“Akılla olmaz” diyene tam teslimiyet

Categories TarikatlarPosted on

Sufi inanca sahip topluluklarda en az kullanılan organ, beyin!

İnsanoğlunun en az kullandığı organ hangisidir diye sorsanız, verilecek cevap maalesef “beyin” olur.

Akıl için beyin gerekli… Kişi aklını terk ediyor, beyin anlamsız ve atıl kalıyor.

Bu kendini sufiliğe kaptıran kimselerde sorgulamaya kapalı olmak bakımından çok yerinde bir tespittir.

Başkaları onlar için “aklını kiraya vermek” diye bir tabir kullanıyor… Bu tabir yeterli değil.

Bir şeyi kiraya verince bunun için karşı taraftan bir para alınır.

Hâlbuki insanlar aklını kiraya verdi, dediğinde bir şey aldığı düşünülmüyor, aksine üste çok şeyler veriyor. Kişi aklını susturuyor. Sonra da “Sen ne dersen yapacağım.” diyor.

Ve “Akılla olmaz” diyene tam teslim oluyor.

Kimler akılla olmaz deyip insanların aklını susturmalarını istiyor? Bu topluma sufi inanç telkin eden tasavvufçular!

Tasavvufi bir yapıya dahil oluyorsanız yapı içinde, özellikle yukarıya doğru, düşünce ve tavırlarınızda akıl kullanmayacaksınız.

Tasavvufun genel prensibi bu: “Akıl ve ilim gitmezse, tasavvuf gelmez!”

Şimdi buna göre gelelim sorumuza: “Aklın fiyatı?” “Aklınızı kaça satarsınız?”

Bir mahalleyi size verseler vermezsiniz. Bir şehri verseler?

Deseler ki: “Size şu şehri İstanbul’u verelim… Sizindir. Taşı toprağı altın, acem mülk ne ki…” dense de vermezsiniz.

Deseler ki güneş sistemi hatta kâinat sizin… Yine olmaz. Neden olmaz biliyor musunuz?

Akıl olmayınca bir şeyin sizin olması ne işe yarayacak ki?

Sizin olduğunu bilemeyeceksiniz çünkü! Yani size bütün dünyayı, hatta kâinat verseler bilemeyeceksiniz… Neye yarar ki?

Aklın ilk görevi tüm doğru ve yanlışları bildiren, hayatınıza yol gösteren, size teklif edilen, telkin edilen ya da dayatılan inancı kritik etmek olmalı.

Gönlünüzde yer bulan inancınızı, her nereden gelmiş olursa olsun, aklınızla gözden geçirmeli, denetlemeli ve kendi iradenizle kabul ya da reddetmelisiniz ki kendi tercihiniz olsun.

Şimdi eğer beyninizdeki akıl, inancınızı denetlemiyorsa o zaman siz doğduğunuz toplumun dininden kurtulamazsınız.

Sri Lanka’da birine “Dinin ne?” diye sorduğunuzda “Budistim.” dedi. “Ben de Müslüman’ım” deyince “Olabilir. Sen Türkiye’den geliyorsun, Türkiye Müslüman.” dedi.

“İyi de, sen orada doğsaydın Müslüman mı olacaktın?” “Elbette! Siz de burada doğsaydınız Budist olurdunuz.” “Bu iki inanç birbirinden çok farklı ama! Bunda bir terslik yok mu? Doğduğumuz toprağa göre din! Bu doğru olabilir mi?”

Durdu biraz, “Düşünmemiştim,” dedi. “Ben biraz Budizm inancını okuyayım sen de biraz Kur’an oku istersen,” deyince “Olabilir” der gibi kafasını salladı.

Kişi İslam üzere doğar… Fıtratı İslam üzere… Dünyanın neresinde doğarsa doğsun İslam’a uygun fıtratla doğar.

İslam, fıtrat dinidir. Kişinin fıtratının kurallarını Allah koymuştur.

Eğer sorgulamayacaksanız, İslam üzere doğdunuz, toplum size bir din telkin etti ve siz o dini “Bu benim annemin babamın, halamın, teyzemin, nenemin dinidir.” dediniz ve kutlamaları ve putlamalarla huşu içinde devam ettiniz. Ne oldu?

Yani size telkin edilen dini kabullenmekte hiçbir gayret göstermediniz. Kişi, kendi tercihi, kendi gayretiyle bir din elde etmiş olmuyor. O zaman bu iman nasıl makbul olacak ki?