“Sıkıntılara karşı sabırlı olun”

Categories Peygamber AlgımızPosted on

Kuran’da hem peygamberlerin hem de gerçek anlamda Allah’a iman etmiş olan erdemli kişilerin iyi ve güzel davranışları anlatılarak her birinin bizim için güzel bir örnek oldukları söylenir.

Ayetler, peygamberleri örnek almamızı söylerler. Oysa peygamberlerin ve gerçek inananların Allah yolunda O’nun rızasına uygun yaşamalarının bedeli olarak karşılaştıkları zorluk ve sıkıntılardan örnekler verildiğinde çoğu zaman, “Biz kimiz ki peygamberler gibi olalım?” deriz. Tüm peygamberler üstün meziyetlere sahip örnek insanlardır.

Üstün insanlardır ama insanüstü değillerdir. Zaten insanüstü olan birinin örnek alınması mümkün olmadığı gibi insan için ölçü de olamaz insanüstü kişi. Kuran ayetleri insanlar ibret ve örnek alsınlar diye gönderilmişken ayetlerdeki hakikatleri sanki başkalarını muhatap alıyor gibi okuyup dinlemek, bu yanılgıya düşürmektedir bizi. Kuran’da açıkça ifade edilmektedir:

“Gerçekten İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda sizin için çok güzel bir örnek vardır.” (Mümtehine Suresi 4)

“Meryem’in oğlu (İsa), kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek yaptığımız bir kuldu.” (Zuhruf Suresi 59)

“Yemin olsun, Allah resulünde sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenlerle Allah’ı çok ananlara güzel bir örnek vardır.” (Ahzap Suresi 21)

Peygamberlerde ve birçok ayette dikkat çekildiği gibi gerçek anlamda iman etmiş kişilerde bizler için güzel örnekler vardır.

Onlar sorumluluk bilincine sahip, samimi, doğru, adaletli, özü sözü bir, erdemli, yumuşak huylu, olgun, anlayışlı, sabırlı, kararlı, güzel düşünüp güzel davranan, daima iyilik ve barış için çalışan, yardımsever, onurlu, iffetli, karşılığı yalnız Allah’tan bekleyen ve üstün ahlak sahibi insanlardı. Hayatları boyunca birçok sıkıntı ve zorluk ile karşılaşmış olmalarına rağmen bu erdemli özelliklerinden taviz vermemişlerdi. Bir kez olsun kendi çıkarlarına olanı tercih etmemişlerdi. Allah’ın hoşnutluğunu kendi nefislerinden üstün tutmuşlardı.

En zor zamanlarında bile isyan etmemiş, Allah’tan ümitlerini kesmemiş ve gönülden bir güven ile Allah’a teslim olmuşlardı.

Hz. İbrahim babası da dahil Allah’ı bırakıp putlara kulluk eden kavmine karşı Allah’ın ayetleri ile mücadeleye girişmiş ve toplumunun birçok zulmüne maruz kalmıştı. Öyle ki onu canlı halde ateşe atıp yakmaya kalkmış ama yine de Allah’a olan bağlılığından ve hakikatten vazgeçirememişlerdi. Allah da o inkârcıların tuzaklarını boşa çıkarmıştı (Enbiya Suresi 68-70).

Yine Hz. İbrahim gördüğü bir rüya üzerine Allah’ın kendisinden oğlunu kurban etmesini istediğini zannetmiş ve bunu gerçekleştirmekte bir an olsun tereddüt etmemişti. Oğlu da Allah’ın şanına yaraşır bir kul, babasının takvasına yakışır bir oğul olduğunu ispat etmiş ve teslim olmuştu. Oysa Allah onlardan böyle bir şeyi istememişti. Hz. İbrahim bu isteğin Allah’tan geldiğini zannetmiş ve böylece canından öte bildiği oğlu ile imtihan edilmişti.

Allah’ın emri sandıkları için biri canından öte bildiği oğlunun canını almakla diğeri ise canını babasının ellerine teslim etmekle imtihan edilmişti. İmtihandan yüz akı ile çıkarak kulluklarındaki mertliklerini açık bir şekilde ortaya koymuşlardı: “Derken çocuk onun çaba ve tasasına ortak olacak olgunluğa eriştiğinde, (İbrahim) şöyle dedi: Yavrucuğum! Kendimi rüyada seni kurban ederken görüyorum; bir bak bakalım, sen bu işe ne dersin? (Oğul) Babacığım dedi. Sana emredileni yap; inşallah beni sabredenlerden bulacaksın. Sonunda o ikisi Allah’a teslimiyetlerinin bir gereği olarak (vardıkları sonuca) uydular ve (babası) onu yüzüstü yatırınca, biz kendisine ‘Ey İbrahim!’ diye seslendik: ‘Artık rüyanı gerçekleştirmiş bulunuyorsun!’ Nitekim biz, iyilik yapanları işte böyle ödüllendiririz. Hiç şüphesiz bu, elbet apaçık bir sınavdı. Ve Biz ona fidye olarak (oğlunun yerine) büyük bir kurban verdik.” (Saffat Suresi 102-107)

Hz. Yusuf, babasının ona olan sevgisi sebebiyle küçük yaşta kardeşlerinin kıskançlık ihanetine uğramış ve onu oynamaya götüren kardeşleri tarafından bir kuyuya atılmıştı. Babalarına gelen çocuklar, kardeşleri Yusuf’un bir kurt tarafından parçalandığını söyleyerek ona kanlı bir gömlek uzatmışlardı. Babaları Hz. Yakup, isyan etmemiş, Yusuf’una olan özlemini her fırsatta dile getirmiş ve gönülden bir teslimiyet ile sabrı cemil yani güzel bir sabır göstermişti: “(Yakup) dedi ki: Hayır, öyle değil, nefisleriniz sizi yanıltıp böyle bir işi size güzel göstermiş. Bana düşen yine güzel bir sabra sarılmak.” (Yusuf Suresi 83) Çünkü Hz. Yakup da her gerçek iman sahibi gibi olacak olan konusunda hükmün yalnız Allah’a ait olduğunu ve O’nun varlığına inananların yalnız O’na güven duymaları gerektiğini biliyor ve şöyle söylüyordu: “Ben derdimi ve hüznümü sadece Allah’a arz (havale) ediyorum.” (Yusuf Suresi 86)

Hz. Yusuf, kuyunun içinde çaresizce beklemekteyken su almak için kuyunun yanına gelen kervandakiler tarafından kuyudan çıkarılmış ve az bir değer karşılığında Mısır’da köle olarak satılmıştı. Onu satın alan kişi ona ikramda bulunmuş ve onu güzel bir şekilde büyütmüştü. Onu yanına alan adamın karısı, yakışıklılığı dillerden düşmeyen Hz. Yusuf’a tutulmuş ve gözü ondan başkasını görmez olmuştu.

Sonunda Hz. Yusuf’a olan arzusunu açık ettiğinde Hz. Yusuf da onu arzulamasına rağmen, Allah’a olan bağlılığı ve iffeti sebebiyle ondan uzak durmuştu: “Gerçek şu ki, kadın ona karşı arzu doluydu; o da kadını arzuluyordu; öyle ki, (bu ayartma karşısında) eğer Rabb’inin açık kanıtı onun içine doğmamış olsaydı (bu arzuya yeniliverecekti); işte bu, her türlü kötülüğü, çirkin ve taşkın halleri ondan uzak tutmak istediğimiz için böyle oldu, çünkü o gerçekten bizim (seçilmiş) kullarımızdan biriydi.” (Yusuf Suresi 24)

Kadın gözü dünmüş bir şekilde isteğine karşılık vermezse onu zindana attırmakla tehdit ediyordu. Hz. Yusuf ise, Allah’a olan gönülden bağlılığını ve kulluğundaki yiğitliğini ispat edercesine zindana girmenin, kendisini davet ettikleri çirkin işten daha hayırlı olduğunu söyleyerek Rabb’ine yakarışta bulunuyordu: “Kadın dedi ki: İşte budur o, hakkında beni kınadığınız. Vallahi, ben onunla gönlümü eğlendirmek istedim de o masum bir tavırla bundan çekindi. Ama eğer kendisine emrettiğimi yapmazsa yemin ediyorum hapse tıkılacak ve horlananlardan olacaktır. Yusuf dedi: Rabbim! Zindan benim için bunların beni çağırdığı şeyden daha hayırlıdır. Eğer onların oyununu benden uzak tutmazsan onlara meyleder de cahillerden olurum. Rabb’i onun duasını kabul etti de kadınların tuzaklarını ondan uzaklaştırdı. Her şeyi duyar O, her şeyi bilir. Bunca delili gördükten sonra bile Yusuf’u bir süreye kadar zindana tıkmaları kararı onlara egemen oldu.” (Yusuf Suresi 32-25)

Allah, sabreden ve doğruluktan ayrılmayan takva sahibi kulları ile beraber olduğundan, Hz. Yusuf’u önce aklıyor, sonra doğruluktan hiç ayrılmaması sebebiyle Mısır’a vezir olmasını nasip ediyor ve sonunda onu, kendisine özlem ile yaşayan babasına kavuşturuyordu.

Hz. Yusuf, kendisine bunca kötülük yapan kardeşlerini huzuruna getirtiyor ancak onlardan intikam almadığı gibi onları azarlayıp kınamıyordu. Allah’tan bağışlanma dilemelerini söylüyor ve onlara, gerektiği gibi Allah’a bağlanarak sabreden, güzel düşünüp güzel davrananların Allah tarafından ödüllendirileceklerini bildiriyordu (Yusuf Suresi 90-92).

Peygamberimiz Hz. Muhammed, Allah’tan almış olduğu görevi en güzel şekilde yerine getirmek için mücadele verirken birçok zorluk ve sıkıntı ile karşılaşmış, hem fiili hem de sözlü saldırı ve baskılara uğramış, iftira ve hakaretlere maruz kalmıştı. Peygamberliği öncesinde güvenilirliği, nezaketi, zekâsı, kabiliyetleri, hoşgörüsü ve erdemi ile insanlar tarafından sevilen ve takdir edilen biri olmasına rağmen, peygamberliği ile birlikte Allah’ın ayetleri ile yüzleşemeyen toplumu tarafından dışlanmış ve yalanlanmıştı.

Oysa o peygamberliği ile birlikte eskisinden daha da erdemli ve dürüst biriydi. Ona karşı çıkanlar ona değil, Allah’ın gerçeği apaçık ortaya koyan ayetlerine tahammül edemiyorlardı. Onların durumu da Hz. Salih’in toplumunun durumu gibiydi. Kendilerine Allah’ın ayetleri ile gerçeği getirerek öğüt verenleri sevmiyorlardı:

“Nihayet, (Salih) onlardan yüzünü döndürüp şöyle dedi: Ey toplumum! Yemin olsun ki, Rabb’imin mesajını size tebliğ ettim, size öğüt verdim; ama siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.” (Araf Suresi 79)

Peygamberliğinin toplum tarafından benimsenmesinden sonra da toplumun içindeki birçok sorun, anlaşmazlık, kabalık ve nezaketsizliklere maruz kalmış ancak her zaman insanlara kabalıktan ve kibirden uzak, rahmet, merhamet, hoşgörü, sevgi, tevazu, adalet ve güven ile yaklaşarak güzel bir örnek olmuştur:

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Ama eğer onlara karşı katı yürekli davransaydın, kesinlikle senden uzaklaşırlardı: Şu halde onları affet, affedilmeleri için de dua et ve yönetim işinde onlarla istişare(ye devam) et! Artık kararını verdiğin zaman da, Allah’a güven! Çünkü Allah kendisine güvenenleri sever.” (Âli İmran Suresi 159)

Peygamberimiz insanlara hükmedici bir kral gibi değil tevazu sahibi bir inanan olarak davranmıştır. Çünkü tevazu sahibi olmak, gerçek anlamda inanmış ve inancını içselleştirmiş kişilerin özelliğidir. Peygamberimizin insanlara karşı ne kadar nezaket ve hoşgörü sahibi olduğunu Kur’an ayetlerinden açıkça görmek mümkündür.

Kendisine rahatsızlık verecek şeylerle ilgili bile birçok konuda insanları incitip kırmaktan hatta bunu onlara söylemekten dahi çekinmiştir. Örneğin ayetler, bazı kişilerin peygamberimizin Allah’ın elçisi olduğunu kabul ederek Müslüman olmalarını dahi peygamberimizin başına kaktıklarına ve sanki Müslüman olmalarıyla lütufta bulunmuşlar gibi davrandıklarına dikkat çeker:

“Onlar Müslüman oldular diye seni minnet altına almaya kalkıyorlar. De ki: Müslüman olmanızdan dolayı beni minnet altına alıp bana lütfettiğinizi sanmayın; eğer (hakikate) sadıksanız, sizi doğru yola yönelttiği için asıl Allah size lütufta bulunmuştur.” (Hucurat Suresi 17)

Yine ayetlerden anlaşılan o ki kimi inananlar düşüncesiz ve nezaketsiz bir şekilde izin almadan peygamberimizin evine girmeyi âdet haline getirmiş, yemeğe davet edildiğinde erkenden gelip yemek yapılana kadar beklemiş, yemeği yedikten sonra lafı uzatarak fazlasıyla peygamberimizi ve ailesini meşgul etmiş ama yine de peygamberimiz insanlara olan sevgi ve muhabbeti sebebiyle kendisine zorluk ve üzüntü veren bu durumu açık etmemiş, bu durum, Allah’ın ayeti ile insanlara bildirilmiştir:

“Ey iman edenler! Size izin verilmedikçe Peygamber’in evlerine girmeyin; yemeğe (davet) edildiğinizde (erken gelip) yemeğin hazırlanmasını beklemeyin; lakin ne zaman davet edilirseniz o zaman içeri girin! Yemeği yediğiniz zaman da hemen ayrılın, lafa dalmayın! Çünkü böyle yapmanız Peygamber’i üzebilir, fakat o bunu söylemek için sizden çekinir; ama Allah hakikati söylemekten asla çekinmez.” (Ahzab Suresi 53)

Yine belli ki bazı inananlar gerek kendi aralarındaki anlaşmazlıklar gerekse Allah rızası için yapılması gereken işlerdeki tartışmalar sebebiyle peygamberimizin yanına geldiklerinde onun yanında bağıra çağıra ve nezaketsiz bir biçimde tartışıp kavga etmiş ama yine de peygamberimiz onları azarlamamış, bulunduğu yerden kovmamıştır. Allah ayetleri ile inananları uyarmıştır:

“Ey iman edenler! Sesleriniz Peygamber’in sesini bastırmasın! Birbirinizle bağıra çağıra konuştuğunuz gibi onunla da bağıra çağıra konuşmayın ki, siz farkında olmadan iyilikleriniz boşa gitmesin!” (Hucurat Suresi 2)

Hatta kimi zaman peygamberimizin evinin önünde dikilerek ve yüksek sesle bağırarak onu evin dışına çağırmışlar ve bu konuda da yine Allah tarafından uyarılmışlar: “Gerçek şu ki (ey Peygamber,) seni evinin dışından çağıranlar var ya, işte onların çoğu akıllarını kullanmazlar. Çünkü sen (kendi isteğinle) onların yanına gelinceye kadar sabredip bekleselerdi, kendi lehlerine olurdu. Ama Allah yine de çok bağışlayıcıdır, rahmetin kaynağıdır.” (Hucurat Suresi 4-5)

Peygamberimiz, Allah’tan almış olduğu elçilik vazifesinin sorumluluğu ile inananlara karşı nefsi ile hareket etmemiş, onlara şefkat ve anlayışla yaklaşmıştır. Ayetler peygamberimizi bu konuda güzel olana çağırmış ve onu motive etmiştir: “(O halde, hakkı inkâr eden) birtakım kimselere verdiğimiz dünyevi zenginliklerden yana gözünü çevirme. Ve (seni umursamıyorlar diye) onlar için üzülme; fakat inananlara kol kanat ger (onlara karşı mütevazı ol ve onlara şefkatli davran).” (Hicr Suresi 88)

“Seni izleyen inananlara kol kanat ger (onlara karşı mütevazı ol ve onlara şefkatli davran).” (Şuara Suresi 215)

Peygamberimiz üstün bir hayat tarzına, örnek bir ahlak ve erdeme sahipti. Bu gerçek, ayette şu şekilde ifade edilir: “Ve gerçekten sen, çok büyük bir ahlak (üstün bir hayat tarzı) üzerindesin.” (Kalem Suresi 4)

Yine ayetlerde peygamberimizin inananlara kendi nefislerinden daha yakın, daha can olduğuna dikkat çekilir: “O peygamber, inananlar için kendi nefislerinden daha dost, daha yakındır.” (Ahzab Suresi 6)

Peygamberimiz imanın ve gerçek anlamda Allah’a teslim olmanın kıymetini en iyi bilen olduğu için inananların da sorumluluk bilincine sahip bir şekilde iman etmelerini dilemekte ve kendilerinden daha güçlü bir şekilde onların ahiretleri ile ilgili endişelenmektedir:

“Gerçek şu ki, (ey insanlar) size kendi içinizden bir Elçi gelmiştir. Sizin (öte dünyada) çekmek zorunda kalabileceğiniz sıkıntıdan ötürü kendini (zihnen) büyük bir yük altında hisseden; size çok düşkün (ve) inananlara karşı şefkat ve merhametle dolu bir Elçi.” (Tövbe Suresi 128)

Üstelik peygamberimizin asli görevi Allah’ın ayetlerini en güzel şekilde tebliğ ederek insanlara örnek olmaktır:

Elçi’nin görevi, mesajı apaçık tebliğ etmekten başka bir şey değildir. Zira Allah açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilmektedir.” (Maide Suresi 99)

Peygamberimiz tebliğ ederek gerçeği göstermiştir. Artık gerçeğe uymak ya da gerçekten yüz çevirmek kişilerin tercihine kalmıştır. Kişilerin özgür iradeleri ile almış oldukları kararlardan peygamberimiz sorumlu değildir:

“Biz, insanlığın kurtuluşu için hakikati ortaya koyan bu ilahi kelamı indirdik sana. Kim (buna sarılarak) doğru yola ulaşmayı seçerse bu kendi lehinedir ve kim de (yoldan) saparsa yine kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların seçimlerini belirleme gücüne sahip değilsin.” (Zümer Suresi 41)

“Şayet onlar, sırt çevirecek olurlarsa, artık biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz. Sana düşen, yalnızca tebliğdir.” (Şûra Suresi 48)

Peygamberimiz Hz. Muhammed, ailevi ve kişisel hayatında da pek çok sıkıntı ve zorluklar yaşamasına rağmen, tüm bu zorluklara en güzel şekilde sabretmiştir. Bir insanın bu dünya hayatında yaşayabileceği en büyük acılardan biri kendisi hayattayken evladının vefat etmesidir.

Allah altından kalkamayacağımız yükler ile sınamasın bizleri. Peygamberimizin üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi kez babası olduğu bilinmektedir. Ancak erkek çocukları daha bebek yaşlarda, Hz. Fatıma hariç diğer tüm kızları ise peygamberimiz henüz hayattayken vefat etmişlerdir.

Yani peygamberimiz altı kez evlat acısı yaşamış ve böyle büyük bir imtihan ile sınanmıştır. Onların da nefisleri vardı. İsyan edebilir ya da Allah’ın buyruklarını dikkate almayarak nefislerine göre hareket edebilirlerdi. Hz. İbrahim gördüğü rüyayı yok sayabilir, oğlu “Babam herhalde çıldırdı” diyerek kaçabilir, Hz. Yusuf “Başka çarem kalmadı bir kereden bir şey olmaz” diyerek zina edebilirdi.

Hz. Peygamber, “Neden ben? Neden sürekli çocuklarımın ölümü ile sınanıyorum?” diyerek isyan edebilirdi. Peygamberliği benimsendikten sonra insanlara bir kral gibi hükmedebilir, gerektiğinde anlayışsız ve kaba davranabilirdi. Ama olmadılar, yapmadılar. Çünkü onlar nefislerine zulmetmediler.

Dünyalarını değil, ahiretlerini gözettiler. Çünkü Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olmak bunu gerektiriyordu. Onlar da yapılması gerekeni yaptılar. Peygamberlerde bizim için bunca güzel örnekler varken, “Biz kimiz ki peygamberler gibi olalım?” diyemeyiz.

Tüm bu güzel örnekleri en güzel şekilde hayatımıza yansıtmamız gerektiğini bilmeliyiz. Altından kalkamayacağımız yükler ile imtihan etmesin ve zorluklara karşı azim ve kararlılık sahibi peygamberler gibi şikâyetsiz ve güzel bir sabır nasip etsin Rabbimiz: “Elçilerden kararlılık ve direnç sahibi olanların yaptığı gibi sıkıntılara karşı sabırlı olun ve onlara sabırla katlanın.” (Ahkâf Suresi 35)