Oruç neden Ramazan ayında tutulur?

Categories Dinin Kaynağı Nedir?, Kur'an'a Göre DinPosted on

 

Oruç hakkındaki şu ayet bu sorunun cevabını içerir:

“Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlığa rehber olan (hidayet), bu rehberliğin apaçık belgelerini taşıyan (beyyinât) ve hakkı batıldan ayıran (furkân) Kur’an, işte bu ayda indirilmiştir: Sizden biri bu aya ulaştığında oruç tutsun; hasta ya da yolcu olan kimse de başka günlerde iade etsin! Allah sizin için kolaylığı ister, sizin için zorluğu istemez; oruç günlerinin sayısını tamamlamanızı, sizi doğru yola ulaştırdığı için O’nu yüceltmenizi ve şükretmenizi ister.”

(Bakara 2/185)

Bu ayet, Ramazan ayını müstesna kılan sebebi açık ve net olarak gösteren ayettir. Kur’an, Ramazan ayında inmeye başlamıştır. Bu hakikati Kadr suresinin ilk ayeti de teyit eder.

Ramazan Kur’an’ın doğum ayıdır. Kur’an vahyinin doğum günü olan Kadir Gecesi, Ramazan ayının içinde bir gecedir. Bu gerçek, Bakara suresinin 185. ayetiyle Kadr suresinin 1. ayetinin karşılaştırmalı okunması sonucu açık ve net olarak ortaya çıkar.

Bu kutsiyet ve bereketin büyüklüğünü Kadr suresi beyan eder:

“Elbet onu Kadir-kıymet gecesinde Biz indirmeye (başlamışızdır). Bilir misin o Kadir-kıymet gecesi nedir? O Kadir-kıymet gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. Melekler, vahiyle beraber o gece inerler de inerler, Rablerinin izniyle, hayatın her alanına dair tarifsiz bir mutluluğun (formüllerini getirirler); bu durum, şafak atıncaya kadar sürer.”

(Kadr 1-5)

 

Amelsiz iman olur mu?

Categories Dinin Kaynağı Nedir?Posted on

İnsanın mazi ve istikbalini kapsayan genel tarihi, ancak içinde yaşadığı hâli kapsayan özel tarihiyle anlam kazanır. İnsanın içinde bulunduğu hali şuurun dört mertebesiyle açıklanabilir: Bilmek, inanmak, söylemek, yapmak.

Bu terimleri tevhid ilmine taşırsak karşılıkları “marifet, tasdik, ikrar, amel” olur. Bu dört boyut insanın insanlığını sergilediği dört alandır. Çünkü insan bilen, inanan, konuşan ve yapan bir varlıktır. Onun bilmesi, inanması, konuşması ve yapması birbirinden bağımsız şeyler değildir. Aksine birbiriyle iç içe, birbiriyle doğrudan ve dolaylı irtibatları olan durumlardır.

Ne ki tarih boyunca bu boyutlar arasındaki ilişkiler tartışılmış, imanın hangisiyle ne kadar ilintili olduğu üzerine sayısız görüşler ileri sürülmüştür. İman üzerine ileri sürülen bu görüşlerin neler olduğunu anlamak için konuyla ilgili sorulan soruları bilmek yeter:

‘’ İman nedir? Mü’min kimdir? İman yalnız bilgi midir? Yalnız ikrar mıdır? Yalnız tasdik midir? Yalnız amel midir? Bilgi, ikrar, tasdik ve amel birbirinden ayrılır mı? Bilgisiz tasdik mümkün müdür? Ya da amelsiz iman olur mu? İmanın yeri neresidir? Tezahürleri nelerdir? Amel imandan bir cüz müdür? Amel imanın kendisi midir? Amel imandan bağımsız ve alakasız mıdır? İman sabit midir, yoksa artıp eksilir mi? İmanda şüphe olur mu? Küfür nedir? Nifak nedir ve münafık kimdir? İslâm nedir, Müslüman kimdir? İmanla İslâm birbirinin aynı mıdır, gayrı mıdır? Müslüman olduğu halde mü’min olmamak mümkün müdür? ‘’

İşte tüm tartışmalar bu sorular etrafında cereyan etmiştir. Biz konuyu birçoğu gereksiz ve günümüzde ciddi bir anlam taşımayan bu sorulara endekslememeye çalışarak bir mü’minin bilmesi gereken imani bilgileri zaten bağrında taşıyan vahyin kılavuzluğunda ele almaya çalışalım. Bunun için de insanın mutluluk ve saadeti, göz ve gönül aydınlığı, umut ve güven kaynağı olan imanın nasıl tanımlandığına, ait olduğu bütün içindeki yerine ve tamamlayıcısı olan unsurlara bakılmalıdır.

‘’İman En Büyük İmkândır.’’ Hayatın anlamı ve insanın mahlukat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amellerdir. Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya kalkanlar onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır.

İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi boyutunun fiziki boyutundan çok daha yüce ve anlamlı olduğunu, onun iman edebilirliğiyle açıklanabilir. İman insanı fiziğin dar ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki âlemlerle bütünleştiren muharrik güçtür. İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan insan bedeninin daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve diğer aşkın varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terk ederek kendisini, hayvanlarla paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.

‘’Akıl imanın aracıdır.’’ Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa akıl sahibi olmak insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis en vahşi hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk yapabilir. Bu durumda insan hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan daha tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl kimi zaman haddini aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi amaç olur. Aklın putlaştırılması, ilahlaştırılması, işte bu durumun bir sonucudur. Aklın imana yoldaş değil de rakip olarak çıkartıldığı bir yerde dengeler bozulmuştur. Çünkü akıl imansız ya da iman akılsız kalmıştır.

‘’İman şereftir.’’ Bugün Müslümanın en büyük sorunu kimlik bunalımıdır. Bunun farklı tezahürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir. Müslümanın kimlik bunalımı imanını iktidar edemeyişinden, Müslüman oluşuyla iftihar edemeyişinden, daha doğrusu iftihar edebilecek bir imana sahip olamayışındandır. Bu durum kâfirleri sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi getirecektir. Tabi olay sadece kâfiri sevmek sınırında kalmayacak, onun küfrüne lakayıtlıkla başlayan süreç küfre rıza ve küfre gıpta etmenin ardından küfre sevgi ve hayranlığa kadar varacaktır.

Küfre rıza küfürdür, bu kesin! Ya küfre hayran olmak nedir? Başka değil bu bir akide sorunudur ve çözümü de imanla ilgilidir. İmanla yani bilgi, tasdik, ikrar ve amelin toplamı olan imanla… Ve elbette İslâm’ı olan imanla…

İman ve İslâm

“Taşralılar (bedeviler) “iman ettik” dediler. De ki: Siz iman etmediniz fakat “İslâm olduk” deyiniz, çünkü daha iman kalplerinize girmedi.” (Hucurât 14)

Ayetten de açıkça anlaşılacağı üzere, iman ve İslâm birbirini tamamlayan lakin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar olarak kullanılmaktadır.

İman ve İslâm ayrımı bir başka ayette de yapılır: “Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar.” (Ahzab 35)

Allah Rasulü iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm dışta ve görünürde, iman içte ve kalpte olandır.”Bu hadiste de iman ve İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan lakin birbirinin aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili, sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların sultasına kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine bina edildi: Allah’tan başka ilah olmadığına Muhammed’in de Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve ramazan orucu.” Bu ünlü hadiste beş madde var.

Bunlardan dördü organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli ilgilendiren maddeler. Geriye bir madde kalıyor ki o da kelime-i şehadet’te ifadesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğunu ikrar. Diğer dört madde bu birinci maddeye bağlı. Şehadet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç olur. Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da bunların tümünün zahirde olup biten şeyler olması. Hadisteki birinci madde insanı yanıltmamalı. Orada iman etmek değil şehadet etmek şart koşulmaktadır. Şehadet etmek ise sözle yapılan zahiri bir eylemdir, yani ameldir; dilin ameli.

Hadisin farklı metinlerinde bu beşten biri cünüplükten temizlenmek ya da humus olarak zikredilmiştir. İmanı iç güvenlik olarak tanımlarsak İslâm da dış güvenliktir. Bu nedenle Allah Rasulü toplumsal güvenin sağlanmasında ferde düşeni imanla değil İslâm’la tanımlamış ve buyurmuştur ki: “Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”

Bu uyarı da gösteriyor ki ‘İslâm’ mü’min bireyin Müslüman toplumla ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin başında gelmektedir. Yani “Müslüman kimdir?” sorusuna bu naslardan yola çıkarak şu cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa (selamet) eren, insanların da elinden ve dilin den selamette olduğu; varlığı bireysel ve toplumsal barışın (selam) garantisi ve bu garantiyi karşılaştığı her insana selam vererek peşinen taahhüt eden insandır.

Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm mümkündür lakin makbul değildir. Hucurât suresinin 14. ayeti kerimesi de bunun delilidir. Bugün de iman etmediği, Allah’ın ahkâmını içine sindiremediği halde kendilerini Müslüman olarak tanımlayan insanlar bu kategoriye girerler. İman etmeden İslâm olmak kendi içerisinde iki kısımda mütalaa edilir:

  1. İmana ulaşmadan Müslüman olanlar: Bunun örneği Hucurât 14’deki bedevilerdir. Onlar bazılarının iddia ettiği gibi bilinen manada münafık değildiler. Onlar çeşitli sosyal ve siyasal nedenler yüzünden imana ermeden İslâm’ın si yasal hâkimiyetine teslim olmuş insanlardı. Bu nedenle söz konusu ayette Allah onların iman olarak niteledikleri şeyin gerçek adının İslâm olduğunu izah etmiş ve iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min olabileceklerini, şimdiki durumda müslim olduklarını duyurmuş ve ardından şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, O yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Hucurât 14)
  2. İmana ulaştıktan sonra onu reddedip Müslüman görünenler: Bu da iman etmeden Müslüman olmak olarak adlandırılabilir. Ne ki birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler imandan habersizken ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken ikinciler bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve bunu da iman zannetmişlerdir.

Bu ikinci kesime giren Müslüman tipi olan münafıklarsa ya imana girip onun gereğini yerine getirmedikleri için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münafıklar gibi) münafık olmuşlar ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih ettikleri halde dıştan Müslüman görünmeyi menfaatleri açısından daha yararlı buldukları için Müslüman olmuşlardır.

Şu ayet bu tür münafıklığı iyi açıklamaktadır: “Onlar ki inandılar, sonra inkâr ettiler; daha sonra inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.” (Nisâ 137)

Din demiştik, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman tasdik, İslâm ameldir. İman kalbin ameli, İslâm bedenin imanıdır. İman muharrik kuvvet, İslâm bu kuvvetin harekete dönüşmesidir. Hakikat varlığını imandan, şeriat meşruiyetini İslâm’dan alırsa makbul olur.

İmanla İslâm arasındaki ilgi imanla amel arasındaki ilginin aynısıdır. Halkın dilinde İslâm’ın şartı olarak bilinen beş rükün ameli ilgilendiren (şehadet dilin ameli) maddelerdir. Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden iç bükey ve batınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya çıkmakta, dış bükey ve harici boyutu olan ikrar ve amel ile de İslâm ortaya çıkmaktadır.

Özetle: İmanla ameli ayırmak, imanla İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne iman kalır ne İslâm.

İman ve Amel

İman lügatta onaylamak, tasdik etmek, kabullenmek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Bu anlamıyla Kur’an’da da kullanılmıştır.

Sırasıyla ele alındığında: “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz birr (iyilik) değildir. Asıl birr odur ki, Allah’a, ahiret günü- ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman etti; Allah rızası için yakınlara, yetimlere yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve ezilenlere mal verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi.” (Bakara 177)

“Bunlardan kim ki Allah’a ve ahiret gününe iman eder, sâlih amel yaparsa…” (Bakara 62)

“Mü’minlerin hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı.” (Bakara 285)

Ey iman edenler, Allah’a, Rasulüne ve Rasulüne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirmiş bulunduğu Kitab’a iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse o uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisâ 136)

Kur’an’ın imanı tanımladığı bu ayetlere yeniden bir göz atılacak olursa hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiği görülür. Kur’an’ın birçok yerinde amel imana mukarin olarak gelir. Özellikle iman ve sâlih amel Kur’an’ın onlarca ayetinde birlikte kullanılır. “İman edenler ve sâlih amel işleyenler” (Bakara 277) örneğinde görüldüğü gibi iman ve amelin birlikte kullanıldığı bu tür ayetlerden iki sonuç çıkarılır:

  1. İmanın amelin kendisi olmadığı: Eğer öyle olsaydı imandan ayrı olarak amel de zikredilmezdi. Eğer amel imanın kendisi olsaydı “İman eden ve sâlih amel işleyen” ifadesi gereksiz olur, sadece iman edenle iktifa edilirdi. Bu ikisinin aynı olduğunu iddia etmek yukarıdaki Kur’anî ibarede bağlaç olan vava tekrar anlamı yüklemek olur ki bu bir kişinin gelişini belirtmek için Ahmet ve Ahmet geldi demek kadar abestir.
  2. Amelin imandan bağımsız olmadığı: Eğer bağımsız olsaydı onlarca ayette iman sâlih amelle yan yana zikredilmezdi. İmanla sâlih amelin yan yana geldiği ayetlerden amelin imanın bir parçası olduğu sonucunu çıkarmak dil kuralları açısından mümkündür ve itiraz edilmeyecek bir sonuçtur. Çünkü Kur’an’da bunun örnekleri çoktur. Örneğin: “Kim Allah’a, meleklerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa” (Bakara 98) Kur’anî ibaresinde melekler geçmesine ve Cebrail ve Mikail de melekler toplumunun bir parçası olmasına rağmen onlar ayrıca anılmışlardır.

Yine “Namazı kılın, zekâtı verin, rüku edenlerle birlikte rüku edin.” (Bakara 43) ayetinde rüku namazın bir cüz’ü olduğu halde ve de “namazı kılın” denildiği halde ayrıca bütünden parça çıkarılıp “rüku edin” biçiminde vurgulanmıştır. Kur’an amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur.

Hatta kinaye olarak Kur’an’da amel iman olarak adlandırılmıştır: “Allah imanlarınızı zayi edecek değildir.” (Bakara 143) Ayetteki imandan kasıt namazdır. Bunu ayetin iniş sebebinden anlışılıyor. Ashabdan bazıları, kıble Kudüs’ten Kâbe’ye dönüştürülmeden önce şehid olmuş arkadaşlarının namazlarının ne olacağını soruyorlardı. Ayet, bu soruya cevap olarak inmiştir.

Amel imanın aynı değildir, amel imanın gayrı da değildir. Ancak amel imandandır.

Bu konuda “Kur’an ne diyor?” diye merak edip bakacak olursak karşımıza şu ayetler çıkar: “Ve bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzab 22)

“Ne zaman bir sure indirilse (münafıklar) arasından kimileri ‘bu hanginizin imanını artırdı?’ der. Oysa ki (Kur’an) inananların imanını artırmıştır.” (Tevbe 124)

“Halk kendilerine, ‘insanlar size karşı ordu toplamışlar onlardan korkun!’ deyince bu onların imanlarını artırdı.” (Âl-i İmran 173)

“Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir.” (Muhammed 17)

“Mü’minler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır” (Enfâl 2)

“Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını artırsın” (Müddessir 31)

Bu Kur’anî örnekler uzayıp gidiyor. Gariptir ki Kur’an “İman artar mı, artmaz mı?” bahsinde bunca net ve açık cevap verirken konu Kelâm tarihinde hararetle tartışılıyor ve bunca ayet de “artmaz ve eksilmez” diyenler tarafından olmadık te’vil ve tefsirlere kurban gidiyor… Bu örnek dahi kelâmî tartışmalarda Kur’an’a ne kadar müracaat edildiğini göstermiyor mu?