Kur’an’da Ecel

Categories Dine Sokulan İlavelerPosted on

Ecel, lügatta vakit, tayin edilmiş zaman, tespit edilmiş vade anlamlarına gelir. Burada ecelle kastedilen bir şeyin ömrünün sona erdirilmesidir.

Özellikle insanın dünyevi hayatının sona ermesi ecelin gelmesi ile ifade edilir.

Değilse doğal zamanın belli bir kesiti ecel olarak adlandırılamaz. Arap lügatında ecel, alınan borcun vadesi anlamına da kullanılır. Vadeli satışın diğer bir adı da eceldir. Bu durumda ecel bir borcun borçlu tarafından alacaklıya ödenmesidir.

Bu insan ömrü için söz konusu olduğunda, borçlu insanın kendisi, alacaklı Yaratıcı’sı, ödenecek olan şey ise ruhtur ki o ruhu Allah kendinden üflemiştir. Dolayısıyla asıl sahibi de O’dur.

Ecel Ortaçağ boyunca kelâmî mezhepler arasında en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Kelâm uleması insan hayatının sona ermesini iki şekilde tahlil ederler:

Birincisi sebebin ta baştan tahdidi ki buna ölüm (mevt); ikincisi nihayetin sebebidir ki buna da inkadau’l-ecel (borcun vadesi gelince ödenmesi) adını vermişlerdir.

Bu çerçevede bir yığın soru sorulmuş ve bu sorulara cevaplar verilmeye çalışılmıştır.

Bunlardan bazıları:

Bıçakla, silahla ölüm ecel midir?

Ya yoksa bu tür bir ölümün sebebi cinayet aleti midir?

Veyahut öldürme eyleminin kendisi midir?

Yoksa öldürülenin kendisi midir? Ya da öldüren (katil) midir?

Gelen ölüm Allah’tan mıdır, katilden midir?

Bu soruların cevabı kelâmcılar arasında tartışılmıştır.

Sünnî kelâmcıların cevabı, öldürülen eceliyle ölmüştür, çünkü ecel birdir.

Ecelleri yaratan ve süresini takdir eden Allah’tır.

Mutezile kelamcıları da ecelin tek olduğunu, ziyade ve noksan kabul etmeyeceğini söylemişler, “Sadaka ömrü uzatır” gibi hadislerin ahad haber olduğunu, “likülli ecelin kitab” (her ecel yazılmıştır) ayetini nesh ya da tahsis edemeyeceğini, bu nedenle bu gibi hadislerde ifade edilen ömür uzamasının hayır ve bereketle te’vil edilmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Ecelin birliği görüşünü Ka’bî istisna tutulursa Eş’ari kelamcılar da benimsemişler. Ne ki, Mutezile ölüm eceli öne alabilir derken Eş’ari’ler alamaz der.

Eş’ari’lerden Ka’bi ise öldürülen kimseyi eceliyle ölmüş saymaz. Ölüm Allah’tan katl ise kâtildendir, der.

Bir görüşe göre ise öldürülen kimse için iki ecel vardır, katl ve ölüm. Eğer öldürülmeseydi ölümüne kadar yaşayacaktı.

Daha başka bir görüşe göre: Öldürülenlerin o vakit öleceğini Allah ilmiyle biliyordu lakin onun ölümünü daha önce takdir etmemişti.

Biri diğerini tutmayan ve hepsi de temelde aynı mantığa dayanan bu cevaplar sürüp gidiyor.

Tabi bu cevaplarla sorular tükenmemişti.

Verilen her cevap arkasından daha çok soruyu sürüklemiş: Eğer ecel birse katilin suçu ne? Eğer maktul öldürülmeseydi eceli yine gelecek miydi? Allah yolunda şehadete koşup şehid olan kimse kendi hür seçimiyle mi ölür, ecelle mi? Bunlar da uzayıp gidiyor…

Ecel tartışmalarının böylesine çıkmaza sokulması ve bir kör döğüşü halinde uzayıp gitmesi kelâmcıların yanlış ecel telakkilerinden kaynaklanmaktaydı genellikle. Tevhidi bir ecel telakkisi için başvuracağımız en sağlam kaynak Kur’an.

Şimdi kısaca Kur’an’da ecelin nasıl kullanıldığına göz atalım:

Ecel ve türevleri Kur’an’da 55 defa geçer.

Bunların tümü de tekil olarak kullanılmıştır. Sadece ikisi fiil olarak gelir.

Ki bunlarda da ecel birinin fiilî olarak değil de, bir durum, bir vakıa olarak kullanılmıştır.

Üstelik bu iki örnekten birinde ecel Allah’ın sınav için insanlara ve cinlere tanıdığı süre anlamında, diğerinde ise ölüm manasındaki ecelle hiç ilgisi bulunmayan te’hir ve vade tanımak anlamında kullanılmıştır.

Ecel Kur’an’da genellikle insanı aciz bırakan, insanın müdahale edemediği bir vakıa/durum olarak kullanılmıştır:

“Allah, süresi (ecel) geldiği zaman hiçbir canı ertelemez. Allah yaptıklarınızı haber alandır.” (Münâfikûn 11)

Bu ayette ecelden dinamik, kuralı her an ve her kişiye göre değişen bir şey olarak değil de statik ve kuralı kesinkes belirlenmiş bir şey olarak söz ediliyor.

Yani eceli dinamik sünnetin değil, statik ve sabit sünnetin içerisinde değerlendiriyor ve ayet eceli bir kavram olarak değil anlamı süre olan sıradan bir terim olarak kullanıyor. Hatırlarsanız kaderin anlamlarından biri de süre idi.

Yani her canın bağlı olduğu kaderi/süresi gelince Allah koyduğu kanunu bozup bu süreyi ertelemeyeceğini buyuruyor.

Ecel konusunda klasik ulemanın da kendi görüşlerine delil olarak kullandıkları ecelin ne bir saat geri ne bir saat ileri gitmeyeceğini belirten üç ayet vardır Kur’an’da. Ne var ki bu ayetlerin üçü de ferdin eceli değil toplumların eceli hakkındadır.

Kur’an’da ecel hakkındaki en kesin ayetler bunlardır.

Fakat bu ayetler toplum ecelinden söz ettikleri halde tüm tartışmalarda hep fert ecelinin kesinliğine delil olarak getirilmişlerdir.

Şimdi sırasıyla okuyalım:

“Her ümmetin bir eceli (süresi) vardır. Ecelleri gelince ne bir saat/an geri kalırlar, ne de bir saat/an ileri giderler.” (A’râf 34)

“Her ümmetin bir eceli (süresi) vardır. Ecelleri (sü- releri) gelince ne bir saat/an geri kalırlar, ne de bir saat/an ileri giderler.” (Yûnus 49)

“Ecelleri (süreleri) ne bir saat geri kalırlar, ne de bir saat ileri giderler.” (Nahl 61)

Evet, eceli gelen tüm toplumlar için geçerlidir bu ayetler.

Toplumlar için Allah’ın tanıdığı süre fertler için tanıdığından daha keskindir. Onların tabi olduğu toplumsal sünnetullah ya da bir başka deyimle içtimai kader hemen işler ve toplum mahvolup gider, yerini yenileri alır.

Nasıl olmuştur da klasik ecel tartışmalarının en güçlü, en çok kullanılan delilleri olan bu ayetler ait oldukları bütün içerisinden çekilip çıkarılarak ait olmadıkları bir konuda, ferdin eceli konusunda bürhanı kat’î olarak kullanılmışlardı?

Klasik ilimlerin tümünde gördüğümüz bu yanlış Kur’an’a parçacı yaklaşımın doğal bir sonucudur.

“Hiçbir kişi ölemez; ancak Allah’ın izniyle, yazılmış ecele göre (ölür).” (Âl-i İmran 145)

Bu ayette ecelden yine kuralları ezelde belirlenmiş mücerred bir olgudan söz edilir gibi söz ediliyor (yazılmış ecel, belirlenmiş süre) ve bu ecel kanununun dışına kimsenin çıkamayacağı bir kez daha vurgulanıyor.

Bu söylediklerimizi klasik tartışmaların baş delillerinden biri olan şu ayet de güzel ifade eder:

“Her tür ecelin bir kitabı vardır. Allah dilediğini siler dilediğini bırakır. Kitabın anası O’nun katındadır.” (Ra’d 38-39)

Uzun bir ayetten bir parça olan ve bizim “her tür ecelin (sürenin) bir kitabı vardır” biçiminde anlam verdiğimiz “likülli ecelin kitab” ifadesini siyak ve sibakına bakmadan yalnızca insan tekinin eceli anlamına alan kelâmcılar yıllar yılı tezlerini ispat için bu ibareyi kullanmışlardı.

Biz likülli ecelin ibaresini her tür ecel diye çevirdik. Çünkü ibarenin ait olduğu ayette Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir ayet ya da mucize getiremeyeceği haber veriliyor. Yani her bir ayetin inişi ya da her bir mucizenin gönderilişi de bir ecele (süreye, bir plan ve programa) bağlıdır.

Peygamber canı istediği zaman ayet indiremediği gibi kafasından bir mucize de gösteremez, deniliyor. Sonra Kur’an’da yalnızca ölüm ecel olarak isimlendirilmez, doğum da ecel olarak isimlendirilir:

“Belirlenmiş bir ecele (süreye) kadar dilediğimizi rahimlerde tutuyoruz.” (Hac 5)

Yukarıdaki ayette olduğu gibi şu ayette de ecel mücerred zaman yani süre olarak kullanılmıştır:

“Kim Allah’a kavuşmayı umarsa bilsin ki Allah’ın (randevu için verdiği) ecel gelmektedir. O işitendir, bilendir.” (Ankebût 5)

Şu ayette de ecelden belirlenmiş ecel (ecelun müsemma) olarak söz ediliyor ki bu bizim statik sünnetullah dediğimiz; kanunları, illetleri, ilkeleri ezelde belirlenip ölçüsü (kaderi) tayin ve takdir edilmiş durumdur:

“… Sonra güçlü çağınıza eresiniz sonra da ihtiyarlayasınız diye sizi yaşatıyor. İçinizden kimi de daha önce öldürülüyor. Belirlenmiş ecele (süreye) erişmeniz ve aklınızı kullanmanız için.” (Mü’min 67)

Bunlardan ayrı olarak birçok ayette tüm kevni kanunlar (sünnetullah) için değiştirilmeyecek süreler de mücerret müddet olarak kullanılır.

Farklı ayetlerde de güneş, ay, yer ve gökler için belirlenmiş bir ecelin (sürenin) olduğu vurgulanır. Yine ecel karı koca arasındaki nikâhın süresi olarak geçer kimi ayetlerde. Ve son olarak da ecel borcun vadesi anlamında kullanılır.

Evet Kur’an’daki ecelle ilgili tüm ayetlerin sayım dökümü böyle. Bu ayetlerden çıkarılacak kesin sonuçları şöyle sıralayabiliriz.

  1. Kur’an’da ecel genellikle mücerret ve müşahhas zaman birimi, süre, belirlenmiş vakit anlamında kullanılmaktadır.
  2. Fert için kullanıldığı gibi toplum için de kullanılmakta, toplum için kullanıldığında daha kesin ifadelerle sıkı bir tahdide gidilmektedir.
  3. Sadece bitiş, ölüm, yok oluş, helak oluş için değil doğum, ayrılık, boşanma, borç ödeme, ayet indirilme, mucize gönderilme gibi konularda da ecel terimi kullanılmaktadır.

Bu ayetler içerisinde özellikle Eş’ari kelâmının eceli ele alış biçimini haklı gösterecek bir tek delil bulunmamaktadır. Eş’ari’nin kendisi dahi toplumun eceli konusundaki ayetleri ait olduğu bütünden kopararak ecel konusundaki görüşüne bir delil olarak kullanmakta bir beis görmemiştir.

Kur’an bize öğretmektedir ki ölüm anlamına alınan ecel tektir ve her ölen eceliyle ölür. Ecel’i insan hayatının sona erme süresi olarak aldığımızda bu ezelde belirlenmiştir.

Aynen ayın, güneşin, dünyanın ömrünün belirlendiği gibi. Allah’ın tayin ve tespit ettiği illetler zuhur edince bütün bunların eceli gelmiş olur. Bu anlamıyla ecelin illetlerini tespit, ilahiyatın değil tıp ya da anatomi ilminin konusudur.

Özetle eceli organizmanın kaderi olarak tarif etmek mümkündür. Bu tarifi hiçbir ayet nakzetmediği gibi aksine doğrular ve tasdik eder. Bilindiği gibi her bir organizma canlı kalabilmek için Allah’ın yaratırken tabi kıldığı kanunlara göre bazı şeylere muhtaçtır.

Organizmanın yaşaması için hayati önemi olan o illetler zail olduğu zaman ecel (süre) gelir ve organizma canlılığını yitirir. Bu Allah’ın ezelde takdir ettiği bir sünnettir ve bunu kimse değiştiremez.

Örneğin damarlarından kanı boşalmış bir insan yaşayamaz, kafası kopmuş bir beden canlılığını kaybeder, belli bir süreden fazla hava alamayan insan ölür. Yani sünnetullah gereği beden kendisini canlı tutan ana illetlerinden birini kaybetmişse o adamın eceli gelmiş demektir.

Beden, kimi zaman hayatta kalması için şart olan illetlerden biri dışardan bir müdahale olmaksızın sekteye uğrayarak ömrünü tamamlar, kimi zaman da bir kurşun, bir bıçak darbesi, boğulma, düşme, çarpma vs. gibi harici nedenlerle ya da dışardan birinin müdahalesiyle hayati unsurlardan birinin fonksiyonunu ifa edememesiyle ömrünü tamamlar.

Nasıl ki her insanın hayatta kalabilmesinin kaderi söz konusu hayati önemi haiz unsunların fonksiyonlarını icra etmesine bağlıysa ölmesinin kaderi (eceli) de bu unsurlardan birinin fonksiyonunu yitirmesine bağlıdır.

Organizmanın hayatını birtakım illetlere bağlayan onu Yarata’nın ta kendisidir. Allah yarattığının hangi durumlarda zaafa uğrayacağını da en iyi bilendir. Allah’ın bu anlamdaki bilmesi kişiyi öldürmesi değildir. Bu yüzdendir ki katil suçludur.

Çünkü Allah’ın bir kadere bağladığı ve muhterem (dokunulmaz) kıldığı bir nefis O’nun emri ve izni olmadan öldürülmüştür.

Katil şunun için suçludur: Bedenin hangi durumlarda hayatiyetini yitireceği az çok bilinir. Çünkü bedenin hayati fonksiyonları üç organda toplanmıştır; Kalp, beyin ve ciğer.

Bunların yaşaması için elzem olan kan ve hava herhangi bir dış müdahaleyle engellenirse insan hayatının devamı imkânsız hale gelir.

Bedenin ömrünü kan ve havaya bağlayan Allah’tır, onun nefessiz ve kansız kalmasını sağlayarak ölümüne sebep olan katildir. İşte bu nedenle cinayet Allah’ın takdirine, haddi aşan insanın müdahalesidir ve büyük bir suçtur.

Şehid için de geçerlidir aynı süreç ve şehidin mükâfatı da bu yüzdendir. Normalde vadesi olan bir borcu vadesi dolmadan gönüllü olarak ödemek istemiş, Allah’ın bir kadere bağlayıp kendisine emanet ettiği bedeni üzerindeki tasarruf hakkını Rabbinden yana kullanarak onu feda etmiş ve ebedî hayatı kazanmıştır. İşte bu nedenle şehid ölümü öldürerek, ölümsüzler arasına katılmıştır.

Ölüm, biyolojik olarak, canlı varlıkta hayati fonksiyonların bir daha geri dönmemek üzere sona ermesidir. Daha da özetlersek ruhun bedeni terk etmesidir.

Kesin bilinen bir şey var ki, gerçek ölüm üç durumda, kalbin, solunumun ve beyin fonksiyonlarının yitirilmesiyle ortaya çıkar. Bunlar fonksiyonlarını yitirince hücreler bir süre daha biyolojik gücünü sürdürebilir.

Karaciğer bir süre daha kan yapımını, böbrekler idrar çıkarımını, ilgili organlar sindirim ve testisler sperm üretimini devam ettirebilir. Bu hayatın varlığına delil olmaz. Sadece biyolojik güç ya da enerjiden kaynaklanır.

Ama asıl hayat bütün bu işlemlerin sebebi olan şeydir. Ayetlerden yola çıkarak ulaştığımız bu görüşü ünlü kelâmcı Bakıllani’nin “Ruh nedir?” sorusuna verdiği şu cevap da pekiştirmektedir:

“Ruh kalbde, beyinde ve ciğerde olmak üzere üç kuvvettir. Kalpteki kuvvet kuvvei hayvaniyye, beyindeki kuvvet kuvvei nefsaniyye, ciğerdeki kuvvet kuvvei nebatiyyedir.”

Eğer Allah Teâlâ bir kulunun yaşamasını istiyorsa ona yardım ve inayetini kellesi koptuktan sonra, kanı boşaldıktan sonra ya da yıllarca havasız kaldıktan sonra yapmaz. Sünneti gereği o kuluna yardımını kulun hayatına yönelik tecavüzün bedenin hayati fonksiyonlarından birini atıl hale getirmesine engel olarak yapar.

Şu da bir gerçek ki; elbette Allah Teâlâ Kur’an’ında buyurduğu gibi kendi yazdığını bozma ve silme kudretine ta baştan maliktir: “Her ecelin bir kitabı vardır. Allah dilediğini siler dilediğini bırakır. Kitabın anası O’nun katındadır.” (Ra’d 38-39)

Bu yüzdendir ki dilediğinde kudretinde tuttuğu eşyanın yapısına ve tabiatına müdahale ederek Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Ashab-ı Kehf ve Muhammed aleyhimüsselam hazeratına yaptığı gibi sünnetini sünnetiyle aşar, kanununu kanunuyla değiştirir, yazdığı kaderi bir başka kader yazarak iptal eder. Elbet bunu da bir sünnet üzere yapar.

O’nun takdirindeki olağandışılıklar bile yine O’nun belirlediği bir kurala bağlıdır. O’nun koyduğu kuralı O’ndan başkası iptal edemez. Ve O’nun her bir işinin bir kurala bağlı olması yine zatının koyduğu en büyük ve değişmez sünnettir. Ve Allah Teâlâ’ya kimse şunu niçin şöyle yapıyorsun diye soramaz. O’nun makamı sorgulanma değil sorgulama makamıdır:

 “O yaptığından sorulmaz, ama onlar (ortak koşanlar ve koşulanlar yaptıklarından) sorulurlar.” (Enbiya 23)