam adına yapılan bu yanlışın düzeltilmesinin gerekliliğidir.