Hırsızlık

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Hırsızlığa verilecek ceza konusunda bir yanlış anlama vardır.

Bu yanlış anlama, ayetin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Yetişkinlerin ve çocukların ufak bir şeyi çalmaları nedeniyle elleri kesilmekte, ömür boyu iş yapamaz hale getirilmekte, topluma veya devlete muhtaç hale getirilmektedirler.

Biz Maide suresinin 38. ayetinin analizini yaparak yanlışın yanlışlığını ve doğru olarak anlaşılmasını gündeme getireceğiz.

Ayet şöyledir: “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesiniz. Allah, izzet ve hikmet sahibidir.” (Maide, 38)

Hırsızlık insanlık tarihi kadar eski, ahlak dışı bir davranıştır. Çağlar, hırsızlığın sebep ve şekillerinde de değişim meydana getirmiştir.

Haber vermeden bir ailenin bahçesinden bir meyve almaktan tutunuz da, kamu mallarını çalmaya varıncaya kadar hırsızlığın çeşitleri vardır.

Bir ferdin malını çalmakla kamuya ait bir şeyi çalmak, aynı derecede hırsızlık olmamalıdır. Bir de bütün insanlığa ait malı çalmak vardır ki bu, uluslararası hırsızlığa girmektedir.

Teknolojinin gelişmesiyle dünya küçülmüş, devletler arası ilişkiler ve ticari ilişkiler sınırları aşmış durumdadır. Ekonomik ilişkilerin önde gittiği durumlarda siyaset, sömürüye alet olmaktan fazla bir şey yapamaz.

Dikkat edilirse çağımızın getirdiği siyasi, ticari ve sosyal ilişkilerde sömüren ve sömürülenler oluşmuştur. Güçlüler güçsüzlerin elindeki ekmeği almaktadırlar. Fakat bunlar siyasete ve hukuka egemen olduklarından, hırsız diye nitelendirilmemektedirler. Onlar “işini bilen insanlar” olarak taltif edilmekte ve hatta ödüllendirilmektedirler.

Teknolojinin gıda üretimine girmesiyle hem üretim artmış, hem de üretilen malların dağıtımı eskiye göre çok kolaylaşmıştır. Buna rağmen, insanlığın bir kesimi yoksulluktan kıvranırken, diğer bir kesimi de israfla iç içedir. İnsanlığın kahir çoğunluğu açlıktan feryat ederken ve bu feryatlar gökleri ve yeri titretirken, sömürenlerin daldıkları aşırı eğlenceden dolayı bu feryatları duymadıklarına şahit oluyoruz. Elma çalan cezalandırılırken, büyük vurgunlar yapanlar ortalıkta dolaşmaktadır.

Kur’ân, hırsızlığı önlemek için eğitimi öngörmüştür. Bu eğitim, kişiye “çalma” demeden önce, zenginlerin açları, fakirleri, yoksulları doyurmalarını emretmektedir. “Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır” (Zariyat 19) buyurarak, hak kavramını bu alana sokmuş, fakire yardım etmeyi bir seçenek olmaktan çıkarmış ve mecburi bir görev haline getirmiştir.

Bir insana “zina etme, yalan konuşma, insan öldürme!” denebilir, ama “günlerce aç dur!” denemez.

Burada yapılması gereken, söz konusu insanlara yasaklar koymak değil, karınlarının doyurulması ve çalışacakları iş alanları açmaktır. Yoksa fakirler her zaman fakir ve muhtaç halde tutulmamalı, çalışarak kazanma fırsatı onlara da verilmelidir.

Fakirliğin ve yoksulluğun yaygınlaşmasının iki türlü tehlikesi vardır: Bunlardan birini ayetten, diğerini de hadisten öğreniyoruz.

a. Fakirliğin yaygınlaşması ve derinleşmesi, zenginlerin intiharı durumuna gelebilir: “Allah yolunda infak ediniz. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız. İyilik yapınız, çünkü Allah iyilik yapanları sever” (Bakara 195).

Bu ayetten anlıyoruz ki, fakirin elinden tutmamak zenginin intiharıdır. Yoksulluk haset, kin vb. düşmanlık duygularını kabartıp, sosyal çatışmaya sebep olabilir. Böyle bir çatışmanın vebali, yoksullukla mücadele vermeyenlerin omzundadır. Yüce Allah buna “kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” diyor. Fakirlik ve yoksulluk sınırlarının genişleyip dünyayı kapladığını düşünürsek, söz konusu intiharın bütün milletleri içine alacağını da hesap etmek gerekir.

b. “Yoksulluk kolayca hakikatin inkârına dönüşebilir” (Suyuti, ed-Daru’l-Mensur, VI, 420; Ali el-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, hadis no. 16682). Bu hadisten anlıyoruz ki, küfür kelimesi hem inkâr hem de nankörlük manasına gelmektedir. İnkâr manasına alırsak, yoksullukla iman arasında bir bağlantı kuran Hz. Peygamber, mide ile gönül arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Yoksulluk sadece gıda olarak alınmamalıdır. İnsanın aşırı derecede muhtaç olması, onu imanından edebilecek duruma getirebilir.

Ekonomik bakımdan güçlü fakat İslam’a karşı düşmanlıklar besleyen bir toplumun, aşırı derecede muhtaç Müslüman bir topluma yardım etmesi halinde, Müslüman topluma iman veya değerlerinden fedakârlığı dolaylı olarak şart koşabilir. İhtiyaç altındaki o toplum, imanından fedakârlık yapabilecek ağır baskılar altında kalabilir. Hz. Peygamber, yoksulluğun nasıl inkâra dönüşeceğine işaret ederek, yoksullukla mücadele etmenin bir anlamda imanı korumak olduğunu vurgulamıştır. Demek ki yoksulluk iki tarafı keskin bıçak gibidir, kolayca zenginin intiharına ve yoksulun inkârına dönüşebilir.

Hırsızlara uygulanacak cezanın tatbikata konmasından önce, İslam dini temel ihtiyaçların görülmesini şart koşmaktadır. Toplumda kadın, erkek ve çocuklar beslenmek için yeterli gıdayı bulabilmeli, her ailenin barınma, eğitim ve sağlık ihtiyaçları giderilmelidir.

Bunları temin eden devlet ve halk, İslam’ın emrini/şartını yerine getirip yoksullukla mücadelede başarılı olmuş demektir. Bu ihtiyaçların giderilmesi, büyük bir sosyal güvenlik sistemidir. Çünkü açlığın olduğu yerde güvenlikten bahsedilemez.

Başkalarının elindeki imkânı çeşitli yollarla elinden almak, toplumun güvenliğine saldırıdan başka bir şey değildir.

Demek ki büyük çapta kamunun malını çalanlar, sadece hak yeme günahını işlemiyor; aynı zamanda sosyal güvenlik sistemini de yaralıyorlar.

Kamu malını haksız yollardan ele geçiren insanlar, haksız yollarla köşe dönmeye çalışanlar, sadece kendileri hırsızlık yapmıyorlar, aynı zamanda kitlelerin fakirleşmesine sebep olup, onların hırsızlık yapmalarına da yol açabiliyorlar. Bu şekilde toplumda kamunun malını haksız yere ele geçiren ve nihayet insanlığı sömüren insanlara ne ceza uygulanmalıdır?

Yüce Allah, uygulanacak cezaya bir açılım getirerek şu emri vermektedir. “Onların ellerini kesiniz.” Âyette geçen fakta’u “kesin” emri, kata’a kelimesinden türetilmiştir.

Bu kelime “fiziki anlamda bir şeyi kesmek” manasına geldiği gibi, o cisme bir çizik atmak anlamını da ifade etmektedir.

Yusuf suresinin 31. ayetinde de insanın, bıçağı kaçırıp kanayacak şekilde elini kesmesi anlamını ifade etmektedir: “Kadın, onların dedikodularını duyunca onlara davetçi gönderdi. Onlar içi dayanacak yastıklar hazırladı. Her birine bir bıçak verdi. ‘çık karşılarına’ dedi. Kadınlar Yusuf’u görünce onun büyüklüğünü anladılar, (şaşkınlıkla) ellerini kestiler”.

Aynı kelime burada, “şaşkınlıkla bıçağı kaydırarak elin kesilip kanatılması” anlamını ifade etmekte; “eli kökünden kesmek” manasına gelmemektedir.

Bu manayı yorumunu yapmakta olduğumuz 39. âyetle birlikte düşünebiliriz: “Hırsızların elini kesiniz!” derken, kökünden değil, iz bırakacak şekilde elini kesip kanatınız şeklinde anlamak gerekir.

Aksi takdirde, eli kesilen insan, çalışamayacak hale gelecek ve topluma yük olacaktır. Yoksullaşan bu hırsıza bakmak zorunluluğu doğacaktır. Bu açıdan bakınca Yusuf 31. ayetteki mana, buradaki Maide 38. ayete uygulanabilir.

Diğer taraftan, 38. ayetteki yed “el” kelimesini, Kur’an’da farklı manalarda kullanıldığını dikkate alarak yorumlamak gerekiyor. 38. ayetteki yed kelimesi, Fetih suresinin 10. ayetinde “kudret” manasını ifade etmektedir: “Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir” denirken, Allah’ın kudretinin onların kudreti üzerinde olduğu amaçlanmaktadır. Böylece işi yapan gücü temsil ettiği için “el”in, “güç” anlamına gelen yed ile manalandığı ortaya çıkmaktadır. Buradaki yed’in “güç” manasını Maide 38. ayete götürürsek şöyle bir anlam ortaya çıkar:

Hırsızların, hırsızlık yapma güçlerini/yetkilerini/imkânlarını ortadan kaldırınız, kesiniz, engelleyiniz. Hırsıza hırsızlık yapacak fırsatın verilmemesi, öyle bir ortamın oluşmasına müsaade edilmemesi demek olur.

Bu mananın, açlık sebebiyle çalan hırsızlar için daha doğru olacağı bir gerçektir. Fakat bu durum aç olmayan, servetinin hesabını bilmeyen ama devlet malını, kamuya ait malları çalanlar için, onların çalmalarına fırsat veren hukuki boşluğun oluşmaması manasına da alınabilir. Hırsızlığı engelleyecek ne varsa, ayetteki kata’a kelimesinin içine girmektedir.

Eli ister bilekten kesme, isterse elinde bir iz bırakmak üzere kesme şeklinde olsun, burada hırsıza verilen cezanın ne olduğu, ayetin devamında açıklanmaktadır.

İnsan insanın hayatını çalıyor, zamanını/emeğini çalıyor, sıhhatini/enerjisini çalıyor, mutluluğunu çalıyor, hakkını çalıyor.

Bu tip hırsızlıklara nasıl bir ceza uygulanacak? Başkasının kitabından alıp çalıntı yapan öğretim üyesinin elini mi keseceksiniz?

Öyle yöneticiler çıkıyor ki, bir toplumun kaderini çalıyor. Bunlara el-kol kesme gibi bir ceza yeter mi?

Ayrıca, günümüzde hukukun/mahkemelerin nasıl işlediği, nice haksız ve yanlış kararlar verildiği ortada iken, ‘hırsız’ hükmü ile eli kesilen sanığın, daha sonra ‘masum’ olduğu ortaya çıkarsa, eli nasıl geri takılacak, nasıl tazmin edilecektir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir