Kültürün vahyin önüne geçmesi

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Vahye inanmış ve onun için her şeyini adamış olan insanların üzerinden uzun zaman geçtikten sonra vahyin yanında bir de onun mahiyeti, anlaşılması, yaşanması ve uygulanması konusunda bir kültür oluşmaya başlar.

Bu kültür gerek vahyin mahiyeti ve tabiatı ile ilgili, gerek onu Yüce Allah’tan alan, tebliğ eden ve uygulayan elçinin kimliği ve davranışıyla ilgili, gerekse elçinin çağdaşları ve sonrakiler tarafından onun algılanması, değerlendirilmesi, yorumlanması ve uygulanmasıyla ilgili söylenenler gibi değişik kanalların yanında, önceki cahiliyye toplumunun kültürel kalıntıları, fırka ve mezheplerin anlayışları, ulemanın yorumları, başka din mensuplarından vahyi kabul ederek katılanların eski din ve inançlarından getirdikleri bilgiler ve çevre kültürlerinden oluşur.

Peygamber’in hayatı ve geçtiği sürece ilişkin anlatımlar/siyer, rivayetler ve özellikle İsrailiyyat ve Mesihiyyat değimiz kitap ehli kültürü bu unsurların başında gelir. “İsrailiyyat ve Mesihiyyat, ikinci el ilahiyattır. Bir başka ifadeyle, elden düşme teolojidir.

Şöyle ki: Kökeni hayli karışık olan İbrani kavmi, peygamberleri Musa’nın kendilerini vahiyle özgürleştirmesi yerine, kendilerini köleleştiren Firavun ülkesinin soğan ve sarımsağını tercih ettiler. Allah’ın vahyini hayatlarında taşımak yerine, omuzlarında sandık (tâbût) içinde taşımayı marifet bildiler.

Onunla amel etmek yerine, onu telaffuz/tilavet etmeyi amel edindiler. Hepsinden kötüsü bu kavim, tarih boyunca ilişkiye girdiği diğer milletlerin kültür ve inançlarını taklit ettiler. Kur’an’ın ifadesiyle, taklitte “alçak maymun” rolünü oynadılar. Firavunlar, hür olan İbranileri köleleştirerek çalıştırdılar.

Fakat onlar, Mısır’ın pagan kültürünü taklit ettiler. İnekle temsil edilen Hathor, Mısır tanrılarının en eskisiydi. İşte onun yavrusu olan buzağı, kalplerinde taht kurdu. (2 Bakara/93) Filistin’e geldiklerinde komşu pagan kavimlerin putlarına taptılar.

Yahudi krallar, şehirlerini, başta Baal olmak üzere bu putların heykelleriyle süslediler. Asurlular eliyle Babil’e sürüldüklerinde, oradan büyü dinini öğrendiler. Mecusi Persler eliyle esaretten kurtulunca, bu kez onların düalist/Seneviyye inancını ilahiyatlarına kattılar. Yahudi bâtıniliği olan Kabala ve Zoharcılığın kökeni oradan gelir. Helen döneminde, pagan Yunan kültürüne tutuldular, din dillerini bile Yunanca yaptılar.

İşte İsrailiyyat adı verilen devasa dinî edebiyat, bütün bu kültürlerin karışımı olarak ortaya çıktı. Aynı şey Mesihiyyat için de geçerlidir. Hz. İsa yeni bir yasa getirmemişti. Hz. Musa’nın yasasına tabi olduğunu söylüyordu. “Engerek soyu” diye çıkıştığı Yahudileşmiş İsrailoğulları, Musa’nın şeriatını şefkatsiz ve merhametsiz hale getirmişti. İsa onları, dini kurallara hapsettikleri, dinin içini boşattıkları için eleştiriyordu. Tüm çabası, ruhsuzlaştırılan Musa şeriatına ruh kazandırmaktı. Mesajını tebliğ etti ve gitti.

Fakat Hz. İsa’nın mesajının başına çok daha kötü bir kaza geldi: Pavlus… Yaşarken İsa’nın can düşmanı olun Pavlus, birden İsa’nın kendisine göründüğü iddiasıyla ortaya çıktı. Yeni bir din kurdu.

İsa’yı o dinin ilahlarından biri haline getirecek taşları döşedi. Pavlus’un kurduğu dinin gerçek kimliği ‘bâtınilik’ (gnostisizm) idi. Doğup büyüdüğü Tarsus, tüm kadim bâtıniliklerin döküldüğü bir havuzdu. İskenderiye merkezli Helen bâtıniliği, Atina merkezli pagan bâtıniliği, Mısır ve daha sonra Harran merkezli hermetik bâtınilik, Hint ve Pers merkezli düalist bâtınilik… Hepsi orada birleşmişti.

İşte Mesihiyyat adı verilen edebiyat da böyle ortaya çıktı. Kur’an’ın ışığı Hicaz’ı aydınlattığında, İsrailiyyatı ve Mesihiyyatı kucağında buldu. Müşrik olsun veya olmasın, bir Arabın bu iki gelenekten etkilenmemesi mümkün değildi. Zira çevrelerini bu iki kültür istila etmişti. Filistin, Şam, Yemen, Yesrib, Hayber, Teyma tamamen veya kısmen Yahudi idi. Mısır, Habeşistan, Necran tamamen, Yemen, Suriye ve Irak, Hîre merkezli Lahmiler, Yemame Arapları kısmen Hıristiyanlığa mensup idi.

Yarımadada bu iki kültürü din olarak benimseyen birçok Arap ve Arap olmayan kabile vardı.

Hz. Muhammed’in çağrısının bir numaralı ilkesi ‘tevhid’ idi. Bundan dolayı bir numaralı düşman olarak da ‘şirk’i hedef almıştı. İlk davet Mekke müşriklerineydi. Davetin Mekke yıllarında Yahudi ve Hıristiyanlarla açıktan bir karşılaşma olmadı. Medine yıllarında saflar netleşmeye başladı.

Allah Rasulü Medine’deki baskın Yahudi kültürüyle özel mücadele etti. Bu kültürdeki kadını aşağılayan ve yok sayan tavra savaş açtı. Yahudilik, kadınların özel halini kadını aşağılamak için gerekçe yapıyordu. O, bu halin Allah’ın yasası olduğunu savunarak reddetti. Yahudi kültürünün oluşturduğu pis-temiz değer yargısını reddetti. Yahudilerin kâinatın oluşumuna dair hurafelerini ironik bir tebessümle reddetti. Kâhin bir Yahudinin oğlunun (İbn Sayyad) 12’den tutturduğu kehanetini ‘şeytani’ bularak reddetti. Hıristiyan kültüründen etkilenerek ruhbanlığa kalkışan bir grup sahabiyi azarladı.

Allah Rasulünden sonra çevredeki uyanık Yahudiler, yıldızı parlayan Medine’yi gözlerine kestirdiler. Bunlar arasında Müslüman olan eski haham Kabu’l-Ahbar ve Vehb b. Münebbih gibiler de vardı. Bunların yaydığı kültür, Yahudilerin ve Hıristiyanların sözlü dinî kültürüydü. İşin asıl tehlikeli tarafı bundan sonra başlıyordu. Bu rivayetler ilerleyen yıllar içerisinde tefsirlerin içinde Kur’an’ın yorumu olarak arz-ı endam edecekti. İbn Haldun bu acı gerçeği gören ender âlimlerden biri olarak bunu şöyle belirtir:

“Bunlardan çoğu, halkın bildiği sıradan bilgilerden fazlasını bilmiyorlardı ve Arabistan Yahudilerinin çoğu da Yahudileşmiş Himyerlilerdi. Müslüman olduklarında, şeriat hükümlerine taalluk eden hususlarda, mevcut zihniyetleri üzere kaldılar. Yaratılışın başlangıcı hakkındaki rivayetler, gelecekte olması beklenen olumsuz haberlere yönelik varsayımlar ve buna benzer şeylerle örülü bir anlayıştı. Onlar arasında Kabu’l-Ahbar, Vehb b. Münebbih, Abdullah b. Selam ve benzerleri vardı. Tefsir ilmi, bu isimlerin yanlarında taşıdığı rivayetlerle ağzına kadar dolmuştur.” (İbn Haldun, Mukaddime, 439)

İsrailiyyat ve Mesihiyyata dair en hassas nokta, bu iki kaynaktan İslam rivayet kültürü aracılığıyla taşınan malzemenin seçilip ayıklanmasıdır.Allah Rasulü sorgulamadan almayı da atmayı da hoş görmemiş, atılanın vahiy olabileceğini, alınanın uydurma olabileceğini hatırlatmıştır.

Şu halde yapılacak şey bellidir: Bu iki kaynaktan İslam rivayet kültürü atına binerek içeri giren malzemeyi önceki vahiyler üzerinde otorite (müheymin) olduğu bizzat kendisi tarafından vurgulanan Kur’an’a arz etmek.

Ehl-i Kitap yoluyla gelen her şeyi Kur’an’a arz etmeksizin kaldırıp atmak, üç hakikati es geçmek demektir:

  1. a) İslam bütün peygamberlerin getirdiği dinin ortak adıdır ve Allah Rasulü İslam’ın kurucusu değil, peygamberidir.
  2. b) Bu yüzden namaz, abdest, oruç, zekât, kurban gibi dinî uygulamalar önceki vahyin temsilcileri tarafından nesilden nesile taşınmıştır.
  3. c) Kur’an güvenilir bir mihenk taşı ve otoritedir. Eğer doğru arz edilirse, neyi alıp neyi atacağımızı bize açık seçik olarak söyler.”

Belirttiğimiz gibi bu süreç, İslam’dan önceki Tevrat ve İncil vahyinin mensupları için söz konusu olduğu gibi Müslümanlar için de aynen söz konusu olmuştur ve hâlâ olmaktadır. Din üzerinde ihtilaflar ve anlaşmazlıklar vahyin kendisinden çok, bu kültürden kaynaklanmakta ve ümmet arasında bölünmeler ve çatışmalar bu yüzden meydana gelmekte, bölünmüş ümmetin birlik ve beraberliğini de bu kültür engellemektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir