İmanın tarihi

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

İmanın tarihi, insanın da tarihidir.

Söz gelişi bir itoğulları tarihi olsaydı, bu tarihin en belirgin özelliği kemik kavgası olurdu. Ne ki insan şerefli bir varlık, hem de mahlukatın en şereflisi. Bu nedenle insanoğulları tarihinin bel kemiğini ekmek kavgası teşkil etmez.

Eğer söz konusu tarihin etrafında döndüğü bir eksen varsa, bu eksen imandır ve kavganın adı da iman kavgasıdır.

Bu hükmümüzü ispat için insanoğlunun bilinen tarihine şöyle bir göz atmak yeterlidir.

İnsanlık tarihini yazacak olanların başvuracağı en sağlıklı bilgiler, söz konusu tarihi yaratanın verdiği yakînî bilgilerdir. Tarih öncesi çağlara ait bilgileri vahiy dışında öğrenebileceğimiz başkaca bir kaynak da bulunmamaktadır zaten.

Vahiy, çok uzun bir zaman diliminde gerçekleşen varoluş sürecinin insan öncesi dönemi hakkında çok az bilgi verir. Bu çok uzun sürecin son halkasını teşkil eden insanlaşma ve onun bugüne kadarki tarihi, varoluş süreci içerisinde çok ama çok az bir zamana tekabül eder. Bu azlık evrenin yaşına göredir. Değilse toprakla başlayıp en gelişmiş yapısıyla insan oluşla sonuçlanan insanın yaratılış süreci de kendi içerisinde herhâlde çok uzun bir zaman diliminde gerçekleşmiş olsa gerektir.

İşte vahyin eksen aldığı ve en çok ilgilendiği zaman dilimi, varoluş süreci içerisinde çok küçük bir parçayı teşkil eden insanlık tarihine ait bu zaman dilimidir. Bu da gösteriyor ki, vahyin ekseni de, mahlukatın ekseni de insandır ve uzun varlık tarihi içerisinde kısa bir yer tutan son halkanın kıymeti de onun başaktörü olan insandan gelmektedir.

Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuç şudur: Varoluş sürecinin belirleyici unsuru insan, bu sürecin son halkası olan insanlık tarihinin belirleyici unsuru da imandır. Ve insan, iki kıyamet arasında, imanının imtihanını vermek ve ilâhî senaryodaki rolünü gereği gibi oynamak için tarih sahnesine çıkan baş aktördür.

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Kaçındılar onu yüklenmekten ve korktular on(un sorumluluğun)dan. Ve insan yüklendi onu. (Lakin emanete sürekli ihanet etti.) Çünkü o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab 72)

Emanetin ne olduğu konusundaki rivayetlere girmeyeceğiz. Buna irade denilebilir. Akıl ve seçme özgürlüğü denilebilir. Din denilebilir. Lakin Kur’an’ı yine kendisine tefsir ettirecek olursak söz konusu emanetin Allah’ın yeryüzündeki hilafeti olduğunu anlamakta zorluk çekmeyiz.

Zaten aklın, seçme özgürlüğünün ve iradenin de hikmeti hilafettir. Bunlar emanettir. Allah’ın yeryüzündeki temsilciliği demeye gelen bu emaneti yüklenen varlık, doğal olarak yaratılmışların yeryüzündeki en şereflisi olma hakkını da elde etmiş olacaktı. Çünkü varlığın en şereflisi olan Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi de mahlukatın en şereflisi olacaktı.

Yani eşyanın gayesi insan, insanın gayesi de Allah’tı. Eşya insanın hizmetine verilmiş, insan da Allah’ın hizmetine… Seçilen insan, şerefini, kendisini halife seçen Allah’tan alıyordu. Çünkü insanı yeryüzünün halifesi seçen O’ydu.

Bu seçimin gerçekleşmesinde insan hepten sorumsuz ve devre dışı değildi. Sünnetullah gereği bu seçimi hak edecek bir şey yapması gerekiyordu. Hilafet bir ödüldü ve hiçbir ödül sebepsiz verilmezdi. İşte biz bu sebebi de vahiyden öğreniyoruz:

“Rabbin, âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldığı ve onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dediği zaman demişlerdi ki: ‘Evet, şahidiz!’ Kıyamet günü ‘biz bundan habersizdik’ demeyesiniz.” (A’râf 172)

İnsan tekinin tarihi, cesedinin ömrüyle sınırlı değildir, bu bir gerçek. İnsan yalnızca beşer olsaydı belki o zaman geçerli olurdu bu. Ama insanın bir dünyadan önceki hayatı(mazi), bir dünya hayatı (hâl) ve bir de dünyadan sonraki hayatı (istikbal) var. Yani insan üç ayrı âlemin ölümsüz yolcusu… Ruhlar âlemi, fani âlem, baki âlem.

Kimsenin elinde dünyadan önceki ve sonraki hayatı hakkında kesin bilgileri yok. Bu, ancak vahiyle mümkün.

İşte bu ayet insanın tarihine ilişkin bir sırrı açıklıyordu; Allah’ın “Kendi ruhumdan üfledim” (Hıcr 29) dediği, insanı ölümsüz kılan ilâhî öz olan ruhun tarihine…

Rabb olarak bir Allah’ı kabul edip ilk misakta ilâhî sözleşmeyi imzalayan insan, yeryüzünde hilafet göreviyle onurlandırılıyordu. Allah, insanı yalnız halife seçmekle kalmıyor, bu görevi gereği gibi icra edebilmesi için de onun hayati ihtiyaçlarını karşılayacak imkânlar bahşediyordu.

Artık böylesine soylu bir göreve getirilen insan, emrine verilen yeryüzünü imar etmeliydi.

Çünkü onlar yeryüzündeki iktidarı Allah adına teslim almış olan seçilmiş ümmetidiler. Meşruiyyetini Allah’tan aldıkları bir iktidarla gayrimeşru bir iş yapmaya kalkacak olurlarsa hilafet emanetine ihanet etmiş olurlardı. Bu durumda Allah onlardan emaneti alır, ihanet etmeyecek birilerine verirdi.

Hilafet emanetini omuzlarında taşıyanlar yeryüzünün sadece maddi imarıyla değil bireysel, toplumsal, sosyal, siyasal tüm alanlardaki manevi imarıyla da görevliydiler:

“Onlar öyle kimselerdir ki kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz zaman namazı ikame ederler, zekâtı verirler, iyiliği emredip kötülüğü yasaklarlar.” (Hac 41)

Allah’ın yeryüzünde seçtiği halife, ümmettir.

Bu nedenledir ki ümmeti yönetecek fertleri ümmet seçer ve o fertlerde ümmetin halifesi olurlar; Allah’ın halife kıldığı ümmetin:

“Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı yok eder ve onların yerine sizi yeryüzüne halife kılar da nasıl davranacağınıza bakar.” (A’râf 29)

Bugün ümmet ilâhî adaleti yeryüzünde gerçekleştirecekse eğer, bunu teknolojik ve maddi alandaki üstünlüğüyle değil, daha çok çağdaş uygarlığın iktidarından alaşağı ettiği iman ve ahlakı yeniden iktidar mevkiine geçirerek gerçekleştirecektir.

Allah insanı yeryüzünde halife seçerken onun bu makamda bulunuşunu birtakım şartlara bağlamıştır. Kendisine şirk koşmamak, ayetlerini yalanlamamak, onun yolundan yürümek ve geri dönmemek bu şartlardan bazıları. Eğer hilafet emanetini vekâleten temsil eden insan kendisinin bir vekil olduğunu unutur da bir asıl gibi davranmaya kalkarsa haddini aşmış, emanete ihanet etmiş olur. Çünkü insan her şeyini, ama her şeyini kendisini halife atayan Rabbine borçludur.

O Rabb ki, her şeyin yaratıcısı O’dur; yerin, göğün ve o ikisi arasında bulunanların tüm tasarrufu O’na aittir.

O, hâkimiyet alanında ortak tanımaz. İnsanı halife seçen de, halifelik görevini gereği gibi ifa edebilmesi için ihtiyaç duyduğu ortamı yaratıp göğü, yeri ve o ikisi arasında bulunanları insanın emrine amade kılan da yine O’dur.

İnsan, yaşamak için elde etmek zorunda olduğu rızkı bile O’na borçludur.

O, mülkünü istediğine verir. Bu nedenle halifelik görevini ırkının üstünlüğünü savunan şeytana değil de, meleklerin muhtemelen önceden yaşanmış olumsuz bir tecrübeden kaynaklanan itirazlarına rağmen insana vermiştir.

İnsan, Allah tarafından yeryüzünün halifeliğine atandığı gün ilk düşmanını da kazanmıştır: Şeytan.

Allah meleklere yeni görevinden dolayı insanlığın temsilcisi olan Âdem’e saygı ve tazimlerini sunmalarını emrettiği zaman şeytan, Allah’a inandığı, onun izzetine iman ettiği halde hükmüne boyun eğmemiştir: “Meleklere ‘Âdem’e secde edin!’ dediğimiz zaman hemen secde ettiler. Yalnız İblis karşı geldi, gururlandı, kâfirlerden oldu.” (Bakara 34)

Gerçekte Allah, Şeytan’ın zannettiği gibi, Âdem’in aslı toprak olan bedenine secde ettirmiyordu melekleri. Aksine meleklerin önünde yerlere kapandıkları şey, insanı beşerlikten çıkarıp insan eden Allah’ın kendisinden üflediği “O’nun emrinde olan” ruh idi.

Ve savaş o gün başladı. Bu, evren tarihinin en uzun süren iktidar mücadelesiydi. Bu savaşın tarafları iman ve şeytan, savaş alanı da insandaki dünya ve dünyadaki insan idi.