Kur’an’da tavsiye edilmeyen bir amel sünnet olamaz

Categories Sünnet KavramıPosted on

Birinci kuşaktan sonra her devirde ibadet edenlerin hemen tümünün ibadet etmenin gerekliliğini ve bir ibadetin nasıl yapıldığını herhangi bir hadis kitabından okumadan önce çevresinde yapılan uygulamaya bakarak öğrendiği ve ibadet ettiği bir gerçektir.

Bu durum sıradan Müslümanlar için böyle olduğu gibi, sonradan İslam kültürünü okuyan ve üzerinde uzmanlaşan hocalar ve akademisyenler için de böyledir. Mesela namaz kılanlar ve oruç tutanlar için söylersek -kaç kişi önce hadis okuyarak öğreniyorsa(!)- hepimiz hadis okuyarak bunların nasıl yapıldığını öğrenmeden önce, çevremizden görerek ve dinleyerek bunları yapmıyor muyuz?

“Dikkat edilirse burada Hz. Peygamber’e aidiyeti sübût ve delalet yönünden kritik edilmesi gereken tek tek hadislerden ve rivayetlerden değil, İslam ümmetinin mütevatiren nesilden nesile bilgi ve davranış kodları olarak aktardığı bir dini-ahlaki rehberlikten, yani kısaca yaşayan bir sünnetten söz edilmektedir.”

“Öncelikle ifade etmek gerekirse, ilk dönemlerden itibaren bu iki kavramın farklı anlamda ve muhtevada kullanıldıkları bir gerçektir.”

“Hadisçilik bir ekol olarak doğmadan önce, sünnet ve hadis farklı kavramlar olarak kullanılmaya devam etmiştir. Bu dönemde toplumdaki asıl belirleyici unsur hadis değil, sünnet olmuştur. Sünnet olan bir davranış bir hadis ile ifade edilebilirken, her hadis bir sünnetin ifadesi değildi.

Hadis, sünnet ihtiva eden ve etmeyen olarak taksime tabi tutulabiliyordu. Âlimler de buna paralel şekilde sünnet konusunda veya hadis sahasında otorite olarak sınıflandırılıyordu. Sünnet konusunda uzman olanların daha çok fıkıh bilgisiyle maruf olanlar iken, hadis alanında bilgili olanlar da daha çok rivayet ehli olarak meşhur olanlardı.

Bu bakımdan sünnet, hadislerin sahihliğini tespitte temel bir kıstas/ölçü olmaktaydı. Süleyman Nedvi gibi son dönem âlimlerinden, doğru anlama için sünnet ve hadis kavramları arasındaki bu farkın yeniden ortaya konması gerektiğini savunanlar bulunmaktadır.”

Hz. Peygamber’in bağlayıcı din olarak yaptığı uygulama Kur’an’ın öğretileri olduğu için bu anlamda Sünnet ile Kur’an, biri teorik diğeri pratik olmak üzere madalyonun iki yüzünü oluşturmaktadır.

Kur’an, vahyin sözel anlatımı, Sünnet bu sözel anlatımın uygulaması veya ete kemiğe bürünmesidir. Bu gerçeği aşağıdaki tespitler ortaya koymaktadır: “Allah sünnet koyar, Nebi ise örnek davranış ortaya koyar. (33 Ahzab/21) Sünnet koymak, norm/hüküm/ölçü koymaktır ve normu Allah koyar. Örneklik ise formdur/şekildir. Formu, Nebi koyar” ve “İslam, Allah’ın gönderdiği yegâne dindir. Onun tek kaynağı Allah’tır, onun vahyi olan Kur’an-ı Kerim’dir. Ancak onun önce kabule mazhar olması, sonra doğru anlaşılabilmesi Hz. Peygamber’e ve onun hatasız uygulamasına/sünnetine ihtiyaç doğurmuştur. Bu ikisi aslında işin teori ve pratiği olarak birdir.”

“Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde Yüce Allah, Peygamber’e itaat etmenin kendisine itaat olduğunu (mesela 4 Nisâ/80), bir anlaşmazlık durumunda kendisine ve resulüne müracaat edilmesini (4 Nisâ/59) ve Müslümanların Allah’ın ve Peygamber’inin koyduğu hükümlere uymaları gerektiğini (33 Ahzab/36) vurgulamaktadır.

Yine birçok ayette zikredilen “Allah’a ve Rasulüne itaat edin” şeklindeki ilahi uyarıların da Kur’an ve sünnet bütünlüğünü ifade ettikleri söylenebilir. Zira bütün bu ayetlerde ifade edilen hususlar, İslam âlimlerinin de ifade ettikleri üzere, sağlığında Hz. Peygamber’e ve vefatından sonra Kur’an ve sünnete delalet etmektedir.”

Bunu görmek için Hz. Peygamber’in ahlakının ne olduğunu soranlara Hz. Aişe’nin verdiği cevaba bakmak yeterlidir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in ahlakı sorulduğunda Hz. Aişe, “Kur’an’ı okumaz mısınız? Onun ahlakı Kur’an’dır” cevabını verir.

Şüphesiz Rasulullah’ın ahlakı Kur’an’ın tümüdür. Çünkü Kur’an’ın ona öğrettiği ahlak, bugün toplumda sadece iyi veya kötü huy yahut davranış olarak anlaşılanın aksine, iman, abdest, namaz, oruç, hac, zekât, cihad, infak, helal ve haramlar, eşleriyle ilişkiler, dost ve düşmanla ilişkiler, alışveriş, yemek içmek, misafirperverlik, infak ve her türlü fedakârlık, yöneticilik, savaş vd. Kur’an’ın içerdiği ve din olarak inandığı, yaşadığı ve uyguladığı İslam’ın bütün öğretilerini kapsamaktadır.

Onun için Yüce Allah bu ahlakı kastederek kendisine “Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin” (68 Kalem/4) diyordu.

Onun için bu anlamda madalyonun iki yüzü gibi olduğunu söylediğimiz Kur’an ve Sünnetten ‘birini kabul etmek ama diğerini kabul etmemek kişiyi dinden çıkarır’ demek ne kadar doğru ve yerinde ise, Hadis-Sünnet özdeşliği yaparak bunun Kur’an’dan ayrı ikinci bir vahiy olduğunu söylemek ve onun da Kur’an gibi korunduğunu, hele Kur’an’ın üzerinde hakem olduğunu, hele Kur’an’ı neshettiği halde Kur’an’ın onu neshedemeyeceğini iddia etmek de o kadar anlamsız, haksız ve yanlış bir anlayış olur.

Bu bakımdan dini koruyacağız, derken iki uçta dolaşmak onu anlaşılmaz, içinden çıkılmaz, ayak bağı ve kabul edilemez yapmaktan yahut Batı’nın Hıristiyanlığa yaptığı gibi terk edilmişlikten başka bir sonuca götürmez. Bildiğimiz gibi tarih boyunca dinin ve dindarların en büyük afeti, ona inananların bağnazlıkları, aşırılıkları, saptırmaları ve vahyin yolundan sapmaları olmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir