Akıl mı, Nakil mi?

Categories Dine Sokulan İlavelerPosted on

Derlenip kitaplaştırılan rivayetler karşısında doğru tavrın ne olması gerektiğine ilişkin Mutezile ve başını Ebu Hanife’nin çektiği Rey ekolü ile Hadis ekolü arasında çetin bir mücadelenin olduğunu görüyoruz.

“İslam düşüncesinin teşekkül devri olan hicri ilk iki asırda, Kur’an metni ve Peygamberimizin sünneti/uygulaması ile ondan şifahi olarak rivayet edilen hadisler karşısında doğru durumun ne olması gerektiği hususunda âlimler Hadis Ehli ve Re’y Ehli olarak ikiye ayrılmışlardır.

Her iki grup da hadis ve sünnetin delil oluşunda ittifak etmişlerdir, ancak hangi hadislerin sahih, hangilerinin zayıf ve uydurma olduğu hususunda farklı görüştedirler.

Hadis Ehli, isimdeki “Hadis” kavramından da anlaşılacağı gibi, hadislere olabildiğince fazla önem verip değer ve ihtimam göstererek çok sayıda hadis kullanırken, Re’y Ehli’nden olanlar ise isimlerindeki Re’y (şahsi görüş) kavramından da anlaşılacağı gibi hadislere olabildiğince eleştirel ve şüpheci yaklaşarak daha az hadis kullanmışlardır.

Sahabe’den Hz. Ömer’in, Hz. Aişe’nin, mezhep imamlarından Ebu Hanife’nin, Kelam ilminin kurucuları olan bazı Mutezili âlimlerin görüşleri, genel olarak Re’y Ehli çizgisinde veya ona paralel bir durum arz ederken, yine sahabeden Abdullah b. Ömer, Ebu Hureyre ve mezhep imamlarından İmam Şafii, Ahmed b. Hanbel ve İmam Malk’in görüşleri ikinci grubun içinde veya paralelindeydi.

Kelam mezheplerinden daha sonra gelişen Eşarilik, Hadis Ehli’nin bir uzantısı, Maturidilik ise Re’y Ehli’nin devamıdır. Hadis Ehli taraftarları daha sonraları Hadis İlmi’ni kurarak Peygamberimizden rivayet edilen sahih hadisleri kitaplarda toplamaya çalıştılar.

Bu iki grubun mücadelesi sonucunda, Ehli Sünnet tabirindeki “Sünnet” kavramının işaret ettiği gibi hadis ve sünnete daha fazla önem veren ve onların kabul edilmesinde aklı ve eleştiriyi fazla kullanmayan Hadis Ehli, İslam düşüncesine ve dünyasına hakim hale geldi.”

Bu rekabet, işi düşmanlığa ve muhalifleri dinin dışına çıkarmaya kadar götürmüştür. Herhalde rivayet kültüründeki birtakım olumsuzlukları ve onlara dayanarak seslendirilen kimi kelami görüşleri eleştirmeye çalışan bazı kişiler, bunu yalnız akılla ve re’yle yapmalarına tepki olarak işi buraya kadar getirmişlerdir.

“Yeminli re’y ve akıl düşmanlığı yapanların rivayeti ideoloji haline getiren ‘ehl-i hadis’ olduğunu herhalde Ahmed b. Hanbel’in şu sözü ispata yeterlidir: “Şafii gelip de aramızı buluncaya kadar biz ve ehl-i rey karşılıklı birbirimizi lanetlerdik.” (Kadı Iyaz, Tertibu’l-Medarik, Beyrut 1965, I, 95.)

Bir ravinin re’y ehli olması, onun ehl-i hadis tarafından güvenilmez ilan edilmesi için yeterli sebep sayılmıştır. (İbn Hibban, Kitabu’l-Mecruhin, Haleb 1402, I, 191, 284; II, 44, 102, 275, III, 61)

Re’y karşıtları bazen muarızlarına saldırırken ağızlarını bozmayı bile göze almıştır. Amir b. Şerahil eş-Şa’bi “Sana kendi reyi ile konuşanların sözünün üzerine çiş yap (bul aleyhi)” diyordu. (İbn Sa’d, Tabakat VI, 251)

Re’y karşıtı kampanya önce mahalle baskısına, sonra devlet baskısına dönüşecek, re’y ve akıl ehline karşı zulüm ve ölüm saçacaktır.

Bu durum, dini sözde kurtarmak adına hadis uydurma mekanizmasının asıl sebeplerinden biri haline gelecektir. Kendi görüşünü doğrudan söyleyemeyenler, onları hadis şekline sokup bir de altın zincir uydurup öyle söyleme yoluna gideceklerdir.”

“Ebu Hanife bu yüzden iftiralara uğrar. Ona en çok iftira atan da hadisi ideolojileştiren hadisçilerdir. İbn Ebi Davud, “Ebu Hanife’yi kötüleme hususunda ulemanın icmaı vardır” diyebiliyor.

Tabi ki onun “ulema” dediği, hadis ideolojisi taraftarı olan hadisçilerdir.

Süfyan b. Uyeyne ve Süfyan es-Sevri, Ebu Hanife’nin iki kere tevbeye çağrıldığını söylüyorlar. “Tevbeye çağırmak”, dinden çıkan için kullanılan bir ıstılah. Bu nasıl bir iş?

İşin aslını Ebu Nuaym’ın Kitabu’d-Duafa’sından öğreniyoruz: “Ebu Hanife Kur’an’ın mahluk olduğunu söyledi. Bu rezil sözünden dolayı birçok defa tevbeye davet edildi.”

Ebu Nuaym’ın insaf şakülünün ne kadar kaydığına bakın ki, sözün arkasına “Sözünden dönmediği için zindandan ölüsü” çıktı diye ekleyemiyor.

Bunun çevirisi şudur: Ebu Hanife iktidarın tezini savunmadı, zalim yöneticilerin çanağını yalamadı ve bu yüzden de işkencelere uğradı ve sonunda zulmen öldürüldü.

Bilindiği gibi Mansur’un zindanına Ebu Hanife’nin dirisi girmiş, ölüsü çıkmış, şehit edilmiştir. Hadisçi Süfyan es-Sevri’nin onun şehadetine tepkisi şöyle olmuş: “Elhamdülillah! O İslam’ı ilmek ilmek çözen birisiydi! İslam’da ondan daha uğursuz biri doğmamıştır.”

Bildiğiniz bilmediğiniz hadisçilerin onu itibarsızlaştırma korosuna katıldığını görürsünüz. Hepsini nakledersek sayfalar tutar. Hadisçi İbn Ebi Şeybe, hızını alamamış olacak ki, “Onun bir Yahudi olduğu kanaatindeyim” der. Ebu Hanife’ye hadisçi kininin nerelere kadar çıktığını hadisçi Ukayli’de görüyoruz: “Yalancı, güvenilmez, sahtekâr, küfre düşen biri”…

Bunlar Ebu Hanife’ye yapılan hadisçi saldırılarının zekâtı değil. Merak edenler, yine hadis ideolojisinin bir müntesibi olan Bağdadi’nin Tarihu Bağdad’ındaki ilgili bölüme bakabilirler.”

“Ebu Hanife’nin hadis ideolojisinin ve taraftarlarının iç yüzünü bildiğini, İbnu Ebi Hatim’in onu karalamak için Kitabu’l-Cerh’inde naklettiği şu sözden anlıyoruz.

Ebu Abdirrahman el-Mukri’den: “Ebu Hanife bize hadis rivayet eder, sonunda da bu duyduğunuz şeylerin hepsi herzedir” derdi. (VIII, 450)

Büyük İmam ne güzel demiş. Uydurduğu herzeleri Allah Rasulü’nün ağzına koyduklarını ima etmiş. Bu yerinde tespitle kendilerine çekidüzen vereceklerine, onu taşlamaya çalışmaları, hatayı hıyanete dönüştüren bir tavırdır.

Aynısını ondan 12 asır sonra gelen Akif ’imiz de söylüyor: “Yıkıp şeriatı bambaşka bir bina kurduk/Nebiye atf ile binlerce herze uydurduk.”

Hadis ekolü, cerh ve tadil ölçülerine göre sahih gördü- ğü rivayette anlatılanların doğru olduğunu söyleyip bunu Kur’an, akıl ve sünnetullah ölçüleriyle değerlendirerek reddetmenin kabul edilemeyeceğini belirterek tevillerle savunurken, muhalifler bunlara aykırı olan bir rivayetin kabul edilemeyeceğini söylemekte, böylece iki taraf arasında akıl-nakil çatışması meydana gelmektedir.

Oysa Yüce Allah insanoğluna rehber olarak akıl ve vahiy nimetini vermiştir. İnsanın sıratı müstakime çıkması ve Allah’ın hoşnut olduğu bir hayat yaşaması için ikisinin de işlevsel olması ve birlikte çalışması gerekir. Çünkü vahyin aydınlığından yoksun yalnız başına akıl özellikle gaybi olan inanç, ibadet ve ahkam alanında Yüce Allah’ın istediği ve hoşnut olacağı hidayet yolunu bulmak ve öğrettiği gibi yaşayıp kulluk yapmak için yeterli olmadığı gibi, aklı olmayana veya olup da kullanmayana da vahyin rehberlik etmesi söz konusu değildir. Zira Yüce Allah ancak aklı olanlara hitap eder ve henüz aklı olmayan çocuklar ve deliler vahiyle/dinî yükümlülüklerle mükellef değildir.