Evliyalar, Şeyhler, Gavslar gaybı bilir mi?

Categories Hadis - Kuran ÇelişkisiPosted on

Tasavvuf inancında en üstteki zatlara verilen değer çok önemlidir.

En üstteki zat bu değerli konumu ile peygamberlere üstün gelecek bir zemine kavuşmuştur.

En üstteki şeyh, yani Gavs Hazretlerinin üstün olamayacakları bir beşer olamaz.

Allah tarafından seçilmiş ve insanlara elçi olarak gönderilmiş peygamberler de… Bu tespite itirazlar yükselir… Asla böyle bir şey olamaz denir. Böyle bir iddia nereden çıkarılıyor denilebilir. Ancak referans aldığımız kaynaklar bizatihi bu zatların kendi kitapları olursa kendi söyledikleri ile peygamberlere nasıl üstün olduklarını gösterince bunu şaşkınlıkla karşıladıklarını görürüz.

Tasavvufta isim yapmış ve tüm sufi çevrelerin hürmetle andıklarının kitaplarındaki söylemlerine baktığımızda genellikle tarikat ve tasavvuf çevrelerince okunmaz.

Onlar sadece bu zatların Allah dostu olduğuna inanır ve adlarını “kuddise sirruh” gibi lakaplar eklemeden anmayı saygısızlık olarak görürler.

Bu zatlara büyük saygı vardır, ama haklarında anlatılan keramet hikâyelerinden başka bilgileri yok gibidir. Bu bilgiden yoksun saygı o kadar derin ve büyüktür ki onlarla bir şüphe, tereddüt ya da en ufak bir eleştiriye tahammül edemez ve hatta dine, kutsala hakaret olarak görürler.

Çünkü tasavvuf çevrelerine göre bunlar “Allah dostları”, yani “evliyaullah”tır; şüphe ve eleştiri asla hoş karşılanmaz, caiz görülmez. Dolayısı ile asla eleştiremezsiniz. Siz kimsiniz ki eleştireceksiniz ya da saygı ifadesi kullanmadan adlarını ağzınıza alacaksınız?! Olamaz! Onlar ki “evliyaullah”tır! Kutsanmışlardır…

“Evliya” yani veliler… “Veli” dost, veliler; dostlar anlamında.. Yani evliya “dostlar” anlamına gelirken, tasavvufta evliya kelimesi çoğul anlamda “dostlar” olarak değil, “Allah’ın dostu” anlamında tek kişi için kullanılır.

Yüceltilen zat… En üstte “evliya”. Kişi evliyalık makamına yüceltilince artık ondan kerametler sadır olmaya başlıyor. Çünkü o sırları ile keramete ehildir.

Ve bu kerametler onları herkesten üste, peygamberleri de geride bırakacak makama yükseltir. Ve bu mevkideki “Gavs Hazretleri” tasavvufi imanın iki temel şartından biri olur. Teorik olarak “her şeyin Allah olduğu” vahdet-i vücut teorisini kabul etmeden tasavvuf olmayacağı gibi Gavs’ı kabul etmeden de tasavvuf olmaz.

Şimdi kendisi olmadan tasavvuf inancının olmayacağı Gavs Hazretlerinin peygamberlere üstünlükleri nasıl, bunu görelim.

Sufi yapılanmalarda tarikatların gavssız olmaması da bu sebepledir. Gavs “kutbu’l-aktab”dır; en büyük kutuptur. Kutup, yani “mil”, her şeyin hatta kâinatın etrafında döndüğü merkezdeki mil. Bu insan kâinatın kutbu. Kâinat onun etrafında dönüyor. Yani Fransız İhtilali’nden sonra o meşhur ihtilalcilerden biri şöyle söylüyor: “Tanrıyı gökyüzüne hapsettik.”

Tanrı gökyüzünde, yeryüzünde biz varız. Bu bile hafif kalıyor tasavvuf dininin yanında… Çünkü yeryüzü diyor, hâlbuki tasavvufta öyle değil. Tasavvufta yeryüzü gökyüzü bütün bir kâinat, maddi manevi her şey Gavs Hazretlerinin etrafında dönüyor.

Yani Allah yetkilerini, kudretini bunlara verdi, kendi adına vekil kıldı.

Müthiş bir şey, var mı böyle bir yetkisi peygamberin? Kur’an’daki peygamberin böyle bir yetkisi var mı? Hayır! Çok mübarek zatlardan birisi Molla Cami, ilginçtir bu da Farisi şair, İranlı, Tebrizi de öyle. O kültürden geliyor.

İran kültürü dini dönüştürmüş. Ve bunun için gerçekten çok müthiş adamlar yetiştirmiş. Dehşet bir şey. Molla Câmî de bunlardan birisi…

Molla Cami, Nefahatül Üns isimli kitabında diyor ki:

“Evliyalar varı yok eder, yoğu var eder.”

“Gizli şeyleri açığa çıkarır, açıkta olanları gizler.”

“Ölüyü diriltir, diriyi öldürürler.”

“Duayı bunlar gerçekleştirir.”

“Gıyaben (gizli olarak) söylenenleri işitirler.” diyor.

Siz dünyanın neresinde Gavs’la ilgili bir şey söylerseniz o bunu duyar, işitir. Ondan gizli hiçbir şey olmaz. Onlar gaybdan ve gelecekten haber verirler. Yani gelecekte olanlardan… Asla hiç kimsenin bilemeyeceği şeylerden, sadece Allah’ın bileceği mutlak gaybdan haber vermek, su üzerinde yürümek, aynı anda muhtelif yerlerde görünmek gibi…

Sonra vahşi hayvanlara hükmetmek, havaEvliyalar, Şeyhler, Gavslar kâinatı mı idare ediyor?da dolaşmak gibi bir yığın özellikleri var.

 

Konuya ilişkili olarak ayetler;

“De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” Neml Suresi, 65

“Zira gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır; onu başkası değil, yalnızca O bilir. O, karada ve denizde olan-biten her şeyi bilir; hiç bir yaprak düşmez ki O bunu bilmesin; yerin derinliklerinde bir tek tohum, yaş-kuru hiçbir şey yoktur ki O’nun apaçık yasasına dahil olmasın.” Enam Suresi, 59

“Hamd Alemlerin Rabbinedir.

Rahman ve Rahimdir.

Din gününün malikidir.

Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca Senden yardım dileriz.” Fatihâ Suresi, 1-4. ayet:

Tut ki onlar seni (barış tuzağıyla) aldatmayı planlamış olsunlar; o zaman de elbet Allah sana yeter: O’dur seni yardımıyla ve imanlı insanlarla güçlendiren: Enfal Suresi, 62

(Ama) unutmayın ki, benim savunucum Kitab’ı indiren Allah’tır: zira, dürüst ve erdemli olanları O savunacaktır. Araf Suresi, 196

Onlar, sizi hoşnut etmek için size Allah adına yeminler ederler. Oysa ki daha öncelikli bir görevleri var: Allah’ı hoşnut etmek, O’nun Elçisi’ni de… Tabi ki yürekten inanmışlarsa eğer! Tevbe Suresi 62

De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendim için dahi ne yarar sağlayacak ne de zararı önleyecek bir güce sahibim. Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır; süreleri dolduğunda artık onu ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” Yunus Suresi, 49

Baksanıza onlar, O’ndan saklamak için gönüllerini kat be kat örtüyorlar: Unutmayın ki, onlar (niyetlerini) kat kat örtülere sarıp sarmalasalar dahi, O onların (gerçeği) gizlediklerini de bilir, (yalanı) açığa vurduklarını da; nitekim O, gönüllerin en mahrem sırlarını bilendir. Hud Suresi, 5

Bilmiyorlar mı ki Allah, onların sırlarından ve gizli görüşmelerinden çok iyi haberdardır; zira, iyi bilsinler ki Allah her türlü gizliliği tüm ayrıntılarıyla bilir. Tevbe Suresi, 78

Allah, kendisinden başka ilah olmayan, mutlak diri, hayatın ve varlığın kaynağı ve dayanağıdır; ne gaflet basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde olan her bir şey O’nundur: O’nun izni olmaksızın katında şefaat edecek olan kimmiş bakayım? O, kullarının önünde-açıkta olan şeyleri de, ardında-gizli olan şeyleri de bilir; oysa onlar, O dilemedikçe O’nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudret ve otoritesi gökleri ve yeri kaplamıştır; üstelik onları görüp gözetmek O’na güç gelmez: zira yüce ve azametli olan yalnızca O’dur. Bakara Suresi, 255

Kur’an’da kadının şahitliği

Categories Dine Sokulan İlaveler, Kur'an'a Göre DinPosted on

Kuran’la ilgili mezhepçi anlayış tarafından çarpıtılmış konulardan diğer bir tanesi kadınların şahitliğidir.

Kuran, kadın ile erkeğin şahitliğini bir tutar, hiçbir yerde “bir erkeğin şahitliği iki kadına eşittir” diye geçmez.

Örneğin zinanın tespitinde 4 şahit gerekir ve Kuran’da bu şahitler 4 kadın veya 2 erkek, 4 erkek veya 8 kadın gibi ifadeler kullanılmadan 4 şahit diye belirtilir.

Yani herhangi 4 şahit işlevi görür, kadın erkek ayrımı yapılmaz. Kadınla kocasının şahitliklerinin birbirleriyle çeliştiği, kadınlara zina isnadıyla ilgili durumda da; kocanın şahitliği karısınınkine eşittir, hatta iki şahitliğin çeliştiği bu durumda kadın, kendi şahitliğine uygun olarak masum kabul edilir (Bakınız: 24-Nur Suresi 6-9).

İstisnai, yanlış anlaşılan konu ise Bakara suresi 282. ayette, vadeli borçlanmalarla ilgili konuda geçer.

Bu ayette, “borçların yazılması ve yazıcı ile şahitlerin bu görevden kaçmamaları” söylenir. Ayrıca ayetin sonunda “yazıcıya ve şahitlere zarar verilmemesi gerektiği” geçer. Görüldüğü gibi maddi menfaatlerin söz konusu olduğu bu konuda, şahitlik insanların kaçındığı, yapmak istemedikleri bir sorumluluktur.

Allah ise bu kaçınılan görevi erkeklere yükleyip, “iki erkek şahit bulunmasını” ister. Dikkat edin ayette, “iki erkek veya dört kadın şahit bulun” ifadesi geçmez, doğrudan “iki erkek şahit bulunması” istenir.

Böylece ticaretle daha az uğraşan ve baskılara karşı daha hassas olan kadın, bu kaçınılan vazifeden korunur. Eğer iki erkek bulunamaz ve bir erkek bulunursa, o zaman “bir erkek ve iki kadın bulunması” gerekir. Böylece hem şahit sorunu çözülür, hem olumsuz bir durumun ortaya çıkışı ihtimalinde bir erkekle bir kadının karşı karşıya kalması önlenip kadın korunur.

Ortaya borcun miktarı konusunda bir yanlış anlama çıktığını düşünelim. İki şahidin farklı şahitliği durumunda kadın, erkekle karşı karşıya kalacak ve iki taraftan birinin yalancı olduğunun kesin olduğu bir ortamda, yoğun stres ve baskı altında kalacaktır.

Oysa bir erkek ve iki kadın şahitle, şahit sayısı üçe çıkınca mesuliyet dağılacağı için şahitlikteki stres azalacak ve baskı yapmak isteyen art niyetli kimselerin bu sefer iki kişiden birini değil, üç kişiden ikisini kandırmaları gerektiği için işleri zorlaşacaktır.

Kadınların baskılardan korunmasını sağlayan bu uygulamanın hikmetlerini idrak edemeyenler; kadını baskılardan koruyup, kaçınıldığı belirtilen bir mesuliyeti erkeğe yükleyen bu ayeti anlamayarak, “bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine eşittir” diyerek, Kuran’ı çarpıtmışlar ve evvelki uydurma izahlarından kaynaklanan bakış açılarını bu alana da sokmuşlardır.

Oysa bu ayet dışında Kuran’da geçen diğer şahitliklerde kadın, erkek ayrımı yoktur. Eğer böyle bir ayrım olsa, Allah bunu ya her şahitlikle ilgili ayette belirtir ya da “bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine eşittir” diye genel bir hüküm koyardı.

Böyle bir hükmün olmaması, böyle bir durumun da olmadığını gösterir. Ticaretle tarihin her döneminde daha az alakalı olan kadın, ticaretle alakasının azlığı veya baskıya uğraması sonucu doğru şahitlikten saparsa diğer kadının hatırlatması sonucu, bu zorluğu aşabilir ve mesuliyeti paylaşıp mesuliyetini azaltır.

Ayette “Yazana da, şahitlik edene de zarar vermeyin. Yapacak olursanız doğru yoldan sapmış olursunuz.” şeklindeki ifadeyi, şahide ve yazıcıya yapılan baskıyı ve bu bağlamda ayetin mantığını anlamak için göz önünde bulundurmamız gerekmektedir.

Hocalardan gelen din anlayışı

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Kimi cemaatlere bağlı bazı insanlar, Allah’ın ayetlerine de o ayetleri olduğu gibi aktarmak isteyenlere de kapatıyorlar kendilerini. “Biz hocamızdan böyle duymadık, böyle öğrenmedik” diyorlar.

Bir hocadan duyulup öğrenilen şey, şu an duyduğumuz bir şeyi düşünüp değerlendirmemize engel mi?

Din adına duyduğumuz bir şeyi gerçek anlamda düşünüp sorgulamamız gerekmez mi?

Dini konulardaki her şeyi Allah’ın Kitabı’na sormak en doğru olan değil mi?

Allah’tan daha doğru yol gösterebilecek kim var ki?

Hesap günü kim Allah’a “Biz hocamızdan böyle duymamıştık” diyebilir ki?

Bazen kimi insanlar “Vallahi bize böyle anlattılar yanlışsa eğer vebali onların boynuna” diyorlar. Biz istediğimiz kadar vebalini başkasına yükleyelim, Allah’ın huzuruna tek başımıza çıkacak, eylem ve söylemlerimizden tek başımıza sorumlu olacağız.

Yine bazı insanların Kur’an’ın Allah’tan gelen bir kitap olduğu noktasında kuşkuları var. Ancak genelde bu kuşku Kur’an’ı hiç okumadan oluşuyor. İnsan vahye kendini kapatıp onu kabul etmeyebilir. Ancak bunun için en azından önce onu bir okuyup anlamaya çalışması gerekir. Hiç okumadığı bilmediği bir kitabı kabul etmemek, akla ve mantığa uygun değildir.

Gerçekten samimi bir şekilde Kur’an okunsa zaten onun insan sözü olamayacağı görülecektir.

İnkârda direnip gerçekleri görmezden gelenlerin durumu, kavramadığı sese karşı öten karga gibidir. Onların kavradığı sadece bağırtı ve çağırtıdır. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar akıllarını kullanmazlar.” (Bakara Suresi 171).

Vahyi Allah açıklar

Categories Dinin Kaynağı Nedir?Posted on

Allah dini konularda bazı şeylerin açıklamasını yapıp bazı şeylerin açıklamasını başkalarına bırakmaz. Din Allah’ın dini ise o din için gerekli olan her şeyi açıklamak da başkasının değil Allah’ın işidir.

Rabbimiz ayetleri için peygamberimize: “Onu aceleye getiresin diye dilini onunla hareketlendirme! Onu toplamak ve okumak bize düşer. O halde, biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak da bizim işimiz olacaktır.” diyor (Kıyamet Suresi 16-19).

Dikkat edilirse ayette onu açıklamak senin işin denilmiyor, bizim işimiz deniliyor. Rabbimiz, peygamberimize insanlar arasında nasıl hükmedeceğini kendisine göndermiş olduğu vahiy ile öğrettiğini söylüyor: “Şüphesiz, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmetmen için biz sana Kitab’ı hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma.” (Nisa Suresi 105).

Ayetler açık bir şekilde din adına gerekli olan açıklamayı sadece Allah’ın yaptığına ve peygamberimizin de kendisine gelen vahiy tamamlanmadan önce Allah’ın hükmü konusunda acele etmemesi gerektiğine vurgu yapıyor: “Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan önce onu anlamak (hakkında görüş sahibi olmak) için acele etme; ‘Rabbim, ilmimi artır!’ de.” (Taha Suresi 114).

“…İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar ki akıl erdiresiniz.” (Bakara Suresi 242).

“…Ayetleri size açık-seçik bildiriyoruz ki, aklınızı işletebilesiniz.” (Hadid Suresi 17).

“…İşte biz aklını kullanan bir toplum için ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (Rum Suresi 28). “…Ayetlerimizi kavrayabilmeleri için nasıl da inceden inceye açıklıyoruz.” (En’am Suresi 65).

İnsanların peygamberimize sordukları bazı soruların Kur’an’da açıklandıklarını görüyoruz. Demek ki Allah bu soruların açıklığa kavuşturulmasını dilemiş ve peygamberimize gönderdiği ayetler ile bu sorulara açıklık getirmiştir.

“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki…” (Bakara Suresi 215).

“Sana nelerin helal kılındığını soruyorlar. De ki…” (Maide Suresi 4).

“Sana saatin (kıyametin) zamanını soruyorlar. De ki…” (A’raf Suresi 187).

Bu türden ayetler açık bir şekilde peygamberimize sorulan sorulardan cevaplanması gerekenlerin peygamberimiz tarafından değil bizzat Allah tarafından açıklanıp cevaplandığını göstermektedir. Ayetlerde “Sana şunu soruyorlar. Sen onlara açıkla” denilmiyor. “De ki:” denilerek açıklama yapılıyor.

Yine başka bir ayette bu durum çok açık bir şekilde ifade ediliyor: “İşte biz, ayetlerimizi böyle inceden inceye açıklıyoruz ki sana: ‘Sen gerçekten ders almışsın (bunları bir yerden okumuş, öğrenmişsin)’ desinler ve biz de bilen bir topluluğa onu iyice açıklamış olalım.” (En’am Suresi 105).

Bununla birlikte “Sana… soruyorlar” kalıbı dışında da birçok ayette “De:” ile başlayan ve insanların muhtemel sorularına ya da sorunlarına cevap veren ayetlerin varlığı da tüm bunların Allah tarafından açıklığa kavuşturulduklarını göstermektedir.

Rabbimiz ayetlerini yine ayetleri ile açıklıyor. Kur’an kendi kendisinin tefsiridir. Kur’an’ı anlamanın yegâne yolu Kur’an’ı kendisi ile anlamaktır.

Bir şey ayetler yolu ile açıklanmamışsa demek ki o şey dinen gerekli değildir ve bizim şahsi tercihimize, görüşümüze bırakılmıştır: “Ey iman sahipleri! Size açıklandığında canınızı sıkacak şeylerle ilgili soru sormayın. Kur’an indirilmekteyken onları sorarsanız size açıklanır. Allah onları affetmiştir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok yumuşak davranandır.” (Maide Suresi 101).

Dinen gerekli olmayan bir şeyi Allah açıklamadığı için, peygamberimiz bu konularda bir açıklama yapamaz. Bu türden konular helal dairesi içinde insanların kişisel tercihlerine bırakılmıştır. Buna rağmen Allah’ın gerek görmediği için açıklamadığı birçok şey örneğin insanların hangi renkleri ve ne türden kumaşları giymeyi tercih edeceklerinden, nasıl yemek yiyeceklerine ve hangi metalleri takı olarak kullanabileceklerine kadar dinde olmayan, insanların kişisel tercihleri ve toplumlarının kültürleri ile alakalı olan birçok detay peygamberimizden sonra peygamberimiz üzerinden açıklanmaya ve dinselleştirilmeye çalışılmıştır.

Böylece evrensel kuralları olan bir din, uydurulan rivayetler sebebiyle yöresel örf ve adetlere boğularak evrenselliğinden saptırılmıştır.

Peygamber münafıklar konusunda nasıl uyarıldı?

Categories Dine Sokulan İlavelerPosted on

Kur’an’da birçok ayette münafıklara yani ikiyüzlülere dikkat çekildiğini görmekteyiz.

Farklı türleri olabilse de genelde münafıklar gerçekte Müslüman olmamalarına rağmen Müslüman gibi davranan ama içten içe de Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya, fitne ve kargaşa çıkarmaya uğraşan insanlardır.

Üstelik bu kişiler Kur’an vahyi indirilmeye devam ederken yani daha peygamberimiz hayattayken faaliyetlerine başlamışlardır.

Bunların bir kısmı gerçekte Yahudi, Hıristiyan ve müşrik olmalarına rağmen Müslüman gibi görünerek gerek eski inançlarındaki birçok şeyi İslam dinine sokmak gerekse kasıtlı olarak peygamberimizden hiç duymamış olmalarına rağmen birtakım şeyleri dinin emirleriymiş gibi yaymak için çalışan kişilerdir.

Kur’an bu konuda her fırsatta hem peygamberimizi hem de inananları uyarmaktadır: “İnsanlardan öyleleri vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler; oysa inanmış değildirler. (Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar da farkında değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlar için acı bir azap vardır. Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz sadece ıslah edicileriz’ derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama farkında değildirler. Ve (yine) onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde: ‘Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?’ derler. Bilin ki, gerçekten asıl kendileri düşük akıllıdır; ama bilmezler. İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise derler ki: ‘Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla sadece) alay ediyoruz.’” (Bakara Suresi 8-14).

Yine aynı şekilde ayetler, kimi insanların Allah’ı şahit tutarak gerçeği saptırdığına dikkat çeker: “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah’ı şahit getirir; oysa o azılı bir düşmandır.” (Bakara Suresi 204).

Münafıkların inananları saptırmaya çalıştıklarını hatta bu çabalarında ileri giderek peygamberimizi dahi saptırmak için uğraştıklarını haber verir ayetler: “Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler…” (Nisa Suresi 113).

Yine ayetler, münafıkların ve Yahudilerin bir kısmının peygamberimizi dinlediklerini ama Allah’tan gelen ayetleri saptırmak ve yalancılık etmek için dinlediklerini, aynı zamanda kelimelerin yapılarını bozmaya, ayetlerde ifade edilen şeylere bir anlamda takla attırmaya çalıştıklarına dikkat çeker: “Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin inkârda yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. ‘Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin.’ derler…” (Maide Suresi 41).

Allah, dikkatli olması için peygamberimizi uyarmakta, hatta bu münafıkların kimler olduğunu peygamberimizin dahi bilmediğine, peygamberimizi de kandırmaya çalıştıklarına vurgu yapmaktadır: “Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır ve Medine halkından da münafıklığı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, Biz onları biliriz.” (Tövbe Suresi 101).

“Münafıklar sana geldikleri zaman: ‘Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah’ın elçisisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette O’nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahitlik eder.” (Münafikun Suresi 1).

Ayetler, münafıkların yaptıkları oyunları haber vererek inananları uyarmaktadır. Münafıklar oyunlarını öyle boyutlara taşımışlardır ki bir mescit yapmış ve bu mescidi, inananları Allah yolundan alıkoymak ve onları saptırmak için karargâh edinmişlerdir.

Rabbimiz de peygamberimizi ve inananları uyarmıştır: “Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. ‘İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!’ diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar.” (Tövbe Suresi 107).

Ayetlerden de açıkça görüldüğü gibi, daha peygamberimiz hayattayken, Kur’an vahyini içine sindiremeyen müşrikler, münafıklar ve daha önce kendilerine kitap verilenler içinden kimi insanlar gerek dinde gerekse Müslümanlar arasında her anlamda fitne çıkarma yarışına girmişlerdir.

Daha peygamberimiz hayattayken bu mücadeleye girişenlerin, peygamberimizden sonra neler yapabileceklerini düşünmek zor olmasa gerek. Kur’an bu gerçeğe şöyle dikkat çeker: “Onların size inanacaklarını mı 44 ALLAH’A ÖĞRETİLEN DİN umuyorsunuz? Hâlbuki onların bir kısmı, Allah’ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.” (Bakara Suresi 75).

Çünkü peygamberimiz hayattayken Allah’a ve Kur’an’a atılan iftira ve yalanları yani dinde olmamasına rağmen kendisi üzerinden dinselleştirilmeye çalışılan uygulamaları düzelterek, Allah’ın ayetlerinden hareketle doğrusunu gösterme imkânına sahipti.

Ancak vefat ettikten sonra ortaya çıkan boşluğu fırsat bilenler, daha ilk günden Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya ve dinde olmayan şeyleri dindenmiş gibi gösterme yarışına girdiler.

Durum bu kadar net ve açıkken, üstelik Rabbimiz bunca ayetinde bizleri uyarıyorken, nasıl olur da peygamberimize isnat edilen şeyler Kur’an’a arz edilmeden kabul edilebilir?

Dolayısıyla gerek peygamberimiz hayattayken gerekse vefatından sonra ortaya atılan ve zaman içinde artarak yaygınlaşan peygamberimize ait olduğu iddia edilen söz ve uygulamaların hiçbirisi, Kur’an gibi güvenilir olamazlar.

Kötü niyetli kişilerin elinde gerçek ile yalanın birbirine karıştırılmış olmasını anlamak zor değildir.

Kur’an’a uygun olmayan rivayetlerin kim tarafından rivayet edildiğinin ya da kimler tarafından derlenerek hangi kitaplara girmiş olduklarının bir önemi yoktur. Kur’an’dan referans alamayan bir rivayetin, tarihsel açıdan dahi bir değeri yoktur.