Tassavvuf’un kaynakları

Categories TarikatlarPosted on

“Tasavvuf ” adının kökeni, nereden türediği, tarifi, doğuşu ve gelişmesi, ilk defa “sûfî” adıyla kimin anıldığı, konularında ihtilaf edildiği gibi kaynakları ve kökleri hakkında da ihtilaf edilmiştir.

Kimileri, tasavvufun şekil ve yöntemlerinde, prensip ve metotlarında, usul ve kurallarında, gaye ve hedeflerinde hatta kelime ve terimlerinde, felsefe ve öğretilerinde, kaside ve coşkularında, kavram ve delaletlerinde, tamamen İslami olduğunu söylemiştir.

Bunlar, sûfîlerin kendileri, yandaşları ve destekçileridir.

Kimileri ise “Doğduğu ilk günde İslam’la bir ilişkisi olmadığı gibi gelişip yayıldığı zaman da İslam’la hiçbir ilgisi yoktur, adı gibi kendisi de İslam’ın tamamen yabancısıdır.” demişlerdir. “Onun için kaynak ve kökleri, Kur’an ve sünnetin öğretilerinde değil, yabancı düşünce ve kültürlerde araştırılması gerekir.” Demişlerdir.

Bu da selefilerin ve onların yolunu izleyenlerin, yine Ehl-i Sünnet’ten önceki fakih ve kelamcıların, oryantalistlerin çoğunun ve sonrakilerden bağnazlık ve taklit hastalığını bir yana bırakan hür düşünceli araştırmacıların çoğunun görüşüdür.

Kimileri de “hayırlı nesiller” olarak bilinen nesillerden sonra savaş ve fetihlerle kapılarını Müslümanlara açan medeniyetin bolluk ve refahına dalan, lüks ve israfın içinde yüzen hayata bir tepki şeklinde zühd hareketi olarak ortaya çıktığını, gelişip yayıldığını söylemekte, “Zamanla gelişmeler meydana gelmiş ve yabancı felsefelerle İslam dışı düşünceler ona sızmıştır.” demektedir.

Ehl-i Sünnet’ten İbn Teymiyye, Şevkâni gibi selefiler, sûfîler ve bazı oryantalistler, bu görüştedirler.

Kimileri de tasavvufun Yahudilik, Hristiyanlık, Maniheizm, Zerdüştlük, Mecusilik, Hinduizm, Budizm, Antik Yunan felsefeleri, Yeni Eflatunculuk ve İslam gibi karma düşünce ve inançların ürünü olduğunu söylemektedir.

Tasavvuf konusunda araştırma yapan Müslüman ve gayrimüslim kimi yazarlar bu görüştedir.

Tasavvufun kaynakları ve kökenleri hakkında meydana gelen ihtilaf ve görüşlerin özeti bu şekildedir.

Şüphesiz bir kitle veya bir sınıf insan hakkında karar vermenin en güzel ve mükemmel yolu, o kitlenin güvenilir kitaplarından ve muteber risalelerinden görüş ve düşüncelerine esas aldıkları metinler ve ifadeler nakletmek, hükmün çıkarılması ve sonucun doğruluğunu sağlamak amacı dışında başkalarının yaptığı nakillere ve ileri sürdüğü görüşlere değil, bizzat o kitlenin yazdıklarına ve söylediklerine dayanarak karar vermektir.

Her ne kadar çetin ve dikenli bir yol olsa da, onu seçen ve izleyenler nadir bulunsa da bu yol, adalet ve insafın gerektirdiği en doğru ve sağlam yoldur.

Buna göre, önceki ve sonraki sûfîlerin öğretilerini, eski ve yeni tasavvuf kitaplarında olsun, başkalarının yaptığı nakillerde olsun, onların söylediklerini iyice tetkik ettiğimiz zaman, onlarla Kur’an ve sünnetin öğretileri arasında büyük bir farklılık olduğunu görürüz.

Aynı şekilde onlarla Rasulullah’ın hayatı ve en seçkin insanlar olan ashabının hayatı arasında dağlar kadar fark olduğunu müşahede ederiz.

Aradaki farklılık bir yana, sûfîlerin öğretilerinin, Hristiyanlığın rahipliğinden, Hinduizm’in Brahmanizm’inden, Antik Yunan agnostisizminden ve daha sonraki Yeni Eflatunculuktan alınma olduğunu görürüz.

Hristiyan Kaynaklarıyla Benzerlikler

İbrahim İbn Edhem ve Buda’nın hayat hikayesi benzerliği

İbrahim İbn Edhem’le başlayalım. Bilindiği gibi tasavvufun ilk temsilcilerinden ve birinci tabakadandır.

Tasavvuf kitaplarının çoğu, onun adını anarak başlamakta ve adının geçmediği hemen hemen hiçbir tasavvuf kitabı bulunmamaktadır.

Onun durumunu açıklamak ve üstün yerini belirtmek için şunların söylendiğini görüyoruz:

Hükümdar çocuğu ve Belh şehrinin hükümdarıdır, güzel bir kadınla evlenmiş, bir oğlu dünyaya gelmiştir ama gaybden gelen sese yahut kendisine Hızır’ın yaptığı telkine uyarak hükümdarlığı, tacı ve tahtı, kadın ve çocukları terk etmiştir. İslam’ın öğretilerine ve Rasulullah’ın ve ashabının temiz hayat ve örnekliğine aykırı olarak tıpkı Buda’nın hükümdarlığı, karısını ve çocuğunu terk ettiği gibi terk etmiş ve onun yolunu izlemiştir.

Bu yaptığının Kur’an’da, sünnette ve salih selefin hayatında hiçbir örneği yoktur. Buna rağmen sûfîler, onu takdis ve tazimle anmakta, uyulan bir örnek ve yolundan gidilen bir misal kabul etmektedirler.

Onu anmak ve ahvalini hatırlamakla iftihar ederler hâlbuki onun bu durumu, Yüce Allah’tan herhangi bir delile ve temele dayanmayan muharref ve sapık Budizm’den başka bir şey değildir.

Tasavvufun en büyük kutuplarından sayılan bu adamın tasavvufî hayat hikâyesini, en eski tasavvuf kitaplarından ve Budizm’in kaynaklarından nakledilen Buda’nın hayat hikâyesiyle karşılaştırmalı olarak vermek istiyoruz ki hikâyenin yalan ve uydurma olduğunu görmek için ikisini karşılaştırmak gerekir.

Bu hikâyeyi, klasik tasavvuf kitaplarından Sadık Neşet’in Arapçaya çevirdiği Feriduddin Attar’ın Tezkiratü’l-Evliya kitabından vereceğiz.

İbrahim İbn Edhem, Belh hükümdarı idi. Emrinde bir topluluk çalışırdı. Yürüdüğü zaman önünde ve arkasında yürüyenler, altından kırk kılıç ve kırk direk taşırlardı. Bir gece yatakta uyuyordu. Gece damdan bir ses geldi, damda biri yürüyordu sanki. ‘Kim o?’ diye seslendi. ‘Bir arkadaş deveyi kaybetti ve bu damın üzerinde arıyor.’ dedi. ‘Ey cahil! Deveyi damın üzerinde mi arıyorsun?’ dedi. O da: ‘Ey gafil! Altın bir yatak ve ipek elbise içinde mi Allah’a ulaşmak istiyorsun?’ dedi. Bu sözden kalbine korku girdi, içinde ateş alevlendi. Sabaha kadar gözüne uyku girmedi. Sabah olunca saraya gitti, üzgün ve şaşkın bir şekilde tahta oturdu. Devlet erkânı yerlerini aldılar. Herkese genel bir izin verildi. O anda kapıdan heybetli bir adam girdi. Ne hizmetçilerin ne de çevresindekilerin hiçbirinde ‘Kimsin?’ deme cesareti olmadı. Kimseden çıt çıkmadı. Adam ilerledi ve İbrahim’in tahtının yanına geldi. ‘Ona, ne istiyorsun?’ dedi. Adam şöyle dedi: ‘Şu ribata (karakol) gir.’ Ona, ‘Bu karakol değildir, bu sarayımdır, sen delisin.’ dedi. Adam, ‘Bundan önce bu saray kimindi?’ dedi. İbrahim, ‘Babamın.’ dedi. ‘Ondan önce kimindi?’ ‘Dedemindi.’ dedi. ‘Ondan önce kimindi?’ dedi. ‘Falan kişinindi.’ dedi. Adam, ‘Karakol, birinin çıktığı diğerinin girdiği yer değil midir?’ dedi ve kayboldu. O, Hz. Hızır’dı. Bunun üzerine İbrahim’in ruhundaki ateş, daha da alevlendi. Bu durumun sonunda ızdırabı gittikçe arttı. Bu hâl bir iken yüz oldu çünkü gece gördükleriyle gündüz karşılaştığı şeylerin uyuştuğunu müşahede etti. Bugün bunları kimden dinlediğini ve kimi gördüğünü de bilmiyordu. ‘Ava gitmek istiyorum, atımı eğerleyin, bugün ne olduğunu bilmediğim bir şey oldu bana. Allah’ım, bu hâl nereye varacak?’ dedi. Ona güzel bir at eğerlediler. Ava gitti. Ovada ne yapacağını bilmeden şaşkın şaşkın dolaşıyordu. O, dehşet içinde beraberindeki askerlerinden ayrıldı. Yolda kendisine ‘Uyan, uyan!’ diye bir ses işitti. Uyandı, kulak asmadı. Ses ikinci kez geldi, yine iltifat etmedi. Üçüncü kez tekrar etti. Ondan uzaklaşmak istedi. Dördüncü kez kendisine ‘Uyarılmadan önce uyan!’ diye seslendi. Yönünü tamamen kaybetti. Ansızın önüne bir ceylan çıktı, onunla meşgul oldu. Ceylan kendisiyle konuşarak: ‘Beni sana av olarak gönderdiler ama beni avlayamazsın, bunun için mi yaratıldın? Bununla mı emrolundun? İşlediğin amel için yaratıldın ve başka bir amelin yok.’ dedi. İbrahim: ‘Nedir bu hâl?’ dedi ve ceylandan yüzünü başka tarafa çevirdi. Ceylandan işittiği sesin aynısı, eğerin tahtasından yükseldi. İçi korku ve dehşetle doldu, keşfi de arttı. Yüce Allah, o işi tamamlamak istediği için o ses, üç kez de cebinden yükseldi. Artık bu keşif zirveye ulaşmıştı. Üzerine melekût açıldı ve indi, kendisinde yakîn meydana geldi. Elbiseleri ve altındaki at, gözyaşlarından ıslandı. Nasuh bir tevbe ile tevbe etti. Yolun bir kenarına çekildi. Aba giymiş ve başına bir külah geçirmiş bir çoban gördü. Önünde sürüleri vardı. Baktı, bir de ne görsün: Kendi kölesi! Yaldızlı cübbesini ve mücevheratla süslü tacını çıkarıp ona verdi. Sürüleri ona bağışlayıp abayı ve külahı alıp giydi, başını alıp dağlara ve çöllere düştü, günahlarından ağladı, sızladı. Oradan ayrıldı, nihayet Nişabur’a geldi. İbadet için çekileceği bir zaviye aradı, nihayet bilinen mağaraya geldi ve orada dokuz yıl itikâfa çekildi. Kim bilir gece gündüz orada ne yaptı! Çok büyük ve derya bir adam olmalı ki böyle bir yerde kalabilsin. İbrahim, bir perşembe günü mağaranın damına çıktı, bir miktar odun topladı ve sabah vakti Nişabur’a gitti, odunu sattı, cumayı kıldı, odunun parasıyla ekmek aldı, yarısını bir fakire verdi, yarısını da kendisi aldı, bir hafta onunla hem oruç tuttu hem iftar etti. Halk durumu öğrenince mağaradan kaçtı ve Mekke’ye yöneldi. Yolculuğunun on dört yıl sürdüğü söylenir. Yolda namaz kılıyor ve Allah’a yalvarıyordu. Nihayet Mekke’ye geldi. Belh’ten ayrıldığı gün yeni bir oğlu olduğu rivayet edilir. Büyüyünce annesine, babasını sordu. Annesi, ona hikâyeyi anlattı ve ‘Baban, aklını kaçırıp çöllerde düştü.’ dedi. İbrahim’in şöyle dediği de kendisinden nakledilir: ‘Allah’a tevekkül ederek çölde yürüdüğüm ve üç günden beri bir şey yemediğim sırada İblis bana geldi ve: ‘Sen meleksin, bütün bu nimetleri bırakıp hacca aç olarak mı gidiyorsun? Bu sıkıntıların hiçbirisine düşmeden izzet ve kudret içinde hacca gidebilirdin.’ dedi. İblis’in bu sesini duyunca yüksek sesle şöyle dedim: ‘Allah’ım, beni yaksın diye düşmanı dosta musallat ettin, yardımınla bu çölü geçebilmem için bana yardım et.’ Bir ses işittim: ‘Ey İbrahim, cebindekileri at ki gaybde olanları keşfedesin. Elimi cebime attım, unuttuğum dört gümüş danik buldum. Onları atınca İblis benden ürktü ve gaybden bir kuvvet göründü.’”

İbrahim İbn Edhem ve hikâyesi, es-Sülemî et-Tabakatü’s -Sufiyye, Ebu Nuaym el-Isbahani, Hilyetu’l-Evliya, Abdulkerim el-Kuşeyrî, er-Risaletu’l-Kuşeyrîyye, el-Cami, Nefahatu’l-Üns, İbn el-Mulakkin (öl. 804 h.), Tabakatu’l-Evliya, eş-Şa’rânî, et-Tabakatu’l Kübra, kitaplarında da geçmektedir.

İbrahim İbn Edhem’in hikâyesi budur. İşledikleri bir suçları ve cinayetleri olmaksızın eşini, çocuklarını ve diğer yakınlarını Kur’an ve sünnetin hükümlerine muhalefet ederek ve Buda’ya benzeyerek nasıl terk ettiğini gördük.

Bir de Buda’nın hayat hikâyesini kısaca verelim:

“Sakiyas Kabilesi, Penares’in kuzeyinde bulunuyordu. Milattan önce yaklaşık altıncı asırda Buda’nın doğduğu yerdir. Seksen yıl yaşadıktan sonra milattan önce 478 yılında öldü. On dokuz yaşında amcasının kızıyla evlendi. Bolluk ve refah içinde yaşıyordu. Yirmi dokuz yaşında iken bir ara ava çıktı. Av esnasında son derece yaşlı bir adamla karşılaştı. Başka bir zamanda, tedavisi mümkün olmayan çok hasta bir adam gördü. Izdıraplar içinde idi. Başka bir zamanda, gördüğü çürümüş bir ceset manzarasından çok etkilendi ve tiksindi. Sadık hizmetçisi Jana, bütün bu durumlarda onu uyarıyor ve kendisine şöyle diyordu: ‘İnsan hayatının sonu işte budur.’ Buda, bolluk ve refah içinde yaşarken zahitlerden biri kendisine uğradı. Hizmetçisi Jana’ya: ‘Bu adamın vaziyeti nedir?’ diye sordu. Jana, ona her şeyden yüz çeviren zahitlerin hayatını ve durumlarını anlattı ve şöyle dedi: ‘Bunlar, sürekli gezer dolaşırlar, seyahatleri esnasında insanlara söz ve amelle önemli şeyleri öğrettiler.’ Netice olarak rivayetlerin değişikliğine rağmen bu genç prensin zihni, yavaş yavaş karışmaya, hayattan ve onun kargaşasından nefret etmeye başladı. Bir gün geziden dönerken yanına bir adam geldi ve doğan ilk çocuğunu müjdeledi. O, kararsız ve ızdıraplı durumda iken Buda, kendi kendine şöyle dedi: ‘Beni dünyaya bağlayan yeni bir bağ mı?’ Sonunda şehre döndü. Müzisyenler ve çalgıcılar eşliğinde şehre geldi. Doğan yeni çocuk sebebiyle o gece akraba ve yakınları, sabaha kadar eğelenip oynadılar fakat Buda, tedirgin ve muzdarip olduğu için bu şeylere hiç katılmadı. O gece, evini ateş sarmış biri gibi yatağından fırladı, Jana’ya atını hazırlamasını söyledi. O anda eşinin ve yeni doğmuş çocuğunun bulunduğu odanın içine baktı, onları uyandırmadan kendi kendine aydınlanmış bir (hekim) bilgin olmadıkça evine dönmemeye karar verdi. Şöyle dedi: ‘Gideceğim, koca ve baba olarak değil, onlara muallim ve rehber olarak dönmek için gideceğim.’ Jana ile beraber çıktı ve çöllere düştü. O anda gökte Mârâ göründü. Büyük vesveseci İblis yahut nefs-i emmare göründü. Kararından dönmesi için bütün dünyada kendisine üstünlük ve hâkimiyet vaat etti ama Buda, vesvese tuzağına düşmedi. Buda, o gece nehrin kıyısında biraz yürüdü. Sonra elbiselerini ve değerli mücevherlerini Jana’ya bağışladı ve onu geri yolladı. Yedi gün yedi gece bir ormanda kaldı, sonra İlara diye anılan bir Brahmanist’in hizmetine başladı. Bu adam, o bölgede bulunuyordu. Daha sonra Odraka diye anılan başka bir Brahmanist’in hizmetine girdi. Bu iki adamdan Hindistan’ın bütün ilim ve hikmetini öğrendi ama kalbi hâlâ istikrar bulmadı. Dağlardan birinde bulunan bir ormana gitti. Yanına beş tane öğrenci aldı. Altı sene tevbe ve çile ile geçirdi. Nihayet o bölgede meşhur oldu. Onun için bu bölgeyi terk etmeye karar verdi. Gitmek için kalktığı sırada çok zayıf ve aciz bir durumda olduğundan yere yıkıldı. Bayıldı, öğrencileri öldüğünü sandılar ama kendine geldi. O andan itibaren zor ve çetin eğitimi (riyazeti) bıraktı, düzenli yemeye başladı. Beraberinde bulunan beş öğrenci artık eğitimden (riyazetten) usandığını görünce ona hürmeti bıraktılar, kendisini terk ettiler ve Benares’e gittiler. Buda, dünya lezzet ve zevklerini bıraktı; öğrenim, felsefe ve başkalarının hikmeti ile huzura ve vicdana sahip olmak için dünyada ikameti bile terk etti. Özlediği ve istediği kalp huzurunu tevbe ve riyazetle elde edememişti. Netice olarak ne yapacağını bilmeden şaşkın bir hâlde kaldı. Öğrencilerin kendisini terk ettiği günde bir ağacın altına oturdu, ne yapacağını düşünüp taşındı. Hangi yolu izleyeceğini düşündü. Aklından çok şeyler ve vesveseler geçti. Eşini, oğlunu, makamı, bolluk ve serveti, refah ve devleti özledi. Bu muhasebe ve mücadele o gün akşama kadar devam etti. Bu mücadele sonunda Nirvana’ya ulaştı. Artık kesin olarak Buda olduğuna inandı. Yani işraka (aydınlığa) kavuştuğuna ve aydınlandığına kanaat getirdi. O zaman özlediği huzur ve rahata kavuştu. Artık irşada başlamaya karar verdi. Arzusunu başkalarına açıklamak istedi. O zaman otuz beş yaşında idi. Önce hocaları İlara ve Odraka’ya gitti ama öldüklerini öğrendi. Banares yakınlarındaki beş öğrencisine gitti, irşat etti ve kendine mürit yaptı. Aynı şekilde ona babası, annesi ve eşi de iman etti. Sonra has müritlerinden bir topluluğu, halkı irşat etmekle görevlendirdi.”

 Buda’nın hayat hikâyesi özet olarak budur. Görüldüğü gibi naklettiğimiz İbrahim İbn Edhem’in hayat hikâyesinin aynısıdır. Hükümdarlığın, eşin ve çocuğun terk edilmesindeki benzerlik açıktır.

Sufilerin Rahipler Gibi Evlenmemesi

İbrahim İbn Edhem ve meşhur kimi sûfîlerin evlilik, çocuk edinme gibi konularda nakledilen sözleri, bu kıssanın kaynaklarını çok açık bir şekilde göstermektedir.

Meşhur tasavvuf kitaplarından bu sözlerin bazılarını aktaralım.

et-Tûsî ve Attar, İbrahim İbn Edhem’in şu sözlerini nakletmektedir: “Fakir (sûfî) evlenecek olursa gemiye binmiş biri gibi olur. Çocuğu dünyaya gelirse denizde batmış olur.”

es-Sühreverdî de İbn Edhem’in: “Kadın bacaklarına alışan kişi felah bulmaz.” sözünü nakleder.

es-Sühreverdî de tasavvufta en meşhur kitaplardan olan Avârifü’l-Maârif kitabında (Avârifü’l-Maârif, 165) Ebu Süleyman ed-Darani’nin “Ashabımızdan evlenip de mertebesi üzerinde sebat eden kimse görmedim.” sözünü nakleder.

Meşhur sûfîlerden olan Ebu Talib el-Mekkî (öl.386 h.), tasavvufun önceki kutuplarından biri olan Ebu Süleyman ed-Darani’nin şu sözünü nakleder: “Evlenen kişi, dünyaya yaslanmış olur.”

Yine Ebu Talip, sûfîlerin piri sayılan Cüneyd el-Bağdadî’nin “Yeni müridin, kalbini evlenme ile meşgul etmemesini isterim.” dediğini nakleder.

Yine Bişr İbn el-Haris’in: “Halk senin hakkında konuşmaktadır.” sözüne karşılık, “Acaba ne diyorlar?” dediği, “Senin sünneti yani evlenmeyi terk ettiğini söylüyorlar.” denilmesi üzerine şöyle dediğini de nakleder: “Onlara söyle, ben sünnet yerine farz ile meşgulüm.”

Bir defasında da “Beni evlenmekten alıkoyan, Kur’an’daki: ‘Görevleri gibi hakları da vardır.’ âyetidir.

Olabilir ki onlara karşı görevlerimi yerine getiremem.” demiştir. “Bu zamanımızda mürit için en iyisi evlenmemektir.”

es-Sühreverdî de şöyle demektedir: “Evlenmek: Azimetten ruhsata düşmektir, zenginlikten açlığa doğru eksikliktir, eş ve çocuklarla kuşatılmaktır, eğrilik şüpheleri etrafında dönmektir, zahitlikten sonra dünyaya yönelmektir, âdet ve tabiatın gereği olarak heves ve zevke eğilmektir.”

Sonra Rasulullah adına uydurulmuş şu hadisi nakleder: “İki yüz yıldan sonra en hayırlınız, eşi ve çocukları olmayan bekarlarınızdır.”

Fakirlerden (sûfî) birine “Evlen!” denildiğinde şöyle demiştir: “Ben evlenmekten çok nefsimi boşamaya muhtacım.”

Tasavvufun kutuplarından başka biri, Muhammed İbn İbrahim en-Nefrî (öl.792 h.), eski sûfîlerden olan Sehl İbn Abdullah et-Tüsterî’nin şöyle dediğini nakleder: “Kadınlara meyletmekten ve onlarla eğlenmekten çok sakının çünkü kadınlar, hikmetten uzak, şeytana yakındırlar. İnsanlar, şeytanın tuzakları ve nasibidirler. Tümüyle onlara meyleden kişi, şeytanın nasibine meyletmiş olur. Şeytan, onlardan uzak durandan ümidini keser. Şeytan, kadınlarla oturup kalkan kişiye yanaştığı kadar başka hiçbir kimseye yanaşmamıştır, nerede olurlarsa kötülük onlarla beraberdir, zamanınızda onlara meyleden kişi görürseniz ondan ümidinizi kesiniz.”

Rasulullah’ın: “Dünyanızdan üç şey bana sevdirildi…” buyurduğu ve bunlardan birinin kadınlar olduğu kendisine hatırlatılınca et-Tüsterî, şöyle demiştir: “Peygamber masumdur, onlardan çektiğini biliyorsunuz. Kadın, açık ve gizli olarak erkeğin düşmanıdır. Sevdiğini açığa vursa da gizlese de onu helak etmiş olur. Allah, onları fitne yapmıştır, onların fitnesinden Allah’a sığınırız”

Yine önceki sûfîlerden sayılan el-Hücvîrî (öl.465 h.), uzlet ve tecerrüd konusunda İbrahim el-Havvas’tan şu garip hikâyeyi nakleder: “Büyük bir zâtı ziyaret etmek amacıyla köye vardım. Evine girdiğim zaman evliyanın tapınağı gibi tertemiz bir ev olarak gördüm. Evin iki tarafında iki mihrap yapmış, birinde yaşlı bir adam, diğerinde de nuranî yüzlü yalı bir kadın oturmuş, ibadetin çokluğundan sesleri neredeyse kesilmiş, gelişime sevindiklerini işaret ettiler. Orada üç gün kaldım. Dönmek istediğimde şeyh efendiye sordum: ‘O iffetli kadın senin neyin olur?’ ‘Bir taraftan amcamın kızı, bir taraftan da eşimdir.’ dedi. ‘Kaldığım üç gün boyunca birbirinize yabancı gibi gördüm sizi.’ dedim. ‘Evet, altmış yıldan beri böyleyiz.’ dedi. Sebebini sorduğumda şöyle dedi: ‘Gençliğimizde birbirimize aşıktık. Aşkımız açığa çıktığı ve duyulduğu için babası, onu bana vermiyordu. Babası ölünceye kadar sabrettim. Babam, kızın amcasıydı, ikimizi evlendirdi, birinci gece bana şöyle dedi: ‘Bizi kavuşturmakla ve kalplerimizi her türlü afet ve kayıtlardan kurtarmakla Allah’ın bize ne büyük nimette bulunduğunu biliyor musun?’ ‘Evet.’ dedim. Şöyle dedi: ‘Bu gece arzumuzun önüne geçelim, isteğimizi ayaklarımızın altına alalım ve bu nimetten dolayı şükretmek için ibadet edelim.’ ‘Olur.’ dedim. Ertesi gece aynı şeyi söyledi. Üçüncü gece kendim: ‘Senin için iki gece şükr-ü eda ettik, iki gece de benim için şükrü eda edelim.’ dedim. Bu şekilde altmış yıl geçti ve birimiz diğerine dokunmadı. Bütün ömrümüzü nimetin şükrü için ibadetle geçirdik.’

Bunu ve başka şeyleri naklettikten sonra müellif şöyle demektedir: ‘Netice olarak, cennette Âdem’in başına gelen ilk fitnenin kaynağı kadın olmuştur. Dünyada meydana gelen ilk fitne, Kabil ve Habil fitnesi de kadın sebebiyle olmuştur. Yüce Allah meleklerden iki kişiye azap etmek istediği zaman bunu kadın sebebiyle yapmıştır. Bugüne kadar dinî ve dünyevi bütün fitnelerin sebebi kadınlardır. Onun için Hz. Peygamber: “Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.” buyurmuştur. Zahirde onların fitnesi bu şekilde korkunç olursa bâtında (ruh dünyasında) onların fitnesinin büyüklüğünü düşünün!”

Sûfîler, evlenmeyi kötüleme ve bekârlığı övme konusunda kitaplarında bölümler ayırmışlardır.

Sûfîlerin, bu durumu, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata aykırı olarak uzlete çekilmeyi ve bekâr kalmayı kendilerine görev yapan Hristiyan rahip ve zahitlerinden aldıkları o kadar açıktır ki delile bile gerek yoktur.

Onları taklit etmiş ve sünnetlerine uymuşlardır. Bütün din ve şeriatları nesheden, en güzel ahlak ve faziletlerle gönderilen Rasulullah’ın sünnetine ve Yüce Allah’ın dinine muhalefet ederek onların mezhep ve meşreplerine tabi olmuşlardır.

Yüce Allah, Kur’an’da, müminlere;

 “İçinizdeki bekârları, iyi olanları evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah onları lütfu ile zengin yapar. Allah lütfu bol olandır, bilendir.” Nûr, 32

“İçinizden, kendileriyle huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi Onun varlığının belgelerindendir. Bunlarda düşünen insanlar için dersler vardır.” Rum, 21.

Hristiyanlığın elçisi, Korintos halkına şöyle diyor: “Yazdığınız meselelere gelince, erkeğin kadına dokunmaması daha iyi olur.”

“Bekâr ve dul olanlara, benim gibi kalmalarının iyi olduğunu söylerim.”

“Gamsız olmanızı istiyorum. Rabb’e ait olan şeyde gam olursa Rab nasıl razı olur! Evli kişi de âlemin olan şey için gam taşırken karısını nasıl razı edebilir! Karı ve bekâr arasında fark vardır. Bekâr kadın, ruh ve beden olarak kutsal olması için Rabb’e ait olan şeye gayret eder. Evli kadın ise âleme ait olan şeye gayret ederken kocasını nasıl razı eder!”

“Bunu iyiliğiniz için söylüyorum, yoksa size meşakkat vermek için söylemiyorum. Belki takıntısız ve meşgalesiz olarak Rab için yarışma ve liyakat sahibi olmanız için söylüyorum ancak vakti geçen bekâra (kadın) karşı liyakatsiz çalışacağını sanarak bu şekilde sabretmesi gerekiyorsa istediğini yapar ve evlenirse hata etmiş olmaz ama kalbi sağlam olan ve mecbur olmayıp iradesine hâkim bulunan ve kalbinde bekâr kalmaya azmeden kişi de iyi yapmış olur. Yani evlenen iyi yapmış, bekâr kalan da iyi yapmış olur.” Bu ve buna benzer şeyler çoktur. Evlilik konusunda Hristiyanlığın öğretileri bunlardır.

Fakirlik ve Dünyadan Nefret

Hristiyanlığın öğreti ve alametlerinden biride budur.

Dünyayı bir tarafa bırakmak, mal sahibi olmamak, aç kalmak, hayatın mübah süs ve zevklerinden vücudu mahrum bırakmak, ahiret adına güzel ve temiz rızıkları haram saymak, ruhbanlık olarak vücuda eziyet etmek ve ibadet için uzlete çekilmek onun ilkelerindendir. İncillerde Hz. İsa’nın şöyle dediği yazılır:

“Güve ile pasın çürüteceği, hırsızların kazıp çalacağı yerlerde hazineler biriktirmeyin. Onun yerine gökte kendinize hazine biriktirin ki orada onu ne güve ne pas çürütür. Orada hırsızlar da kazıyıp çıkaramaz ve çalamazlar. Zaten hazinen nerede olursa kalbin de orada olur.”

İncil’de yine şöyle geçmektedir:

“Bir genç, Mesih’e gelerek şöyle dedi: ‘Ey salih muallim! Ebedi hayatı kazanmak için hangi salih ameli işleyeyim?’ Mesih ona bazı cevaplar verdikten sonra şöyle dedi: ‘Kâmil olmak istiyorsan git mallarını sat ve fakirlere ver. O zaman gökte sana bir hazine olur, ondan sonra gel beni izle.’ Genç bu sözü duyunca üzülüp gitti çünkü malları çoktu. Yesu’ öğrencilerine şöyle dedi: ‘Size gerçeği söylüyorum. Göklerin melekûtuna bir zenginin girmesi çok zordur. Yine size söylüyorum: Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin kişinin Allah’ın melekûtuna girmesinden daha kolaydır.’”

İslam geldi, bu öğretileri temizledi veya kaldırdı.

İnsanları dinde aşırılığa gitmekten ve dini zorlaştırmaktan sakındırdığı gibi kişilerin kendilerine eziyet etmesini de yasakladı.

“Bu peygamber onlara iyiliği emredip kötülüğü yasaklamakta, onlara temiz ve hoş şeyleri helal kılmakta, kötü ve çirkin şeyleri yasaklamakta, onları ağır hükümlerden ve yükümlülüklerden kurtarmaktadır. İşte o peygamber geldiğinde kendisine inanıp güvenen, ona saygı gösteren, onu destekleyen ve kendisine indirilen Kur’an’a uyanlar, işte onlar kurtuluşa ereceklerdir.” A’râf, 157

Sade ve aydınlık bir yol olan, kolaylık ve temizlik dini olan İslam’ı onlara tanıttı, dünyaya kul köle olmayı, onun lezzet ve şehvetlerine tutsak olmayı tasvip etmeyen İslam’ı onlara gösterdi. Fıtrat ve insan tabiatını da gözetip rızkın güzelliklerini ve malın helalini mübah kıldı.

Dünyadan caiz olan şeylerden yararlanmayı serbest bıraktı. İnsanları yük ve ağırlıklardan, ayaklarına ve ellerine vurulan prangalardan kurtardı. Toplumdan soyutlanma ve katıksız zühd arasında, israf ve cimrilik arasında insanlara itidal ve denge yolunu gösterdi. Yüce Allah, Kur’an’da şöyle buyurdu:

“Ey insanlar, her mescide gidişinizde ziynetinizi takının, yiyin, için ama aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah aşırı gidenleri sevmez. De ki, Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve güzel rızıkları haram eden kimdir? De ki, bunlar dünya hayatında müminler için olup kıyamet günü sadece onların olacaktır. Bilen bir millet için âyetlerimizi bu şekilde açık açık söyleriz.” A’râf, 31-32

“Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu kazanmaya bak dünyadan da nasibini unutma. Allah sana iyilik ettiği gibi sen de iyilik yap, yeryüzünde fesat çıkarma. Şüphesiz Allah fesat çıkaranları sevmez.” Kasas, 77.

“Yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yaratan O’dur.” Bakara, 29.

“İçinden taze et yemeniz ve giyeceğiniz elbiseyi çıkarmanız için denizi sizin emrinize veren odur. Onun lütfundan aramanız için gemilerin orada seyrettiğini görürsün, umulur ki şükredersiniz.” Nahl, 14.

“Allah size evlerinizi dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden, yolculukta ve ikamet zamanlarında kolayca taşıyacağınız evler, yün, tüy ve kıllarından bir süre kullanacağınız giyimlikler ve geçimlikler var etmiştir. Allah, yarattıklarından size gölgeler yapmış, dağlarda sığınacağınız barınaklar var etmiş, sizi soğuktan koruyacak elbiseler, harpte sizi koruyacak zırhlar vermiştir. Size olan nimetini Müslüman olasınız diye işte bu şekilde tamamlamaktadır.” Nahl, 81-81

“Hayvanları da yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok yararlar vardır. Onların etlerini de yersiniz. Onları getirirken de gönderirken de zevk alırsınız. Kendi kendinize zor varacağınız memleketlere yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz şefkatlidir, merhametlidir.” Nahl, 5-7

“Namaz bitince yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfundan bulmaya çalışın, Allah’ı da çok çok anın, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” Cuma, 10

“Allah’ın sizi koruyucu kılmış olduğu mallarınızı beyinsizlere vermeyin.” Nisâ, 5

“Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır.” Bakara, 275.

“Allah dilediğine sınırsız rızık verir.” Bakara, 212.

Müminlere dünya ile ahireti ve ikisinin güzelliklerini istemeyi emretmiştir: “Rabbimiz, dünyada bize iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru.” Bakara, 201.

Aynı şekilde dünya malı ve bolluğuna sahip olan kişilere ondan yoksul ve muhtaç kişilerin hakkını vermeyi, sadaka ve zekât olarak başkalarına infak etmeyi, Allah’ın mescitlerini imar etmeyi, akraba, yetim, miskin ve yolda kalmışlara harcama yapmalarını emretmiştir.

 “Onların mallarında muhtaç ve yoksul için bir hak vardır.” Zariyat, 19.

“Meyve verdiği zaman onun meyvesinden yiyin ve devşirdiğiniz zaman onun hakkını (borcunu) ödeyin.” En’âm, 141

“Akrabaya, miskine ve yolda kalmışa hakkını ver, Allah’ın hoşnutluğunu isteyenler için bu daha iyidir.” Rum, 38.

“İsraf edenler şeytanın kardeşleridir ve şeytan Rabbine karşı küfretmiştir.” İsra, 27.

“İsraf etmeyin, şüphesiz Allah israf edenleri sevmez.” En’âm, 141.

Kur’an-ı Kerim’de bu anlamda sayılamayacak kadar çok âyet bulunmaktadır.