Dini Buyrukları Yok Sayma: Dünyevileşme

Categories Dine Sokulan İlaveler, Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Hemen hemen iki asırdan beri din yavaş yavaş yerini menfaat ve ilim mezhebine bıraktı.

Din, bütün halk okullarından sürüldü. Modern cemiyet hakikatte dinden tamamen bihaberdir. Fakat bu kadar gözden düşmesine rağmen din ölmekten uzaktır.

Modernleşen dünyanın “modernleşen insanı” yeni bir prototip yarattı kendine. Katı bir anlayışla rasyonalizm ve sekülerizm (dünyevileşme) gibi bir takım izmleri benimseyerek; bireysellik, bencillik ve faydacılık gibi temeller üzerine inşa etti dünyasını.

Şüphesiz rasyonel bakış açısına sahip olmak dini inanca sahip kişiler için de gerekli bir şeydi. Ancak bir amaç değil kökensel ve evrensel sorularımız için aradığımız cevaplara ulaşmamızda kullanmamız gereken bir araçtı rasyonel bakış açısı. Dıştan ışıltılı gözüken ama içten içe çürüyen ihtişamlı bir ağaç gibi içi boşaltılmış kütüklere döndü insanlar. Akıl ve inanç arasındaki o hassas bağı kuramadığı gibi maneviyata dair ne varsa soyup çıkardı üzerinden.

Neydi peki bu dünyevileşme? Özetle, dinin bireyin ve toplumun hayatındaki etkisinin azalması ya da bir şekilde tamamen ortadan kalkması veya başka bir ifade ile dini olanın karşıtını ifade ediyordu. Dini, kutsallığından neredeyse tamamen arındırılmış kültürel bir etiket gibi gördü. Durum böyle olunca kendine ve yaşama dair tüm sorgulamaları da dünyalık ve yüzeysel olmaktan öteye geçemedi. Oysa rasyonel yönü kadar hatta çoğu zaman daha da fazla duygusal bir varlık olduğu gerçeği göz ardı edildi insanın. Tüm duygularına gem vuruldu. Sadece gördüğüne ve duyduğuna inanacak kadar pozitivist bir tornada törpülendi zihin dünyası. Varlığını sadece bu dünyadan ibaret sayarak ölüm ve ahiret gerçeğine kapadı tüm kapılarını. Paylaşımdan uzaklaşarak bencil ve faydacı duygulara esir oldu. Sonunda hata verdi bünyesi. İsyan etti hücreleri. Çünkü yaratılışı ile tutkunu olduğu maddi dünya arasında doku uyuşmazlığı vardı.

Yeni arayış ve yeni beklentilere soktu bu uyumsuzluk onu. Sağdan soldan türlü şeylerle doldurmaya çalıştı içindeki koca boşluğu. Lakin hakikati yanlış yerde aradığı için bir türlü tatmin edemedi ruhunu. Aydınlanma teorisini savunanlara göre bir süre sonra insanlar dini tamamen terk edecek ve dünyevileşerek farklı bir dünya bakışına sahip olacaklardı. Bilim ve teknolojinin ilerlemesinin insanın varlıksal ihtiyaçlarına cevap vereceğine inanıldı. Oysa geride bırakılan iki yüzyılın ve bu zihniyette yetiştirilen nesillerin sonunda, söz konusu teorisyenlerin çok büyük bir yanılgıyla haksız çıktıkları görüldü. Çünkü insan yaratılışı gereği yaratıcısı ile kendisi arasındaki manevi bağı oluşturan dine muhtaç yaratılmıştı. Hem kendi varlığına hem de bir parçası olduğu evrenin ve yaşamın varlığına dair kökensel ve temel sorulara mantıklı bir cevap bularak tüm bunları anlamlandırması gerekiyordu. Sonuçta din dışında tüm bunları anlamlandırabilecek makul ve rasyonel bir cevap ya da sistemin var olmadığı görüldü.

İnsanların dine olan tabiî ihtiyaçlarının yanında dinin hem beşeri hem de sosyal fonksiyonlarının her dönemde aynı olması da bu gerekliliğin önemini bir kez daha ortaya koymuş oldu. Bilindiği gibi Aydınlanma olarak ifade edilen dönemden beri pek çok sosyal bilimci aklın din karşısında zafer kazanacağını umuyordu. Özellikle sosyoloji, antropoloji ve psikoloji alanlarında Batılı pek çok entelektüel adeta söz birliği etmişçesine dinin zaman içinde ortadan kalkacağı tezini onaylıyorlardı. Örneğin Sigmund Freud, The Future of an Illusion (Bir Yanılsamanın Geleceği 1927) isimli çalışmasında dini bir illüzyon olarak ifadelendirmiş ve dinin nasıl ortaya çıktığı ve fonksiyonu üzerinde değerlendirmelerde bulunmuştu.

Freud’a göre din yanlış bir inanç sistemiydi ve artık modern insan için dinin bir geleceğinin olması söz konusu değildi. Gerçek gelecek ise bilimle gerçekleşecek ve bilimin ilerlemesiyle birlikte din gerileyecekti. Oysa zaman, pek çok kişi gibi Freud’u da haksız çıkarmış ve Freud gibi düşünen sosyal bilimcilerin bir manada dinin geleceğini yanlış okuduklarını ortaya koymuştu. Sonuç olarak dinin insan ve toplum üzerindeki önemi ve gerekliliği üzerine çalışmalar yapan pek çok modern sosyologun, dinin değil aksine dinsiz bir gelecek düşüncesinin illüzyon olduğunu ifade ettikleri görüldü.

Günümüz okumuşlarının anlayışına göre din gerekli değildir. Ya onun yerini bilim alacak ya da çoktan aldı bile. Oysa tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de tek bir aklı başında kişi dahi dinsiz yaşamamıştır ve yaşayamaz da. Aklı başında kişi diyorum çünkü aklı başında olmayan kişi tıpkı bir hayvan gibi dinsiz yaşayabilir. Aklı başında bir varlık ise dinsiz yaşayamaz. Çünkü öncelikle ve sonrasında neyi yapması gerektiği konusunda ona hakikaten yol gösteren sadece ve sadece dindir.

Din insana yaratılışı gereği verildiğinden aklı başında hiçbir insan dinsiz yaşayamaz. Bilimin ilerlemesiyle dinin gerileyeceği tezi bilimin dine karşı konumlandırılmaya çalışılmasından kaynaklanan bir iddiaydı. Gerçek din ve gerçek bilim arasında çatışma olmayacağı şüphesizdi. Bununla birlikte pozitif manada bilimin, din tarafından ortaya konulan kökensel ve metafizik sorulara cevap veremeyeceği de. Bilim evrenin ve insanın nasıl var olduğunu açıklayabilirdi. Ancak bu açıklama insan için yeterli değildi. Çünkü insan nasıl var olduğundan çok neden var olduğunun ve öldükten sonra kendisine ne olacağının cevabını merak ediyordu. Dolayısıyla sosyolog Rodney Stark’ın ifadesiyle zamanla dünyevileşme teorisinin yalnızca aşağı doğru giden bir otel asansörü gibi kullanışsız bir teori olduğu anlaşıldı.

İnsan tıbbi açıdan etten, kemikten ibaret maddi bir varlık gibi gözükse de herkes bilir ki insanı insan yapan ne eti ne de kemiğidir. İnsan, ruhu ya da başka bir ifadeyle manevi yönüyle insandır. Yine insan onu hayata kuvvetle bağlayan bir yönüyle hem yaşama hem de dünya nimetlerine karşı sınırsız istek ve ihtiyaç duyar. Oysa tabiatı itibariyle sınırlı ve ölümlüdür. İster erken ister geç olsun her insan hayatının bir evresinde mutlaka öldükten sonra kendisine ne olacağını düşünmek ile yüz yüze gelir. Ölümü düşünmeden yaşamaya çalışsa da zihninin bir kenarında bir gün öleceği düşüncesi tetikte bekler. Başına gelen bir kaza ya da son anda kurtulduğu bir olay belki de ölebilirdim dedirtir insana. Bu gerçek ise bir şekilde insanın din ile arasındaki bağı sağlar. İnsan bir anlamda bu gerçek ile yüzleşmek ve bu gerçeği dikkate alarak yaşamak için dine ihtiyaç duyar.

Dini buyruklar insanın hem kendisini hem de yaratıcısını tanıyıp hayatı anlamlandırması noktasında farkındalık yaratır. İnsan dinin yönlendirmesi sayesinde hayatının merkezine Allah’ı koymanın ve tüm yaşamını Allah’ın buyruklarına göre ayarlamanın rasyonel temellerini inşa eder. Din, insanın varlık amacının kapısını açan ve bu kapının ardındaki gerçeklerden hareketle hayatı anlamlandıran bir anahtar gibidir. Öyle ki din olmadan tüm kapılar kapalı kalmaya mahkûmdur.

Tarih boyunca insanlığa gönderilen hak dinler incelendiğinde söz konusu dinlerin ortak bir takım mesajlar üzerinde buluştukları görülmektedir. Bunlardan ilki Allah’ın varlığı ve birliği, ikincisi ise dünya hayatının geçiciliği yani ahiret gerçeğidir. Kutsal metinler, hem evrenin hem de insanın yaratılışına dikkat çekerek bir anlamda insanın yeryüzündeki macerasından kesitler sunarlar. Bununla birlikte insanın yaratılış amacını ve nasıl bir hayat yaşaması gerektiğini ifade ederler. Söz konusu bu ortak mesaj açıkça bir gerçeğe dikkat çekmektedir aslında. İnsanın bu dünyadaki macerasının geçici olduğu ve bu dünyanın insan için sınama alanı olduğu gerçeği.

İşte belki de modern çağın en önde gelen inanç problemlerinden biri, günümüzde pek çok insanın bu gerçeğin farkında olmadan yaşaması ya da yaşamaya çalışmasıdır. İnsanların ölüm gerçeğinin farkında olmaları ya da başka bir ifadeyle bu dünya hayatının bir sonunun olduğunu bilmeleri söz konusu bilgilerini pratik hayatlarına yansıtmalarını gerektirse de ne yazık ki pratikte bu yeterince gerçekleşmemektedir.

İnsanlar neden dünyevileşir? Neden ölüm yokmuş gibi yaşar? Neden sonsuz olana değil de geçici olana yatırım yapar? Sorular çoğaltılabilir ama muhtemelen bunun en öncelikli nedeni Allah’ın, yaşamın ve ölümün yeterince kavranamaması ve insanların büyük çoğunluğunun peşinen elde edilecek şeyleri tercih etmesidir. Durum böyle olunca doğal olarak kişilerin hayatları ile ilgili tüm kararlarını belirlemelerinde fayda zarar hesabı ve maddi unsurlar ön plana çıkmaktadır.

Tüm değerlerini bu dünyadaki dengeler üzerine kurma sevdası çoğu kişiyi gaflet zindanlarında mahkûm etmekte, istek ve arzularının esiri kılmaktadır. Kur’ân ayetleri incelendiğinde bu konuda insanların açık bir şekilde uyarıldıklarına şahit olmaktayız. Ayetlerde dünya hayatının geçici ve tutkulu bir oyun ve eğlence olduğu, daha üstün ve varılacak gerçek yurdun ahiret olduğu ifade edilir. Hayır, siz, dünya hayatını tercih edip üstün tutuyorsunuz. Âhiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve eğlence türünde tutkulu bir oyalanmadır. Âhiret yurdu ise, asıl hayat odur.

Bir bilselerdi bu insanların yaşam tarzı, hayata ve olaylara bakışı hep dünya penceresinin daracık ve buğulu camıyla sınırlıdır. Hayattan beklentileri oldukça sığdır. Gelip geçicidir. Oyalanmalıktır. Hevesler peşinde koşmakla geçen bir ömrün sonunda geriye dönüp baktığında üzerinde tek bir ot dahi bitmemiş çorak bir arazidir geride bıraktıkları yaşamları. Hayatı ve ne için var olduğunu bir kez olsun sorgulamayan insan kendi kendine var etmediği hayatındaki kurallarını kendi belirlemek ister. Dini kuralları hiçe saymayı modernlik sayar. Kendi inançlarını belirleyerek adeta yeni bir din yaratır. Yarattığı dinin merkezine ise kendisini koyar. Dünyevileşme insanın hem biyolojik hem de ruhi tabiatına aykırıdır. Biyolojik tabiatına aykırıdır çünkü insan ölümlü bir varlıktır ve bir gün dünya hayatındaki yaşamı son bulacaktır. Manevi tabiatına aykırıdır çünkü içinde yaşadığı dünya alabildiğine zevk sürüp eğlensin diye yaratılmamıştır.

Bu tarz bir yaşam ile insanın varlık amacı arasında doku uyuşmazlığı vardır. Gerçek manada inanan biri her ne kadar helal dairesi içinde dünyevi nimet ve imkânlardan istifade etse de dünya nimetlerine bakışı gereksinimlerini gidermede bir amaç değil araç hükmündedir. Bu sebeple ahiretine yönelik işlerinin yanında dünya işlerinin hiçbir değeri yoktur. Gerçek huzur ve mutluluğu maddi şeylerde değil ruhunu tatmin edecek manevi şeylerde arar.

Dünyevileşmenin en fazla etkisinde kalan ülkelerin genellikle Batı Avrupa ülkeleri olduğu bilinmektedir. Bu ülkelerdeki insanların önemli bir kısmının Kilise tarafından öngörülen dinsel inançları olduğu gibi kabul etmekten ve özellikle cinsellik, evlilik ve aile kurmak gibi konularda dinî ilkeleri esas almaktan uzak bir yaşantıya sahip oldukları görülmektedir. Ancak buna rağmen yine de Avrupa insanının dünyevileşmesinin kurumsallaşmış dinden kaçış olarak anlaşılması yani bu sürecin dinin yok olması olarak değil, bir manada yer değiştirmesi olarak değerlendirilmesi gerektiği yönünde yaklaşımlar ve bunu destekleyen çeşitli veriler bulunmaktadır.

Dolayısıyla şayet dinin insanlar üzerindeki otoritesinde bir gerileme ya da zayıflama olduğu kabul edilecekse bu daha ziyade kurumsal boyutta yani Kilise ve papalık kurumunun insanlar üzerindeki otoritesinin zayıflaması olarak görülmelidir. Özellikle kültürel manada Hıristiyanlığın toplum içinde oldukça etkin bir yönü olduğu kesindir.

Dünyevileşme düşüncesinin aynı zamanda Batı’yı örnek almaya çalışan ülkelerde Batı tarzı yüksek eğitim almış, özellikle sosyal bilimler alanındaki entelektüelleri tarafından temsil edilen bir alt kültürün bulunduğuna ve sayıları az olmasına rağmen eğitim sistemi, medya ve yargı gibi önemli kurumları kontrol eden bu alt kültürün ilerici ve Aydınlanmacı düşüncenin inanç ve değerlerinin kendi ülkelerindeki bayraktarlığını yaptığına ve hemen her ülkede örneklerinin görülmesi mümkün olan bu insanların oldukça etkili ve sisteme hâkim bir konumda olduklarına dikkat çekilir.

İnsanların dine duydukları ihtiyaç ile bu ihtiyacı görmezden gelerek onu yok etmeye yönelik yaklaşımların başarısızlığı ve insanoğlunun din olmadan ne denli anlamsızlaşacağı hususunda sosyolog Peter L. Berger’in yaklaşımı durumu oldukça güzel bir şekilde ifade etmektedir: Dinî ihtiyaç ve bu dünyada tecrübe edilen kısıtlı varlık alanının ötesine yönelik bir anlam arayışı insanlığın hep var olan bir özelliği olmuştur. Bu iddia yalnızca teolojik bir ifade değil, aynı zamanda antropolojiktir. Hatta ateist bir düşünür bile bunun böyle olduğunu rahatlıkla kabul edebilir.

Din ihtiyacını sonunda imha etmek, türlerin mutasyonu gibi bir şeyi gerektirir. Aydınlanma düşünürlerinin radikal olanları ve onların çağdaş entelektüel mirasçıları din konusunda işte böyle mutasyona benzeyen bir şey umdular. Ama bugüne kadar böyle bir şey olmadı ve yakın gelecekte de olması mümkün gözükmemektedir. Kısacası, yeniden canlanan dinî hareketlerin sekülariteye yönelttikleri tenkit şudur: Aşkınlıktan (semâvîlikten) yoksun bir insan varlığının gücü, kuvveti ve anlamı yoktur.

Sosyolog  Rodney Stark’a göre toplumun zaman içinde tamamen dünyevileşeceği teorisi yaklaşık üç asırdır süregelen başarısız bir ‘kehanet’ olmuştur ve açık bir şekilde kabul edilmelidir ki artık dünyevileşme doktrinin başarısız teoriler mezarlığına defnedilme zamanı gelmiştir.Rodney, sosyolog Peter L. Berger’den bir alıntı yapar: Kendimin ve diğer birçok sosyologun 1960’larda sekülerleşme (dünyevileşme) üzerine yazdıklarının bir hata olduğunu düşünüyorum. Bizim o zamanki temel iddiamız sekülerleşme ile modernitenin paralel gittiği; daha çok modernleşmenin daha çok sekülerleşme getireceği şeklindeydi. Bu o kadar saçma bir teori değildi; bazı delilleri vardı. Ama sanıyorum özünde bir yanlışlık vardı. Bugün dünyanın çoğunluğu kesinlikle seküler değil, oldukça dindar.

Sekülerizmi problemli kılan en önemli yanı dinin getirdiği ahlâka alternatif bir ahlâk kuramamasıdır. Son iki yüzyıldır, Nietzsche’den bu yana modern seküler dünya bu alternatif arayışı içinde. Kant’tan, Habermas’ın İletişimsel Eylem’ine kadar tüm çabanın altında bu yatar. Burada iki boyutlu bir sorun var. Öncelikle Allah’ın reddedilmesi durumunda, dinin getirdiği ahlâkın yerini alacak ahlâkın kriterleri nasıl belirlenecek? İnsanlar neyin doğru olduğunu neyin yanlış olduğunu, neyin ahlâki neyin gayri ahlâki olduğunu nasıl anlayacak, nasıl belirleyecek?

Bilhassa antropolojinin, etnografyanın gelişimi bize dünyada her konuda çok farklı hatta zıt ahlâki kuralların olduğunu gösterdi. Allah’ı reddeden bir insan ya da toplum hangi kavmin doğrularını doğru kabul edecek?

 Ya da Hitler’i düşünelim. O yaşlıları, özürlüleri, Yahudileri, çingeneleri gaz odalarında öldürürken topluma hizmet ettiğini dolayısıyla ahlâklı bir eylem gerçekleştirdiğini düşünüyordu. Dolayısıyla bu anlayışta tek bir ahlâktan söz etmek mümkün olmadığı gibi sekülerizm için objektif ahlâki ilkeleri belirleme işi büyük bir sorun olarak ortada durmaktadır. İkinci sorun da en az birincisi kadar büyüktür. Neyin ahlâki neyin gayri ahlâki olduğunun belirlendiğinin hayal edildiği bir durumda, seküler insanı ahlâki davranmaya itecek olan gücün ne olacağı sorusu da büyük bir problem olarak makul bir cevap beklemektedir. Özellikle maddi çıkarlarıyla çeliştiğinde yine de ahlâklı davranmayı seçebilecek midir insanlar? Seçen birisi böyle bir durumda rasyonel davranmış olacak mıdır? Yani elektrikler kesildiğinde de insanların ahlâklı davranmaları nasıl sağlanabilir?

Bu konu da seküler toplumun çokça karşılaştığı ve çözüm üretmede daha fazla zorlandığı bir sorudur. Şimdilik çözüm teknolojide, kameralarda aranmaktadır. Esasen bu durum bir anlamda insanlardan umudun kesildiğini göstermektedir. Kısacası bu sorunu seküler paradigma içinde çözmek pek mümkün gözükmemektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir