Müslümanın imtihanlar karşısındaki duruşu nasıl olmalı?

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

İçinde bulunduğumuz imtihan dünyasında çeşitli şeylerle sınamadan geçiriliriz.

Çoğu zaman da başımıza gelen her şeyin bu dünyada ilk defa bizim başımıza geldiğini sanma ve “Neden ben?” diye sorma hatasına düşeriz.

Oysa bazen hatalarımız bazen de kulluktaki kararlılığımız ortaya çıksın diye sınanırız: “Size gelip çatan her musibet (kötülük ve sıkıntı) ellerinizin kazandığı yüzündendir. Allah birçoklarını da affediyor.” (Şûra Suresi 30)

Yine Allah’ın izni olmadıkça başımıza hiçbir kötülük ve sıkıntının gelmeyeceğini bilmemiz, gönülden bir güven ve teslimiyet ile Allah’a bağlanmamız gerekir.

Genellikle kötülükler bizim hatalarımız sebebiyle gelir. Hatalara düşmemek ve kötülüklerden korunmak için gönülden bir teslimiyet ile Allah’ın rehberliğine girmemiz gerekir: “Allah’ın izni olmadıkça, (insanın) başına hiçbir musibet (kötülük ve sıkıntı) gelmez ve her kim Allah’a inanıp güvenirse, O onun (akleden) kalbine rehberlik eder. Zira Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Teğâbun Suresi 11)

Her sınama insanın nefsi ile hesaplaşması anlamına gelir aynı zamanda.

Her seferinde kendimize pay çıkarmamız ve çeki düzen vermemiz gerekir. İnsan başına gelen iyilikleri kendi hanesine yazma, başına gelen kötülükleri ise Allah’a fatura etme eğilimindedir. Oysa gerçek, zannedilenin tam tersidir: “İyilik ve güzellikten sana her ne ererse Allah’tandır. Kötülük ve çirkinlikten sana ulaşan şeyse kendi nefsindendir.” (Nisa Suresi 79)

Gerçekte tek başına nefsi bile insanın kendisini sınayıp gözden geçirmesine yeterlidir.

Bunun için kişinin en başta kendine dürüst ve adil olması gerekir. Sınanmanın hikmetini kavrayan kişi daha da güçlenmiş olarak çıkar her sınanmadan. Çünkü sınavının hakkını veren kişi, özü ile buluşacak ve gerçek ile yüzleşecektir.

Âcizliğini hissederek kibir ve büyüklenmeden uzaklaşacak, uzaklaştığı oranda da gerçek anlamda büyüyüp yükselecektir.

Allah kullarını çeşitli şekillerde imtihan edeceğini ve hayatın gerçeğinin imtihan olduğunu söylemektedir: “Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Daima Üstün Olan’dır, Bağışlayan’dır O.” (Mülk Suresi 2)

Yine Kuran ayetleri açık bir biçimde “İnsanlar, inandık demeleriyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve hiçbir imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar!” (Ankebut Suresi 2) diye sormaktadır bize.

Allah’a teslim olmak ve sorumluluk bilincine uygun davranmak büyük bir iddiadır. İnsan iddiaları ile sınanır. Kulluk, büyük bir kararlılık ve azim gerektirir: “İçinizden (Allah yolunda) üstün çaba gösteren ve zorluklara karşı direnenleri ortaya koyuncaya kadar sizi mutlaka sınayacağız. Zira biz, sizin bütün iddialarınızı sınarız.” (Muhammed Suresi 31)

Başımıza gelen birtakım sıkıntılar sebebiyle “Allah’ım neden ben?” diye sorarız da sahip olduğumuz sayısız nimet ve imkânı düşünerek “Allah’ım neden ben? Ben hiçbir şey yapmamışken tüm bu nimetleri neden verdin bana?” diye sormayız çoğu zaman. Birçoğumuz sahip olduğumuz iyilik ve nimetleri verenin Allah olduğunun farkında bile değiliz.

Çünkü genellikle iyilikleri kendi becerimiz sayesinde edindiğimizi, kötülüklerin ise hep Allah’tan geldiğini düşünmekteyiz. Rahatımız yerindeyken, dünyevi tüm işlerimiz yolunda giderken, Allah’ı hatırlayıp şükretmemize gerek yoktur. Ama başımız sıkıştığında suçlu bellidir ve her zamanki kibirli duruşuyla insan, bunu hak edecek bir şey yapmadığını düşünmektedir.

Oysa biz farkında olmasak da sadece musibetler ile değil hayır ve rahatlık ile de imtihan ediliriz.

Üstelik hayır ve rahatlık içinde imtihan edilmemizin kendi içinde ayrı bir zorluğu vardır. İnsan imtihan edildiğini fark etmedikçe Allah’ın sürekli kendine lütufta bulunduğunu sanarak şımarır ve kibirlenir: “Her can (nefis) ölümü tadacaktır; şu da var ki, biz sizi seçip ayırmak için hayır ve şer ile sınava tabi tutuyoruz. Ve sonunda hepiniz bize döneceksiniz.” (Enbiya Suresi 35)

Musibet ve sınanmalar sadece bizim başımıza gelen şeyler değildir. Hem peygamberler hem de inananlar birçok zorluk ve sıkıntı ile imtihan edilmişlerdir.

Hz. Âdem çocukları ile sınanmıştı. Habil ve Kabil. Biri iyi ve erdemli diğeri hırsı ve kıskançlığı sebebiyle kardeş katiliydi. Habil canı ile sınanıyor ve kendisini öldürmeye gelen kardeşine şöyle söylüyordu: “Beni öldürmek için elini bana uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatmayacağım. Şu bir gerçek ki ben, âlemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım.” (Maide Suresi 28)

Hz. Nuh, oğlu ile sınanmıştı. Kendisi Allah’ın vahyi ile şereflenmiş bir resul, oğlu ise inikârda ısrar eden bir kuldu. Hz. İbrahim, bir yandan babasının Allah’a ortak koşması ve toplumunun onu ateşe atacak kadar kendisine nefret duyması ile sınanırken bir yandan da geç yaşta baba olmanın kendisinde uyandırmış olduğu muhabbet sonucu evladı ile sınanmıştı.

Hz. Lut eşi ile sınanmıştı. Çünkü eşi, gerçeği örten bir inkârcıydı. Kavmi ise sapkınlıkta aşırıya gitmiş bir topluluktu. Firavun’un eşi ise iman eden bir kuldu ve Firavun’un zulmü altında imanı ile sınanmıştı.

Hz. Eyüp hastalık ile Hz. Davut adaleti ile Hz. Süleyman ise zenginlik ile sınanmıştı. Hz. Yusuf kardeşlerinin ihaneti ile önce kuyuya sonra uğradığı iftira sebebiyle de zindana atılmış, sabrı, doğruluğu ve iffeti ile sınanmıştı. Hz. Yakup, gözünün bebeği Yusuf’u ile sınanmıştı. Öyle ki ona olan özleminden gözleri görmez hale gelmiş, sabrı ile sınanmıştı. Hz. Musa’nın annesi, daha bebekken Firavun’un askerleri tarafından öldürülmesin diye kendi eliyle nehre bıraktırdığı Musa’sı ile sınanmıştı. Hz. Musa yanlışlıkla bir adam öldürmüş ve öldürülmemek için kaçarak canı ile sınanmıştı. Hz. İsa, İsrailoğullarının zulüm ve ihaneti ile sınanmıştı. Hz. Muhammed annesiz ve babasız büyümüş, yaşarken evlatlarının vefatına şahitlik etmişti. Annesizlik, babasızlık ve evlat acısı ile sınanmakla kalmamış bir de toplumunun zulüm ve baskıları ile sınanmıştı.

Her biri güzel bir sabır ve Allah’a duydukları sonsuz güven ile selamete ulaşmışlardı. İnsan sadece kötülükleri sebebiyle değil inancındaki samimiyeti ve sabrı ile de sınanır.

Zor zamanda da Allah’a sadık mı değil mi rengi belli olsun diye sınanır. Allah’ın rızasını kazanıp cennete girebilmek için bunu hak etmek gerekir. Görüldüğü gibi zorluklar ile sınanmaktan peygamberler de inananlar da fazlası ile nasiplerini almışlardır. Hatta bazen bu zorluklar öyle bir hal almıştır ki inananlar “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye yakarmışlardır: “(Ama), sizden önce gelip geçen inananlar gibi sıkıntı çekmeden cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve katlanılmaz darlıklar geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki, inananlarla birlikte Elçi de: ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ diye feryat ediyordu. Gözünüzü açın, Allah’ın yardımı (daima) yakındır!” (Bakara Suresi 214)

Kişiyi nefsinden uzaklaştırıp Allah’a yaklaştıracak her bir sınama, esasında Allah’tan büyük bir lütuftur insana. Kendini bilen insan için Allah’a yaklaşma vesilesidir; kendini bilmeyen için ise dert, keder ve bela.

Allah, kendimize gelelim, gerçeği fark edelim ve ahiretteki büyük azaptan korunalım diye bizi bu dünyada birtakım zorluk ve sıkıntılar ile imtihan etmektedir.

Allah öyle büyük bir rahmet sahibidir ki kendi ayetlerine karşı aldırmazlık içinde olan ve yoldan çıkmış kullarının ahiretteki karşılıklarının ateş azabı olacağını bildirmekte ama belki hatalarını fark eder ve günahlarından vazgeçerler diye onlara bu dünyada da küçük azaplar tattıracağını söylemektedir: “Şüphesiz, biz onlara belki (inkârcılıktan) dönerler diye o büyük (uhrevi) azaptan önce, yakın (dünyevi) azaptan da tattıracağız.” (Secde Suresi 21)

Görüldüğü gibi Allah, kendisine karşı aldırmazlık ve kibir içinde olan ve sapkınlık eden kullarını bile affetmek istemekte ve belki günahlarından vazgeçmek isterler diye fırsatlar vermektedir.

Yine benzer şekilde ayetler, Allah’ın apaçık buyruklarını umursamaz hale gelerek nefsimize göre hareket ettiğimiz için kendi elimizle yapıp ettiklerimizin bir sonucu olarak yeryüzünde bozulmalar meydana getirdiğimizi ve belki hatalarımızı fark eder de yanlışımızdan döneriz diye bu bozulmaların bir kısım kötü sonuçlarına maruz kalacağımızı bildirmektedir bize: “(Allah’ın buyruklarını umursamaz hale gelen şu) insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizlerde çürüme ve bozulma başladı: Bu şekilde (Allah), belki (doğru yola) geri dönerler diye yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını onlara tattıracaktır.” (Rum Suresi 41)

Allah zulmetmez bize. Aksine Allah’ın uyarılarını dikkate almayarak biz zulmederiz kendi nefsimize: “Bu, kendi ellerinizin üretip önden gönderdiği yüzündendir, Allah, kullara asla zulmedici değildir.” (Âli İmran Suresi 182)

“Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” (Tevbe Suresi 70)

Allah rahmeti gereği kullarını çeşitli sınamalardan geçirir. Bu sınamalar karşısında sabır gösterenler ise müjdelenir: “Hiç kuşkusuz, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi 155)

Peygamberimizin tek yolu; Kur’an yoludur!

Categories Peygamber AlgımızPosted on

Son derece acı değil mi? “Ben sizi sadece vahiy ile uyarıyorum” (Enbiya Suresi 45) diyen bir peygamberin “Vahiy (Kur’an) bize yetmez” diyen ümmetiyiz. Üstelik peygamberimizin hesap günü Kur’an’ı terk edilmiş, dışlanmış bir kitap haline getirmeleri sebebiyle ümmetinden şikâyetçi olacağına dair bir ayet varken: “Ve elçi dedi ki: Rabbim gerçekten benim toplumum, bu Kur’an’ı terkedilmiş (bir kitap) olarak bıraktılar.” (Furkan Suresi 30).

Yani Kur’an ellerinin altında olmasına rağmen ondan istifade etmediler, onu yok saydılar.

Varlık içinde yokluk çektiler. Dikkat ederseniz peygamberimiz “Benim sünnetimi, benim sözlerimi terk ettiler” demiyor. “Kur’an’ı terk ettiler” diyor.

Zaten daha önce de dikkat çekildiği ve ayetler ile desteklendiği gibi dini konularda peygamberimizin Kur’an dışında bir sözü ve Kur’an’ın uygulanması dışında dini bir sünneti olması mümkün değildir.

Âlemlere rahmet kılınan peygamberimizin tek yolu Allah’ın ona vahyetmiş olduğu Kur’an yoludur:

“Onlara ayetlerimiz açık açık okununca, bizimle karşılaşmayı ummayanlar ‘Bize bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir.’ dediler. De ki ‘Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkuya düşerim.’ De ki: Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (Yunus Suresi 15-16).

Rabbimiz soruyor kitabında: “Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.” (Ankebut Suresi 51).

Zaten Allah’ın Resulü’nün dini konuda Allah’ın sözünün yanında, O’nun sözlerine aykırı düşecek, onlarla çelişecek bir sözü olamaz.

Münafıklar, güce ve iktidara tapanlar, Allah’ın vahyini, sözlerini değiştiremeyince bu kez o sözleri insanlığa ilan edip tebliğ eden resulü üzerinden çeşitli sözler uydurdular.

İşte bugün Müslümanlar ne çekiyorlarsa peygamberimiz üzerinden uydurulmuş sözler sebebiyle çekiyorlar. Oysa peygamberimize isnat edilen bir söz varsa bunun doğrudan Kur’an’a arz edilmesi ve ancak Kur’an’dan onay alabiliyorsa “peygamberimiz bunu söylemiş olabilir” denilmesi gerekir.

Yine de her durumda tereddütsüz amel edilecek olan sadece Allah’ın sözleridir.

Bunu söylediğinizde “Siz peygamberi devre dışı bırakıyorsunuz” diye itiraz ediliyor. Oysa devre dışı bırakılan Allah’ın ayetlerini en güzel şekilde uygulayan ve dinini en güzel şekilde tebliğ eden peygamberimiz değil; ayetler hiçe sayılarak rivayetler üzerinden peygamberimize yapılan iftiralardır. Peygamberimize yapılan iftiralara sahip çıkanlar rivayetin ne dediğine değil hangi hadis kitabında geçtiğine bakarak sahip çıkıyorlar.

Durum böyle olunca güven duyulan bir hadis kitabındaki rivayet doğrudan bir Kur’an ayeti ile çelişse bile bu rivayeti savunmaya şartlıyorlar kendilerini. Üstelik bu hatalarına dikkat çekenleri peygamberimizi devre dışı bırakmak ile suçluyorlar.