Şeytanın insanı düşürdüğü ilk tuzak “mükemmelleşme”

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

İnsanla şeytan arasındaki ezeli rekabet, hilafet emanetini insanın üstlenmesiyle başladı ve o gün bu gündür sürmektedir.

Şeytanın insanı düşürdüğü ilk tuzak mükemmelleşme ve ebedileşme tuzağı oldu. İnsanı en büyük zaaf noktalarından yakalayan şeytan, ondaki bu zaafları kullanmasını iyi becerdi:

“Derken şeytan, çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: ‘Rabbiniz başka değil, yalnızca birer melek ya da (cennette) ebedî kalıcılardan olursunuz diye size şu ağacı yasakladı.’ Ve onlara; ‘Ben size öğüt verenlerdenim elbet’ diye de yemin etti.” (A’râf 20-21)

Şeytan, Âdem’i ve eşini düşürdüğü mükemmelleşme ve ebedileşme tuzaklarına onların oğullarını da düşürmek için elinden geleni esirgememiş, bunda büyük bir başarı da elde etmiştir.

Bugün iman eden ve sâlih amel işleyen insanları bekleyen en büyük tuzakların başında gelmektedir mükemmelleşme zaafı. Her şeyin mükemmelini isteyen, başkasının ya da kendisinin yaptığı işlerde mükemmellik arayan insanların, bunu başaramayınca ki bu mümkün de değildir işi hepten terk ettikleri çok görülmüştür.

İman ve şeytanın iktidar mücadelesinde savaş alanı insanın kendisi, bir başka deyişle beden ülkesidir. İman ve şeytan İman arasındaki iktidar savaşının en çetini, söz konusu ülkenin başkenti olan kalpte meydana gelir. Eğer bu mücadeleden iman başarıyla çıkar da şeytanın iktidarını alt edip kendi iktidarını kurarsa beden ülkesinin taşrası olan göz, kulak, dil, dudak, el, ayak hep bu merkezi iktidarın kontrolünde olacaklardır.

İmana boyun eğecekler, onun iktidarını pekiştirecekler, en ücra hücrelere varana dek bedenin tamamı üzerindeki imanın mutlak hâkimiyetini gerçekleştirip; duyguyu, düşünceyi ve eylemi iman yönlendirmeye başlayacaktır.

Bu aşamada iktidar mücadelesinin bireysel safhasından toplumsal safhasına geçilerek imanın toplumsal iktidarı için aynı mücadele bu kez de dış coğrafyada verilecektir.

Yok beden ülkesinin başkentinde kopan iktidar savaşını şeytan kazanırsa, bu kez de tersi olacak, tüm organlar ve onların ürünü olan duygu, düşünce ve eylem şeytanın iktidarına hizmet eder hale gelecektir.

İman ve şeytanın iktidar mücadelesi sırasında her iki rakip gücün de hem dahili hem harici yardımcı unsurları, asli ve yedek kuvvetleri vardır. İktidar mücadelesinin sonucunu çoğunlukla bu dahili ve harici güçler belirler. İlim, feraset, basiret, vicdan, fikir gibi dahili müspet güçler iktidar mücadelesinde imana doğrudan destek sağlayacak, iktidar da ise bunun devamı için gerekli yardımı yapacaktır. Cehalet, hamakat, fikrî sefalet, vesvese, suizan, nefret, adavet gibi dahili menfi güçler de şeytana taktik ve lojistik destek sağlar.

Söz konusu iktidar mücadelesinin sonucunu etkileyen harici güçlerin en büyükleri beş duyu, eylemler ve çevredir.

Bunlar, niteliğine göre imanın da şeytanın da yanında yer alabilir. Allah’ın hidayetinin de yardımıyla gönülde meydana gelen tasdik, imanın bedende yaptığı inkılaptır. Şirk de şeytanın iktidar mücadelesinde kullandığı darbe yöntemlerinden biri.

Bazen bu ülkede iktidar boşluğu olur, ya da beden ülkesi iktidar odakları tarafından parçalanır. Bu durumda nifak ortaya çıkar. Çelişki ve trajedi başlar. Örneğin duyguyu iman, aklı şeytan yönlendirir ve bu ikisi arasında kıyasıya bir mücadele başlar. Bu mücadele iman lehine sonuçlanabileceği gibi şeytan lehine de sonuçlanabilir.

Yine beden ülkesindeki iktidar boşluğunun olumsuz sonuçları için verilebilecek bir başka örnek de inanç-eylem çatışması. Beden ülkesinin başkenti yürek, imanın elinde olduğu halde bu ülkenin taşrasını kontrolden aciz kalabilir.

Bu da imanın iktidarının zayıflığının bir göstergesidir. Daha doğrusu bu iktidarın iktidarı yoktur. Onun için de iman gözefer, dize derman, dile ferman olarak yürümemekte, ferdin eylemlerinin tek belirleyicisi olamamaktadır. El ve ayak, göz ve kulak merkezî iman iktidarına karşı birer asi ve şaki konumundadırlar. Bu durumda ya merkezi iktidar şeytani taşrayı kontrol altına alıp hükmünü oralarda da geçerli hale getirecek ve iktidarını sahici kılacak, ya da şeytani taşranın yıkıcı eylemlerine dayanamayıp iktidarı ona teslim edecektir.

Kötü çevre, zulüm, haksızlık, kötü ahlak ve Allah’a isyanın her çeşidi şeytana iktidar yolunu açar ya da varolan iktidarını pekiştiren lojistik ve taktik dış desteği sağlarken; ibadet, itaat, cihad, sadakat, sabır, sebat, fikir, zikir, şükür, gayret, şecaat ve her tür fazilet de imana iktidar yolunu açan ya da varolan iktidarını pekiştiren lojistik ve taktik dış desteği sağlayacaktır.

Bu mücadele bedenlerde başlar; lakin beden ve fertlerle sınırlı kalmayıp doğal olarak topluma ve çevreye de yansır.

İman ve şeytan, iktidar savaşını kazanmak için içte olduğu gibi dışta da örgütlenir. Kur’an, imanın oluşturduğu örgüte hizbullah (Allah taraftarları), şeytanın oluşturduğu örgüte de hizbüşşeytan (şeytan taraftarları) adını vermektedir.

Şeytanın, âdemoğulları içerisinden kendisine bulduğu ilk taraftar öyküsü Kur’an’da anlatılan Kabil’dir.

21 Mâide 56; Mücâdile 19.

Kabil vermekle sınanıyordu; Allah yolunda infak etmekle. O, bu sınavda Habil karşısında sınıfta kalmıştı. Habil ise mal sınavını başarıyla vermiş, ikinci aşama olan can sınavına girmeye hak kazanmıştı. Kabil sınavı kaybeden her zalim gibi zora, teröre başvuruyordu.

İmanın, nefsin onca aldatma ve ayartmalarına karşın kazandığı bu zafer şeytanın hiç de hoşuna gitmemişti. Onun için kendi taraftarı Kabil’i Allah taraftarı Habil’i öldürmesi için örgütlüyordu. Ve sonuç öyle oldu.

Hizbullah ilk şehidini kazanmış, Habil başarıyla verdiği mal sınavından sonra girdiği can sınavını da yine başarıyla vererek şehadetnamesini almıştı. O, bir şehiddi artık; hayat okulunu üstün dereceyle tamamlayıp ödüllendirilen bir şehid…

O gün bu gündür şeytan ve taraftarları, kaybettikleri her insanlık sınavında bu sınavı kazanan erdemliler ordusunun yiğit erlerine karşı zora başvurmaktan bir an geri durmadılar. Hizbüşşeytan öldürmeye, hizbullah da ölmeye doymadı.

İktidar bu iki odak arasında sürekli el değiştirdi. İç iktidarlarını şeytana kaptıran fertler artınca, onların içinde yaşadığı toplumun halini de Allah değiştiriyor ve toplum, şeytanın iktidar olduğu bir toplum hâline geliyordu. Sosyal değişmenin en değişmez kuralıydı bu:

“Bu böyledir! Ki bir toplum nefislerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah da onlara verdiği (iman) nimetini değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.” (Enfâl 53)

Şeytan, toplumun iktidarını tamamıyla eline alınca Allah, nebisi Hz. Nuh’u şeytan iktidarını yıkıp iman iktidarını yeniden gerçekleştirerek insanı asli kimliğine döndürmek için gönderdi. Şeytan taraftarı olarak kalmayı Allah taraftarı olmaya tercih edip bu tercihlerinde sonuna kadar direnen Nuh kavmi, insan mutluluğunun önüne gerilen bir engel olmuştu ve bu engel kaldırılıp iman adlı mutluluk insana ulaştırılmalıydı.

Sonunda bu engel kozmik ve tabiî güçlerin de katıldığı küresel bir operasyon sonucu insanla iman arasından kaldırıldı. İnsanı çok seven Allah, insanın mutluluğunun önüne gerilen her şeyden de nefret ediyordu; bu şey insan bile olsa:

“Ne zaman ki bizi kızdırdılar, öç aldık onlardan, boğduk hepsini.” (Zuhruf 35)

İbrahim (a) hizbullahın, Nemrud ise hizbüşşeytanın kendi çağlarındaki liderleriydiler. Biri imanın iktidarı için diğeri şeytanın iktidarı için savaş veriyordu. Ne ki hizbüşşeytan her zaman olduğu gibi ona karşı da devlet terörü estirmişti.

Nemrud’un ateşe attığı İbrahim değil imandı. Fakat Nemrud ne bilecekti imanın yanmayacağını. Evet, iman her durumda olduğu gibi bu kez de ateşlerde sınanarak sınavını başarıyla veriyor, yakılıp yok edilemeyeceğini bir kez daha ispat ediyordu.

İman ve şeytanın iktidar mücadelesinden bir an boş kalmayan tarih sahnesinde bu kez de Musa (a)’yı görüyoruz. O, nefislerinde olanı değiştirip hilafete aday olduğunu isbatlayan Beni İsrail’in başında, hizbüşşeytanın çağındaki lideri Firavun’a karşı verdiği mücadeleyi İslâmî hareketin cansız üyeleri olan deniz, ırmak ve ağaçların da yardımıyla başarıyla sonuçlandırıyordu.

İmanı yeryüzünde iktidar etme görevi İsrailoğullarına verilmişti. Ne ki çok sürmedi. İsrailoğulları Yahudileşme temayülüne fena halde kapılmıştılar. Peygamberleriyle pazarlığa girişiyorlar, kitapları hakkında aralarında ihtilafa düşüyorlar, imar etmekle görevli oldukları yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyorlar, hakkı batıla karıştırıp bile bile gerçeği gizliyorlar, emeksiz zahmetsiz kendilerine gönderilen ilâhî rızıkla yetinmeyip “hani bunun soğanı, sarımsağı” diyorlar, Peygamberlerine “Sen ve Rabbin gidip düşmanla savaşın biz burda bekleriz” diyorlar, kitabın ayetlerinin bazısına iman edip bazısını inkâr ediyorlar, emrolundukları halde iyiliği emredip kötülüğü yasaklamıyorlar, peygamberlerini acımasızca öldürüyorlar, maddeyi putlaştırıyorlar, Allah’ın koymadığı helaller ve haramlar koyuyorlar, dinî ve siyasi önderlerini kutsayıp putlaştırıyorlar, milliyetçilik batağına saplanıp İsrailoğullarının üstünlüğü fikrini savunuyorlar, ilâhî vahyin işportacılığını yaparak Allah’ın ayetlerini pazarlıyorlar ve hepsinden beteri kitaplarını tahrif, imanlarını tahrip ediyorlardı.

İmanın tarihi

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

İmanın tarihi, insanın da tarihidir.

Söz gelişi bir itoğulları tarihi olsaydı, bu tarihin en belirgin özelliği kemik kavgası olurdu. Ne ki insan şerefli bir varlık, hem de mahlukatın en şereflisi. Bu nedenle insanoğulları tarihinin bel kemiğini ekmek kavgası teşkil etmez.

Eğer söz konusu tarihin etrafında döndüğü bir eksen varsa, bu eksen imandır ve kavganın adı da iman kavgasıdır.

Bu hükmümüzü ispat için insanoğlunun bilinen tarihine şöyle bir göz atmak yeterlidir.

İnsanlık tarihini yazacak olanların başvuracağı en sağlıklı bilgiler, söz konusu tarihi yaratanın verdiği yakînî bilgilerdir. Tarih öncesi çağlara ait bilgileri vahiy dışında öğrenebileceğimiz başkaca bir kaynak da bulunmamaktadır zaten.

Vahiy, çok uzun bir zaman diliminde gerçekleşen varoluş sürecinin insan öncesi dönemi hakkında çok az bilgi verir. Bu çok uzun sürecin son halkasını teşkil eden insanlaşma ve onun bugüne kadarki tarihi, varoluş süreci içerisinde çok ama çok az bir zamana tekabül eder. Bu azlık evrenin yaşına göredir. Değilse toprakla başlayıp en gelişmiş yapısıyla insan oluşla sonuçlanan insanın yaratılış süreci de kendi içerisinde herhâlde çok uzun bir zaman diliminde gerçekleşmiş olsa gerektir.

İşte vahyin eksen aldığı ve en çok ilgilendiği zaman dilimi, varoluş süreci içerisinde çok küçük bir parçayı teşkil eden insanlık tarihine ait bu zaman dilimidir. Bu da gösteriyor ki, vahyin ekseni de, mahlukatın ekseni de insandır ve uzun varlık tarihi içerisinde kısa bir yer tutan son halkanın kıymeti de onun başaktörü olan insandan gelmektedir.

Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuç şudur: Varoluş sürecinin belirleyici unsuru insan, bu sürecin son halkası olan insanlık tarihinin belirleyici unsuru da imandır. Ve insan, iki kıyamet arasında, imanının imtihanını vermek ve ilâhî senaryodaki rolünü gereği gibi oynamak için tarih sahnesine çıkan baş aktördür.

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Kaçındılar onu yüklenmekten ve korktular on(un sorumluluğun)dan. Ve insan yüklendi onu. (Lakin emanete sürekli ihanet etti.) Çünkü o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab 72)

Emanetin ne olduğu konusundaki rivayetlere girmeyeceğiz. Buna irade denilebilir. Akıl ve seçme özgürlüğü denilebilir. Din denilebilir. Lakin Kur’an’ı yine kendisine tefsir ettirecek olursak söz konusu emanetin Allah’ın yeryüzündeki hilafeti olduğunu anlamakta zorluk çekmeyiz.

Zaten aklın, seçme özgürlüğünün ve iradenin de hikmeti hilafettir. Bunlar emanettir. Allah’ın yeryüzündeki temsilciliği demeye gelen bu emaneti yüklenen varlık, doğal olarak yaratılmışların yeryüzündeki en şereflisi olma hakkını da elde etmiş olacaktı. Çünkü varlığın en şereflisi olan Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi de mahlukatın en şereflisi olacaktı.

Yani eşyanın gayesi insan, insanın gayesi de Allah’tı. Eşya insanın hizmetine verilmiş, insan da Allah’ın hizmetine… Seçilen insan, şerefini, kendisini halife seçen Allah’tan alıyordu. Çünkü insanı yeryüzünün halifesi seçen O’ydu.

Bu seçimin gerçekleşmesinde insan hepten sorumsuz ve devre dışı değildi. Sünnetullah gereği bu seçimi hak edecek bir şey yapması gerekiyordu. Hilafet bir ödüldü ve hiçbir ödül sebepsiz verilmezdi. İşte biz bu sebebi de vahiyden öğreniyoruz:

“Rabbin, âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini aldığı ve onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dediği zaman demişlerdi ki: ‘Evet, şahidiz!’ Kıyamet günü ‘biz bundan habersizdik’ demeyesiniz.” (A’râf 172)

İnsan tekinin tarihi, cesedinin ömrüyle sınırlı değildir, bu bir gerçek. İnsan yalnızca beşer olsaydı belki o zaman geçerli olurdu bu. Ama insanın bir dünyadan önceki hayatı(mazi), bir dünya hayatı (hâl) ve bir de dünyadan sonraki hayatı (istikbal) var. Yani insan üç ayrı âlemin ölümsüz yolcusu… Ruhlar âlemi, fani âlem, baki âlem.

Kimsenin elinde dünyadan önceki ve sonraki hayatı hakkında kesin bilgileri yok. Bu, ancak vahiyle mümkün.

İşte bu ayet insanın tarihine ilişkin bir sırrı açıklıyordu; Allah’ın “Kendi ruhumdan üfledim” (Hıcr 29) dediği, insanı ölümsüz kılan ilâhî öz olan ruhun tarihine…

Rabb olarak bir Allah’ı kabul edip ilk misakta ilâhî sözleşmeyi imzalayan insan, yeryüzünde hilafet göreviyle onurlandırılıyordu. Allah, insanı yalnız halife seçmekle kalmıyor, bu görevi gereği gibi icra edebilmesi için de onun hayati ihtiyaçlarını karşılayacak imkânlar bahşediyordu.

Artık böylesine soylu bir göreve getirilen insan, emrine verilen yeryüzünü imar etmeliydi.

Çünkü onlar yeryüzündeki iktidarı Allah adına teslim almış olan seçilmiş ümmetidiler. Meşruiyyetini Allah’tan aldıkları bir iktidarla gayrimeşru bir iş yapmaya kalkacak olurlarsa hilafet emanetine ihanet etmiş olurlardı. Bu durumda Allah onlardan emaneti alır, ihanet etmeyecek birilerine verirdi.

Hilafet emanetini omuzlarında taşıyanlar yeryüzünün sadece maddi imarıyla değil bireysel, toplumsal, sosyal, siyasal tüm alanlardaki manevi imarıyla da görevliydiler:

“Onlar öyle kimselerdir ki kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz zaman namazı ikame ederler, zekâtı verirler, iyiliği emredip kötülüğü yasaklarlar.” (Hac 41)

Allah’ın yeryüzünde seçtiği halife, ümmettir.

Bu nedenledir ki ümmeti yönetecek fertleri ümmet seçer ve o fertlerde ümmetin halifesi olurlar; Allah’ın halife kıldığı ümmetin:

“Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı yok eder ve onların yerine sizi yeryüzüne halife kılar da nasıl davranacağınıza bakar.” (A’râf 29)

Bugün ümmet ilâhî adaleti yeryüzünde gerçekleştirecekse eğer, bunu teknolojik ve maddi alandaki üstünlüğüyle değil, daha çok çağdaş uygarlığın iktidarından alaşağı ettiği iman ve ahlakı yeniden iktidar mevkiine geçirerek gerçekleştirecektir.

Allah insanı yeryüzünde halife seçerken onun bu makamda bulunuşunu birtakım şartlara bağlamıştır. Kendisine şirk koşmamak, ayetlerini yalanlamamak, onun yolundan yürümek ve geri dönmemek bu şartlardan bazıları. Eğer hilafet emanetini vekâleten temsil eden insan kendisinin bir vekil olduğunu unutur da bir asıl gibi davranmaya kalkarsa haddini aşmış, emanete ihanet etmiş olur. Çünkü insan her şeyini, ama her şeyini kendisini halife atayan Rabbine borçludur.

O Rabb ki, her şeyin yaratıcısı O’dur; yerin, göğün ve o ikisi arasında bulunanların tüm tasarrufu O’na aittir.

O, hâkimiyet alanında ortak tanımaz. İnsanı halife seçen de, halifelik görevini gereği gibi ifa edebilmesi için ihtiyaç duyduğu ortamı yaratıp göğü, yeri ve o ikisi arasında bulunanları insanın emrine amade kılan da yine O’dur.

İnsan, yaşamak için elde etmek zorunda olduğu rızkı bile O’na borçludur.

O, mülkünü istediğine verir. Bu nedenle halifelik görevini ırkının üstünlüğünü savunan şeytana değil de, meleklerin muhtemelen önceden yaşanmış olumsuz bir tecrübeden kaynaklanan itirazlarına rağmen insana vermiştir.

İnsan, Allah tarafından yeryüzünün halifeliğine atandığı gün ilk düşmanını da kazanmıştır: Şeytan.

Allah meleklere yeni görevinden dolayı insanlığın temsilcisi olan Âdem’e saygı ve tazimlerini sunmalarını emrettiği zaman şeytan, Allah’a inandığı, onun izzetine iman ettiği halde hükmüne boyun eğmemiştir: “Meleklere ‘Âdem’e secde edin!’ dediğimiz zaman hemen secde ettiler. Yalnız İblis karşı geldi, gururlandı, kâfirlerden oldu.” (Bakara 34)

Gerçekte Allah, Şeytan’ın zannettiği gibi, Âdem’in aslı toprak olan bedenine secde ettirmiyordu melekleri. Aksine meleklerin önünde yerlere kapandıkları şey, insanı beşerlikten çıkarıp insan eden Allah’ın kendisinden üflediği “O’nun emrinde olan” ruh idi.

Ve savaş o gün başladı. Bu, evren tarihinin en uzun süren iktidar mücadelesiydi. Bu savaşın tarafları iman ve şeytan, savaş alanı da insandaki dünya ve dünyadaki insan idi.

Erkeğe altın ve ipek haram mıdır?

Categories Hadis - Kuran ÇelişkisiPosted on

Hadislerde ipek gibi bazı kumaşların ve eşyaların Kur’an’dan hiçbir dayanağı olmamasına rağmen haram kılındıkları görülmektedir.

Bununla birlikte örneğin ipeğin herkese mi yoksa sadece erkeklere mi haram kılındığını tespit etmek de mümkün değildir. Çünkü bazı hadis kitapları erkek ve kadın arasında ayrım yapmadan rivayette bulunurken, diğer kaynaklarda kadınlara helal erkeklere haram olduğu söylenmektedir.

Örneğin Buhari ve Müslim’de geçen konu ile ilgili iki rivayet şu şekilde gelmiştir:

“Resulullah buyurdular ki: Dünyada ipeği, ahirette nasibi olmayanlar giyer.” Buhari, Libas, 25; Müslim, Libas 6, (2068).

Benzer bir rivayet de şu şekildedir: “Resulullah buyurdular ki: İpeği dünyada giyen, ahirette giyemez.” Buhari, Libas 25; Müslim, Libas 23, (2075).

Yine altın ve gümüş kaplardan bir şey yenilip içilmesinin yasaklandığı bir diğer rivayette de kadın erkek ayrımı yapılmadan ipek giymenin yasaklandığı görülmektedir:

“Resulullah’ın şöyle dediğini işittim: İpek ve ibrişim elbise giymeyin. Altın ve gümüş kaplardan su içmeyin, onlarda yemek yemeyin. Zira bu iki şey dünyada onlar (kâfirler), ahirette de sizin içindir.” Buhari, Et’ime 28, Eşribe 28, Libas 25; Müslim, Libas 4, (2067); Tirmizi, Eşribe 10 (1879); Ebu Davud, Eşribe 17 (3723); Nesai, Zinet 87, (8, 198, 199); İbn Mace, Eşribe 17, (3414).

İpeğin erkeklere haram kılındığı doğrudan bir ifade ile Ebu Davud ve Tirmizi’de geçmektedir: “Resulullah bir miktar ipek alıp sağ avucuna koydu, bir miktar da altın alıp sol eline koydu sonra da: ‘Şu iki şey ümmetimin erkek kısmına haramdır’ buyurdu.” Ebu Davud, Libas 14, (4057). Tirmizi, Libas 1.

Buhari ve Müslim esas alındığında ipek kullanımının kadınlara da haram edilmiş olması gerekir. Görüldüğü gibi bu konuda da hadis kitapları ve rivayetler kendi aralarında çelişkilidir.

Kur’an ayetlerinin birbirini açıklama ve tamamlamasında olduğu gibi hadislerin birbirini tamamlaması söz konusu değildir. Dolayısıyla Buhari ve Müslim’deki bir hadisi anlamak için Ebu Davud ve Tirmizi’deki bir hadise başvurulamaz.

Bu rivayetler farklı şekillerde gelmiş ve farklı kaydedilmişlerdir. Oysa Kur’an’da bu şekilde bir haram ve kadın erkek ayrımı olmadığı gibi aksine Allah’ın yaratmış olduğu süs eşyaları ve temiz rızıkların Allah’tan başka kimse tarafından haram kılınamayacağı ve hadislerde ifade edilenin tam aksine bunların sadece ahirette değil dünyada da inananlar için olduğu ifade edilir:

“De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti? De ki: O, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır. İşte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.” (A’raf Suresi 32).

Yine özellikle mescitlere giderken ya da hayırlı ve güzel işlere yönelirken güzel giysiler kuşanılması söylenir ve herhangi bir kumaş ayrımı yapılmaz:

“Ey âdemoğulları! Tüm mescitlerde süslü, güzel giysilerinizi kuşanın. Yiyin, için fakat israf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf Suresi 31).

Gerek giysi gerekse diğer gereksinimler için kullanılan ve doğadan edindiğimiz hammaddeler ile ürettiğimiz kumaşların aralarında ayrım yapılmaksızın Allah’ın lütuf ve rahmeti ile bize ikram edildiklerini görmekteyiz:

“Allah size, evlerinizi oturma yeri yaptı ve size hayvan derilerinden, göç gününüzde (yolculukta) ve ikamet gününüzde (oturma zamanlarınızda) kolayca kullanacağınız hafif evler (çadırlar, portatif evler) ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar (kullanacağınız) giyilecek, döşenecek eşya ve geçimlik (ticaret malı) yaptı. Allah, sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar, siperler kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz.” (Nahl Suresi 80-81).