Miraç kandili

Categories Geleneksel Din Anlayışı, Genel, Kur'an'a Göre DinPosted on

 

Müslüman örf ve törelerine göre, dince kutsal sayılan olayların yıldönümlerine rastlayan günlere verilen addır. Böylece kutsal günlerin gecelerinde eskiden kentlerde cami, mescit ve benzeri yerler genellikle kandillerle donatıldığından, bu kutsal günlere bu ad verilmiştir.

Kandil günlerinin kutlanmasının Abbasî Hilafeti ile başladığı tahmin edilmektedir. Dinî gün ve gecelerin kutlanmasının başlangıçta bir bayram hevesi ve anlayışı içinde olduğu, fakat zamanla ve dinî baskı ile bu gün ve gecelerin mistik bir hüviyet kazandığı bilinmektedir.

Anadolu Türklerinde kandil günlerinin kutlanması hakkındaki bilgilerimiz, Mevlit ile ilgili bulunmaktadır. Kandil gecelerinde camilerin, özellikle minarelerin donatılması, III. Murat devrine rastlamaktadır. Mevlit törenleri ise Sultanahmet Camii’nin tarihi ile beraberlik göstermektedir. Bu dinî günlerde, küçüklerin büyükleri ziyaretleri, kandilini kutlama âdetleri sürmektedir. Bu gibi gecelerde Kuran ile birlikte, genellikle ilâhiler okunur.

Müslümanların kutsal saydığı kandil geceleri şunlardır: Mevlit Kandili (12 Rebiülevvel), Regaip Kandili (Recep ayının ilk Cuma gecesi, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece), Miraç Kandili (27 Recep), Beraat Kandili (15 Şaban) ve Kadir Gecesi (27 Ramazan).

 

Miracın kelime anlamı :

Mirac arapça kökenli bir kelime olup yükseğe çıkma anlamındaki “uruc” sözcüğünden türetilmiştir, sözcük anlamıyla “merdiven” anlamına gelir. ve İslam’da Muhammed’in yaşadığı bir manevi yükseliş olayını ifade etmek üzere kullanılan bir terim haline gelmiştir.

 

Geleneksel Miraç Kandili anlayışı :

 Peygamber Efendimiz’in rûhen ve bedenen, Burak isimli semavî bir binek üzerinde Hz. Cebrail ile birlikte Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya kadar gece yolculuğu (İsra) yapmasını, oradan da bir yükselişle (Miraç) yedi kat göklere ve Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaşması, burada Hz. Cebrail’i arkada bırakarak Refref adlı manevi bir binekle Allah’ın huzuruna varmasını ifade etmektedir.

Peygamberimiz, Miraç gecesi, Yüce Rabbimizin birçok nimetine mazhar olmuş ve müminlere mirac olacak 5 vakit farz namazı, “Âmenerrasûlü” olarak bilinen Bakara suresinin 285-286. âyetlerini, İsra Suresi’nin 22–39. âyetlerinde bahsedilen prensipleri (Allah’a Şirk Koşmama, Allah’tan Başkasına Kulluk Etmeme, Ana-Babaya İyilik, Akrabaya, Yoksula ve Yolda Kalmışa İyilik, Saçıp Savurmama, Cimrilikten Sakınma, Fakirlik Endişesiyle Çocukları Öldürmeme, Zinadan Kaçınma, Haksız Yere Cana Kıymama, Yetim Malı Yemekten Sakınma, Ahde Vefalı Olma, Ölçü ve Tartıda Doğru Olma, Sûizandan Sakınma ve Kibir ve Gururdan Sakınma), Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve Cennet’e girecekleri müjdesini, iyi amele niyetlenen kişiye onu yapamasa bile bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye onu yapmadığı müddetçe hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini ve et-Tahiyyâtü duasını ümmetine hediye olarak getirmiştir. Miraç kandili, Recep ayının 27. gecesinde kutlanmaktadır. Mevlid kandillerinde, Mevlid okunduğu gibi, Miraç kandillerinde de, bu semavî seyahati anlatan Mirâciyeler okunur.

İsra suresi 1.ayette geçen Mirac kavramı :

Yarattıklarına benzemekten münezzeh, mutlak aşkın ve yüce O (Allah) ki , kulunu gecenin bir vaktinde Mescid-i Haram’dan çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya, ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye yürüttü:zira O , evet sadece O’dur her şeyi işitip gören.” (İsra Suresi 17/1)

Miraç, “yükselmek, yukarı çıkmak, yücelmek” anlamına gelen uruc kökünden gelir. Tarihsel olarak ne zaman gerçekleştiği, kaç kez vuku bulduğu ve mahiyeti bizce meçhul olsa da, amacı net ve açıktır: “Linuriyehu min âyâtina: Hakikate atıf olan sembollerimizden bazılarını göstermek için…” (17:1)

Hz. Peygamber’in miracı, onun şahsında, insanın “imkanlarının” insana gösterilmesinden başka bir şey değildi. Ruhani yetenekler yardımıyla bu imkanların kullanılması halinde, eşyanın, zamanın ve mekanın kısıtlayıcı ve baskıcı ortamından ruhun özgür iklimine kanat çırpışın yolları gösteriliyordu. İşte bunun için Hz. Peygamber, bir “esas duruş dinamiği” olan namazı “mü’minin miracı” olarak niteliyordu.

Öyle ya, tüm namazlar, bir namazı bulmak için değil miydi; miraç olan namazı? Bunun anlamı, miracın sembolize ettiği hakikatle namazın sembolize ettiği hakikatin aynı olmasıydı: İnsanın, kendisini çepeçevre kuşatan zindanlardan kendi kendisini azad etmesi.

Her miraç bir sınavdır. Tıpkı Hz. Peygamber’in miracının hem kendisi hem de etrafındakiler için bir sınav olduğu gibi. Miraç, sınav özelliği sayesinde kazandırır “sıddîkları”. Her miraç bir “insan eleği”dir; sadıkı kâzipten, dostu düşmandan ayırır.

Miraç, bir görev tekmilidir. Sorumluluğunun bilincinde olanlar ve onu yerine getirenler sorumlu oldukları makama “tekmil/hesap vermek” için can atarlar. Sorumsuzların hesap vermeye can attığı nerede görülmüş? Onların adetidir hesaptan kaçmak. Çünkü sorumluluklarını yerine getirmemiş, hak ve yükümlülüklerine sahip çıkmamıştır.

Bütün bu özellikleriyle, her miraç bir “ödül töreni” bir “teselli mükafatı”dır. “Sevgi” eksenine oturtulmuş bir insan-Allah ilişkisi, aşk ehlinin “gülden terazi yaparlar/gül ile gülü tartarlar/gül alırlar gül satarlar/çarşı pazarı güldür gül” dediği gibi; zahmeti aşk, sorumluluğu aşk, hakkı aşk, görevi aşk, ödülü aşk, teşekkürü aşk olan bir “muhabbet kaynağı” olur.

Miraca ilişkin tarihsel bilgilerimizden birçoğu, daha sahabe tarafından tartışılmıştır.

Hz. Aişe, ünlü “üç şeyi söyleyen Allah’a iftira etmiş olur” hadisinde, “kim Muhammed Rabbini gördü derse Allah’a iftira etmiş olur” der. Ona ve sahabi İbn Mes’ud’a göre Hz. Peygamber’in Necm suresinde gördüğü aktarılan Melek Cebrail’dir. Necm Suresi dikkatle incelendiğinde, Hz. Aişe’nin ve onun gibi düşünenlerin yaklaşımı doğruya daha yakın görünmektedir. Kaldı ki, Necm suresinde aktarılan gaybi müşahade olayının, İsra ve Miraç’tan ayrı ve daha önce olması da muhtemeldir.

İsra Suresi’nde yer alan “el-Mescidu’l-Aksa”nın, Hz. Peygamber’in dilinde genellikle “îliyâ” (İbranice Eliya) olarak anılan Kudüs’te yer alan “Mescidu’l-Aksa” mı, yoksa “Kâbe’nin Arş’taki aslı olan” ve bir rivayette meleklerin tavaf ettiği “el-Mescidu’l-Aksa” mı olduğu tartışması, Muhammed Hamidullah’ın parantez açıp da kapatmadığı bir tefsir problemi olarak durmaktadır.

Bakara suresinin son ayetlerinin miraç gecesi verildiğini söyleyen rivayetin, adı geçen surenin Medine’de indiğinde kimsenin ihtilaf etmediği göz önüne alınırsa, sorunlu bir rivayet olduğu ve paranteze alınması gerektiği anlaşılacaktır.

Tarihsel miracın yeri ve zamanı gibi “nasıl gerçekleştiği” de tartışılmıştır. Başta Hz. Aişe olmak üzere bazı seçkin sahabilerin de söyledikleri gibi bu Hz. Peygamber’e teselli olarak verilen “ruhani bir müşahade” olayıdır. Bu müşahadenin Hz. Peygamber’in hayatında bir kez değil birkaç kez yaşanmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Aslolan, miracın tarihsel olarak zaman, mekan ve mahiyetinin sırrına ermek değil, miracın bu ümmete verdiği engin mesajı her bir mü’minin ruhunda hissetmesi ve kendi miracının zeminini hazırlayarak onu gerçekleştirmesidir.

Orucun başlama ve bitiş vakitleri

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

Şu ayet orucun gün içindeki başlama ve bitiş vakitlerini tayin eder:

“Fecir vakti, gecenin karanlığından tan yerinin aydınlığı sizin için belirgin hale gelinceye kadar yiyin için! Sonra orucu (güneş batıp) gece oluncaya kadar tamamlayın!” (Bakara 187)

İşte burada sahur ve iftar vakitleri kesin vakitler tespit edilmiş oldu. Önceki şeriat olan Hz. Musa şeriatındaki bir hüküm daha da genişletildi ve Hz. Muhammed şeriatında orucun başlayış ve bitiş vakti yeniden ve daha toleranslı bir biçimde tespit edildi.

Bu vakitlerde bildiğiniz gibi Fecr-i Sadık’ın başladığı vakit ki peygamberimiz böyle tefsir etmiştir bu ayeti. Bir hadisinde yine Buhari ve Müslim’in naklettiği bir hadis;

– Sizi Bilal’in ezanı aldatmasın. (Yani yemeden içmeden alıkoymasın) Siz Ümmü Mektum’un ezanına kadar yiyin ve için.

Yine Müslim’in naklettiği bir başka varyantta;

– Sizi Bilal’in ezanı aldatmasın, orucun başladığı vakit ışığın böyle olduğu değil, böyle olduğu zamandır. Buyurmuşlar.

Yani sahurun bitişi Fecr-i Kâzib’i değil, Fecr-i Sadık’ı göstermiştir. Bu da ışık önce doğu tarafından, önce dikey bir biçimde belirir ama o geçer. Arkasından koyu bir karanlık alır. Onun ardından da yatay bir biçimde yavaş yavaş kendisini hissettiren bir aydınlık belirir.

Yalnız sahur ve iftarın bitiş vakitlerinde ayetin ve bu hadislerin tefsirinde sahabe farklı farklı yorumlarda bulunmuşlar. Onun için de bu yorumlara mutabık olarak farklı uygulamalarda bulunmuşlar. Ashab-ı Kiramdan bazıları dağların, ovaların, yolların ve platoların aydınlanması biçiminde algılamışlar bunu orucun başlama vakti demişler; Yüksekçe bir yere çıktığınızda her tarafın siluetinin, her tarafın yolunu, dağını, tepesini, ovasını görebilinceye kadar yiyip içmektir demişler.

Daha başka bazıları, örneğin Hz. Ali, Hz. Ebu Bekir; sabah namazının vaktini orucun başlangıcı olarak görmüşler. Hatta öyle rivayetler vardır ki yine sahih olarak Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir’den, namazı kıldıktan sonra sahur yediklerine dair rivayetler vardır.

Ancak meşhur fıkıh ekollerinin müçtehit imamlarının görüşleri bizce ihtiyata yakın görüşlerdir. Onlar zaten ihtiyatı öne almışlar. Onun içinde bu konuda mümkün olduğu kadar ihtiyatlı davranılmasını teklif etmişler.

Tabii ki ihtiyat evladır. Ancak eğer bir mümin sabah namazının vakti çıkmadan bir dakika kala dahi olsa eğer sahurunu yapmışsa onun orucu oruçtur. Caizdir bu böyle bilinmeli. Lakin ihtiyata binaen fecr-i sadıkla beraber oruç başlamalıdır bu ihtiyata daha uygun olandır. Hele hele daha sonra kılınabilecek namaz vaktinin ayrılması gibi bir takım zaruri, dini ve hayati ihtiyaçlarda göz önünde tutularak abdest için hazırlık, namaz için hazırlık, ihtiyaç halinde gusül için zaman aralığı bırakmak açısından bu ihtiyata en layık olandır. Diyanet tüm namazlar da 10’ar dakika ihtiyat süresi koyarken ramazanda bir saat koymaktadır.  Ayetten anlaşılacağı üzere bu sürede gökyüzü tamamen karanlıktır. Özetle ezan okunduktan 45 dakika sonrasına(fecr-i sadık vakti) kadar yenilip içilebilir.

 

Kadın niçin tesettürlüdür?

Categories Genel, Kur'an'a Göre DinPosted on

 

Kur’an’ın tesettür (hicab) konusundaki ayeti şudur:

“Mü’min kadınlara da söyle, bakışlarını (yasak) olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar, cazibe ve güzelliklerini, bunlardan kendiliğinden görünen kısımlar dışında, (kamuya) açmasınlar; bunun için de, başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar; cazibe ve güzelliklerini yalnızca kocalarına, babalarına, kayınbabalarına, oğullarına, üvey oğullarına, kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına, kendi (evlerindeki) kadınlara, meşru şekilde malik oldukları kimselere, ya da emirleri altındaki cinsel arzudan yoksun erkek hizmetlilere, veya kadınların mahrem yerlerinin henüz farkında olmayan çocuklara açabilirler; bir de yürürken, gizli olan ziynetlerini teşhir etmek için ayaklarını yere vurmasınlar. Siz ey iman edenler! Topyekûn günahları terk edip Allah’a yönelin ki, mutluluk ve kurtuluşa erebilesiniz.” (Nûr 31)

Ayette kendiliğinden görünen kısımlar ile kastedilen, yüz, eller ve ayaklardır. Bu organların örtülüp örtülmemesi, Kur’an’a dayalı değil geleneğe dayalı uygulamadır.

Teşhir edilmemesi istenen cazibe ve güzellikler, kamuya açılmayıp özel kalması gereken kişisel cazibe ve güzelliklerdir. Özel alanda kalması gereken cazibe ve güzelliklerin kamuya açılmama emrinin iki amacı vardır:

  1. Kadının kişiliğini, dişiliğinin önüne alarak istismarını önlemek.
  2. Geleneğin etkisiyle sosyal hayattan dışlanmış olan kadını sosyal hayata dâhil etmek. Tersi bir uygulama, karşıt cinsler arası ilişkinin şahsiyet değil cinsiyet odaklı bir ilişkiye dönüşmesine yol açacaktır.

 

Özetle, tesettürden amaç üç unsurun ahlakının gözetilmesidir:

  1. Kadın: Özel olan cinselliğini genelleştirip kamuya açmayacak.
  2. Erkek: Karşıt cinsle cinsel odaklı ve istismar edici bir biçimde ilişkiye girmeyecek.
  3. Toplum: Kadın-erkek ilişkilerini sağlıklı bir zemine oturtacak. Humurun tekil formu olan hımâr, “başörtüsü” demektir.

 

İçkiye de, aklı bürüyüp örttüğü için aynı kökten gelen hamr adı verilmiştir.

Bu iki kelimenin buluştuğu nokta “baş”tır. Mesela küfür de “örtmek” anlamına gelir. Fakat başa değil kalbe nisbet edildiği için, farklı kökten bir kelime kullanılmıştır.

Dönemin hür kadınlarının öteden beri kullandıkları başörtüsü, baştan aşağı sarkıtılan ve bir parçada süs işlevi gören bir aksesuardı. Bu örtü, elbiselerin yaka hizasında yer alan, göğsü ve göğüsteki takıları gösteren açıklığı (cuyûb) örtmezdi.

“Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar” ibaresi, açık bırakılan boyun ve gerdanların da başörtüsüyle kapatılması talimatını içermektedir.

 

Kur’an Allah sözü müdür?

Categories Dinin Kaynağı Nedir?, Geleneksel Din Anlayışı, Kur'an'a Göre Din, Peygamber AlgımızPosted on

 

Müslümanlar Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna iman ederler. Bu bir iman esasıdır. Bu imanın temelinde, “iman” kelimesinin ahlaki karşılığı olan “güven” yer alır. Zira Müslümanlar Hz. Muhammed’in Allah adına yalan söylemeyeceğine iman ederler. Buna delil olarak da, onun samimi ve ayrıntılarını herkesin bildiği yaşantısını gösterirler.

Hz. Muhammed’in vahiy aldıktan sonraki hayranlık verici yaşantısının kaynağı Kur’an’dır. Onun yaşantısında ikiyüzlülüğün ve yalanın zerresine yer yoktur. Onun adı düşmanlarının dilinde bile “el Emin/güvenilir kimse”dir. Bir kimsenin dürüstlüğü hakkındaki en güvenilir tanıklık, düşmanlarının tanıklığıdır.

Öte yandan, Nebi’nin emin oluşunun Kur’an’daki delili, bizzat onun hatasını dile getiren ve onu azarlayan ayetlerin Kur’an’daki varlığıdır. O, kendisine soru soran bir görme engelliyi Mekke kodamanlarına dini tebliğ edeyim derken ihmal ettiği için sert bir biçimde azarlanır (Abese 3-4).

Savaşa gitmemek için izin isteyen ikiyüzlülere izin verdiği için “Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin!” diye azarlanır (Tevbe 43).

Davasında haklı bir Yahudi ile davasında haksız bir Müslümana karşı, davasında haklı Yahudiyi desteklemekte tereddüt ettiği için azarlanır (Nisâ 105-107).

İki yüzlülerin cenazesini kıldığı için uyarılır (Tevbe 84).

Kendisinin asla duyulmasını istemediği iki olay, onun arzusu hilafına vahiy tarafından herkese duyurulur (Ahzab 37, Tahrîm 1).

Kur’an’ın kaynağının ilahi olduğunun bir başka delili de, Kur’an’da Hz. Muhammed’in bireysel tarihinde yer alan çok önemli kişilere, olaylara ve acılara değinilmemiş olmasıdır. Kur’an’da Hz. İsa’nın annesine bir sure ayrılırken Hz. Muhammed’in annesi hakkında bir tek ayet yer almaz. Onun kişisel tarihinde derin iz bırakmış olmasına rağmen, eşi Hatice, amcası ve hamisi Ebu Talib ve kaybettiğinde ağladığı oğlu İbrahim’in ve diğer çocuklarının ölümlerine Kur’an hiç değinmez. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Kur’an’ın kaynağının ilahi oluşunun bir başka delili de Hz. Peygamber’in bilmesi mümkün olmayan kozmik detayların Kuran’da yer almasıdır. Mesela bütün bir uzayın (es-semâ’) sürekli genişlediğini söyleyen Zâriyât 47; gökler ve yer başlangıçta bitişikken sonradan ayrıldığını ve her şeyin sudan yaratıldığını söyleyen Enbiya 30; yeryüzünü yumurtaya benzeten Şems 6; rüzgârın bitkileri aşıladığını söyleyen Hicr 22; bulut sistemlerinin nasıl yağmur oluşturduğutevbesuresinu açıklayan İbrahim 20 ayetleri buna örnektir.

Yine geçmiş peygamberlere ait detaylar ve Rûm suresinin girişinde Bizans’ın yakın gelecekte Sasanilere galip geleceğini haber veren ayetler de (Rûm 2-5) buna örnektir.

Kur’an’ın kaynağının ilahi oluşunun bir başka delili de, insanlık tarihinde görülmüş en büyük iman hamlelerinden birinin Kur’an’ın yetiştirdiği bir avuç insan eliyle gerçekleştiğine tarihin yaptığı tanıklıktır. Muhammedi davetin üzerinden henüz birkaç asır geçmeden bu davete evet diyenlerin yaşadığı coğrafyanın sınırları en batıda İberik Yarımadasından en doğuda Endonezya’ya, güneyde Seylan ve Somali’den kuzeyde Kafkaslar ve Sibiryaya kadar ulaşmıştı.

İslâm’ın tarihsel varlığının ve insan kazanımının bir numaralı sebebi Kur’an vahyidir. Bu açıdan Kur’an’ın vahiy olmasının kıyamete kadar herkese açık bir numaralı delili, onun insan teki üzerindeki dönüştürücü etkisidir. Kur’an’ın muhatabı üzerindeki etkisiyle ona iman doğru orantılıdır. Kişinin Kur’an’a imanı arttıkça, Kur’an’ın o kişi üzerindeki dönüştürücü etkisi de artar.

 

Oruç neden Ramazan ayında tutulur?

Categories Dinin Kaynağı Nedir?, Kur'an'a Göre DinPosted on

 

Oruç hakkındaki şu ayet bu sorunun cevabını içerir:

“Ramazan ayı öyle bir aydır ki, insanlığa rehber olan (hidayet), bu rehberliğin apaçık belgelerini taşıyan (beyyinât) ve hakkı batıldan ayıran (furkân) Kur’an, işte bu ayda indirilmiştir: Sizden biri bu aya ulaştığında oruç tutsun; hasta ya da yolcu olan kimse de başka günlerde iade etsin! Allah sizin için kolaylığı ister, sizin için zorluğu istemez; oruç günlerinin sayısını tamamlamanızı, sizi doğru yola ulaştırdığı için O’nu yüceltmenizi ve şükretmenizi ister.”

(Bakara 2/185)

Bu ayet, Ramazan ayını müstesna kılan sebebi açık ve net olarak gösteren ayettir. Kur’an, Ramazan ayında inmeye başlamıştır. Bu hakikati Kadr suresinin ilk ayeti de teyit eder.

Ramazan Kur’an’ın doğum ayıdır. Kur’an vahyinin doğum günü olan Kadir Gecesi, Ramazan ayının içinde bir gecedir. Bu gerçek, Bakara suresinin 185. ayetiyle Kadr suresinin 1. ayetinin karşılaştırmalı okunması sonucu açık ve net olarak ortaya çıkar.

Bu kutsiyet ve bereketin büyüklüğünü Kadr suresi beyan eder:

“Elbet onu Kadir-kıymet gecesinde Biz indirmeye (başlamışızdır). Bilir misin o Kadir-kıymet gecesi nedir? O Kadir-kıymet gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. Melekler, vahiyle beraber o gece inerler de inerler, Rablerinin izniyle, hayatın her alanına dair tarifsiz bir mutluluğun (formüllerini getirirler); bu durum, şafak atıncaya kadar sürer.”

(Kadr 1-5)

 

İslâm’da ailenin yeri nedir?

Categories Dinin Kaynağı Nedir?, Genel, Kur'an'a Göre DinPosted on

 

İslâm’da bir insan topluluğun saadeti için şu üç unsurun amacına uygun inşası şarttır:

  1. Şahsiyetin inşası.
  2. Ailenin inşası.
  3. Toplumun inşası.

Aile, etimolojik olarak, “Birini çekince diğeri ayakta kalamayan birden fazla unsur” anlamına gelir.

Vahye göre aile geometrisi, birbirine paralel iki düzlemden değil, birbirine yaslanan iki düzlemden oluşur.

Aile; şahsiyetin içinde yetiştiği ana rahmi, toplumsal bünyeyi oluşturan hücredir.

Kur’an’ın bakış açısına göre erkek ve kadın, biri olmadan diğeri tam olmayan iki yarımdır. Bu bütün, ancak iki yarı bir araya gelince tamamlanabilir. Bu iki yarım birbirinin yerini tutmaz.

Kur’an, aileyi oluşturan iki temel unsur olan erkek ve kadının her ikisini birden zevc kelimesiyle tanımlar. Zevc “eş/çift” demektir. Tıpkı bir ayakkabı çiftinin iki eşi gibi… Eş, ama eşit değil. Ayakkabıyı ters giymek, ayağa da ayakkabıya da kötülüktür.

Kur’an, aileyi oluşturan her erkek ve kadını “sorumlu davranmaya” çağırır: “Ey insanlık! Sizi bir tek canlı varlıktan yaratan, yine aynı canlıdan da eşini var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın üreten Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun!” (Nisâ 1)

Kur’an erkek ve kadının birbirinin “zıddı” (ezdâd) değil “eşi” (ezvâc) olduğunu vurguladığı ayetinde, insanlığın niçin iki cins halinde yaratıldığı sorusunu; “birbiriyle teskin olsun ve sükûnet bulsun için’’ diye cevaplar.Bu amacın gerçekleşmesi, eşler arasındaki ‘‘sevgi ve merhamete” (Rûm 21) bağlıdır.

Kur’an; aile reisini, ailesini, sonu cehenneme açılan bir yola girmekten sakındırmak için çaba sarf etmekle görevlendirir: “Siz ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan tarifsiz bir ateşten koruyunuz!” (Tahrîm 6)

Kur’an, iki aileyi insanlığa örnek gösterir (Âl-i İmran 33):

  1. İbrahim ailesi: İbrahim ve eşleri Sare ve Hacer, çocukları İsmail ve İshak’tan ve yeğen Lut’tan oluşan bir ailedir. Bunların hepsi de imanları sınanmış örnek şahsiyetlerdir. Hepsi de sınavlarını başarıyla vermişlerdir (Sâffât 113).
  2. İmran ailesi: İmran, eşi Hanne, çocuk Meryem ve onun oğlu İsa’dan oluşan bir ailedir. Bu örneğe Zekeriyya, eşi Elizabeth, oğul Yahya da dâhildir (Âl-i İmran 55).

Kur’an, iman edenlerin tamamını büyük bir aile olarak görür. Dahası insanlığın tamamını bir aile olarak görür ve dört yerde bütün bir insanlığa “Ey âdemoğulları!” diye seslenir. Bununla insanlığı kula kul olmamak ve yalnız Allah’a kul olmak ortak paydasında kardeş kılmak ister.

 

İman artar mı?

Categories GenelPosted on

Kelâm tarihinde bir tartışma da “İman artar mı, eksilir mi?” sorusu çevresinde yapılmıştır. Pezdevi bu soruya “Ehli Sünnet’e göre iman artmaz ve eksilmez” diye cevap verirken; İmam Şafii, Eş’ari, Gazali, Buhari, Müslim, tüm muhaddisler ve daha birçokları “İman artar ve eksilir” biçiminde cevap vermektedirler.

Bu konuda “Kur’an ne diyor?” diye merak edip bakılacak olursa karşımıza şu ayetler çıkar:

 “Ve bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzab 22) “Ne zaman bir sure indirilse (münafıklar) arasından kimileri ‘bu hanginizin imanını artırdı?’ der. Oysa ki (Kur’an) inananların imanını artırmıştır.” (Tevbe 124)

“Halk kendilerine, ‘insanlar size karşı ordu toplamışlar onlardan korkun!’ deyince bu onların imanlarını artırdı.” (Âl-i İmran 173)

“Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir.” (Muhammed 17) “Mü’minler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır” (Enfâl 2)

 “Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını artırsın” (Müddessir 31)

Bu Kur’anî örnekler uzayıp gidiyor. Gariptir ki Kur’an “İman artar mı, artmaz mı?” bahsinde bunca net ve açık cevap verirken konu Kelâm tarihinde hararetle tartışılıyor ve bunca ayet de “artmaz ve eksilmez” diyenler tarafından olmadık te’vil ve tefsirlere kurban gidiyor… Bu örnek dahi kelâmî tartışmalarda Kur’an’a ne kadar müracaat edildiğini göstermiyor mu?

Kur’an beşeri değil, ilahi bir mucizedir

Categories Genel, Hadis - Kuran İlişkisiPosted on

 

Kur’an’ın Allah’ın vahyi olduğuna iman etmek tevhidin olmazsa olmaz şartlarındandır. Bu bir mü’min için iman meselesidir ve bunda şüphesi olan iman etmiş sayılmaz. Ne ki Kur’an’ın Allah’tan olduğunun akli ve mantıki delillerini arayan bunu bulmakta zorlanmayacaktır.

Bu deliller aynı zamanda bazı militan ateistlerin “Kur’an’ı Peygamber yazdı” yollu maksatlı iftiralarına da bir cevaptır. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

  1. İcazı: Kur’an mucize oluşuyla ilâhî kaynaklıdır. Onun mucize oluşu hem lafız hem mana yönündendir. Lafız yönünden o edebiyat ve şiirde altın çağını yaşamakta olan cahiliyye Araplarına meydan okumuş ve onun gibi bir kitap, bir sure hatta bir ayet getirmeye çağrılmışlardır.Tabi çağın en büyük söz ustalarından kimilerinin bu çağrıya cevabı, bazı kısa Kur’an surelerinin çok kötü bir taklidine kalkışmak biçiminde olmuştur. Kur’an’ın lafzi büyüleyiciliğine Mekke müşriklerinin ünlü söz ustaları da hayran oluyor hatta bazıları gizlice Kâbe’ye gelip Kur’an dinlemekten kendilerini alamıyorlardı.

Kur’an’ın mana yönünden mucize oluşu da iki kısımda değerlendirilir:

a) Muhteva açısından: Kur’an ele aldığı konular, naklettiği tarihi örnekler ve hatta tevkifi olan tedviniyle bütün olarak mucizedir. Çünkü o daha ilk surelerinde Beni İsrail’in Yahudileşmesini işleyerek, birincisi Yahudileşmenin gelecekte bu ümmetin en büyük sorunu olacağına dikkat çekmiş, ikincisi Yahudilerin gelecekte hem dünyanın hem de ümmetin başına bela olacağını ima etmiştir.

b) Mefhum açısından: Kur’an 14 asırdan beridir tefsir edilmekte lakin yapılan yüzlerce tefsire rağmen onun ayetleri hâlâ yeni yeni sırlar vermeye, daha önce hiç farkına varılmayan mesajlar iletmeye devam etmektedir. Hiçbir tefsir için “Bu Kur’an’ın en mükemmel ve son tefsiridir” denilemeyecektir. Üzerinde düşünen insanlara her defasında bir öncekinde söylediğinden daha farklı ve değişik hakikatleri söylemeye devam edecektir o. İşte bu vasfı Kur’an’ın en büyük mucize oluşunun bir delilidir.

2. Geçmişten ve gelecekten haber vermesi: Hiçbir tarihçinin ulaşamayacağı ve arkeolojik kazıların da zerre kadar bir ipucu veremeyeceği hayatın başlangıcı ve ruhun tarihi hakkında bilgiler vermekte ve bu bilgileri verebilecek bir başka kaynak da bulunmamaktadır. Evrenin yaratılışının ilk aşamasının bir gaz bulutu (duhan) olduğunu, evreler halinde ve bir süreç içerisinde yaratıldığını, hayatın kökeninin sudan ve topraktan olduğunu, ruhun kökeninin Allah’tan olduğunu belirten ayetler bu cümledendir. Kur’an yine hiçbir zaman bunca net bir şekilde ortaya çıkarılamayacak kimi olayları ayrıntılarıyla birlikte vermektedir.

Âdem ve Havva kıssası, Habil ve Kabil kıssası, Tufan olayı, Lut kavmi olayı, Ad ve Semud kavmi olayları, İbrahim ve Nemrud kıssası, Musa ve Firavun kıssası bunlardandır. Bu kıssalardan kimileri daha önce gelen semavi kitaplardan Tevrat ve İncil’de de yer alırlar. Bunlar geçmişin haberleridir. Bir de gayba ilişkin geleceğin haberleri var ki bunlar da Kur’an’ın ilâhî kaynaklı oluşunun bir başka delilidirler. Bunlar arasında en ünlü olanı çağın iki rakip süper gücü olan Bizans ile Sasani imparatorlukları arasındaki Mecusi/Sasaniler lehine bozulan dengenin, zahiri belirtilerin tersine 3 ile 9 yıl arasında Bizans lehine çevrileceğini ve savaşı kitap ehli Bizans’ın kazanacağını önceden haber veren Kur’an ayetidir. Aynı yıl, yani verilen sürenin son yılı olan 9. yıl hem Bizanslılar Sasaniler’i ezici bir yenilgiye uğratmışlar hem de mü’minler Bedir’de Müşrikleri yenilgiye uğratmışlar ve Allah’ın bir sonraki ayette bildirdiği “O gün mü’minler sevinirler.” (Rûm 4) va’di gerçekleşmiştir.

Geleceğe ilişkin bu haberden ayrı olarak ileride Müslümanların yeryüzünün en büyük gücü olacağını da Kur’an müjdelemiştir. Tabi bir de Kur’an’ın mucize haberlerinden evrenin dünyanın ve insanlığın uzak geleceğine ilişkin olanlar vardır ki bu cümleden olarak kıyamet, ba’s, haşr, hesap, cennet ve cehennemle ilgili haberler sayılabilir.

  1. Vahyin kelimelere döküldüğü yerler olarak nitelediğimiz ayetler ki bunlar Kur’an’ın ilâhî kaynaklı oluşunun en çarpıcı delilidirler. İşte birkaçı: “Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?” (Tevbe 43) “O, (kişi: Velid b. Muğire) suratını astı ve sırtını dönüp uzaklaştı; Elçi’ye âmâ geldi diye. Ve (sana gelince Ey Nebi!) sen nereden bileceksin o (müşrikin) arınacağına dair bir ihtimal bulunduğunu; veya alacağı öğütün kendisine yarar sağlayacağını.

Fakat kendi kendine yettiğini sanan kimseye gelince: Sen bütün ilgini ona yönelttin, oysa onun arınmamasının sorumlusu sen değilsin. Fakat sana büyük bir iştiyakla gelen var ya; -ki o, Allah’a saygıda kusur etmez-. İşte sen, onu ihmal ediyorsun.” (Abese 1-10) Birinin bunları kendi kendisine söylemesi abestir. Dolayısıyla bu sözler Peygamber’e değil Allah’a aittir ve muhatabı da Peygamber’in kendisidir.

“Allah’ın nimet verdiği, senin kendisine nimet verdiğin kimseye ‘Eşini yanında tut, Allah’tan kork’ diyordun. Fakat Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun, insanlardan çekiniyordun. Oysa asıl çekinmeye layık olan Allah idi.” (Ahzab 37) Bu ayette Nebî’nin gizlediği bir sırrı Allah açıklamaktadır. Başka hiçbir delil olmasa bu ayet Kur’an’ın Allah katından geldiğine delil olarak yeter.

“Yeryüzünde hâkimiyet kuruncaya kadar hiçbir peygambere esir sahibi olmak yakışmaz. Siz geçiçi dünya malını istiyorsunuz, Allah ise ahireti istiyor.” (Enfâl 67) Bu ayet de Nebi’ye bir azardır ve kimse kendi kendisini azarlamaz. Rasulullah’ın Bedir esirleri konusunda yaptığı istişarede tek kalan Hz. Ömer’in görüşünü tasdik eden bu ayet indikten sonra kendisinin de içinde olduğu çoğunluğu kasteden Nebi: “Eğer bu mesele yüzünden gökten bela inseydi Ömer dışında kimse kurtulmazdı.” diyecektir. “Ey Peygamber, eşlerinin rızasını arayarak Allah’ın sana helal kıldığını niçin sen kendine haram kılıyorsun.” (Tahrîm 1)

Bir sırrı açıklayan bu ayet de Kur’an’ın kaynağının ilâhî oluşuna en büyük delil teşkil etmektedir. Bu ve buna benzer daha birçok ayetin muhtevası olan bu sözleri birinin kendi kendisine söylediğini iddia etmek akıl ve mantıktan yoksun olmak demektir. Elbet bütün bu sözlerin sahibi dışardan biridir. Ancak o biri Rasulullah’ın kalbinden geçene vakıf olan, onu uyaran, tenkit eden ve azarlayan biridir. Yani Allah’tır ve olayın adı da vahiydir.

  1. O çağda bilinmesi mümkün olmayan birtakım gerçeklere ayetlerin işaret etmiş olması: Yerin düz değil yuvarlak olduğunu beyan için Arapların kuş yumurtası için kullandıkları isimle aynı kökten gelen taha kelimesinin seçilmesi, çekim kanunu, rüzgârın aşılaması, bütün eşyanın özde hareketli olup atomlardan yaratılması, ayın önceden güneş gibi ışık saçan bir yıldız olması, rahmin parametrium, miometrium ve endometrium adı verilen üç katlı yapısı ancak çağımızdaki bilimsel gelişmeler sayesinde ulaşılabilmiş bilgilerdir. Bundan 14 asır önce bu gerçeklere işaret etmesi Kur’an’ın kaynağının ilâhî olduğunun delillerindendir.

Amelsiz iman olur mu?

Categories Dinin Kaynağı Nedir?Posted on

İnsanın mazi ve istikbalini kapsayan genel tarihi, ancak içinde yaşadığı hâli kapsayan özel tarihiyle anlam kazanır. İnsanın içinde bulunduğu hali şuurun dört mertebesiyle açıklanabilir: Bilmek, inanmak, söylemek, yapmak.

Bu terimleri tevhid ilmine taşırsak karşılıkları “marifet, tasdik, ikrar, amel” olur. Bu dört boyut insanın insanlığını sergilediği dört alandır. Çünkü insan bilen, inanan, konuşan ve yapan bir varlıktır. Onun bilmesi, inanması, konuşması ve yapması birbirinden bağımsız şeyler değildir. Aksine birbiriyle iç içe, birbiriyle doğrudan ve dolaylı irtibatları olan durumlardır.

Ne ki tarih boyunca bu boyutlar arasındaki ilişkiler tartışılmış, imanın hangisiyle ne kadar ilintili olduğu üzerine sayısız görüşler ileri sürülmüştür. İman üzerine ileri sürülen bu görüşlerin neler olduğunu anlamak için konuyla ilgili sorulan soruları bilmek yeter:

‘’ İman nedir? Mü’min kimdir? İman yalnız bilgi midir? Yalnız ikrar mıdır? Yalnız tasdik midir? Yalnız amel midir? Bilgi, ikrar, tasdik ve amel birbirinden ayrılır mı? Bilgisiz tasdik mümkün müdür? Ya da amelsiz iman olur mu? İmanın yeri neresidir? Tezahürleri nelerdir? Amel imandan bir cüz müdür? Amel imanın kendisi midir? Amel imandan bağımsız ve alakasız mıdır? İman sabit midir, yoksa artıp eksilir mi? İmanda şüphe olur mu? Küfür nedir? Nifak nedir ve münafık kimdir? İslâm nedir, Müslüman kimdir? İmanla İslâm birbirinin aynı mıdır, gayrı mıdır? Müslüman olduğu halde mü’min olmamak mümkün müdür? ‘’

İşte tüm tartışmalar bu sorular etrafında cereyan etmiştir. Biz konuyu birçoğu gereksiz ve günümüzde ciddi bir anlam taşımayan bu sorulara endekslememeye çalışarak bir mü’minin bilmesi gereken imani bilgileri zaten bağrında taşıyan vahyin kılavuzluğunda ele almaya çalışalım. Bunun için de insanın mutluluk ve saadeti, göz ve gönül aydınlığı, umut ve güven kaynağı olan imanın nasıl tanımlandığına, ait olduğu bütün içindeki yerine ve tamamlayıcısı olan unsurlara bakılmalıdır.

‘’İman En Büyük İmkândır.’’ Hayatın anlamı ve insanın mahlukat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz olan imanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amellerdir. Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya kalkanlar onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır.

İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi boyutunun fiziki boyutundan çok daha yüce ve anlamlı olduğunu, onun iman edebilirliğiyle açıklanabilir. İman insanı fiziğin dar ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki âlemlerle bütünleştiren muharrik güçtür. İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan insan bedeninin daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve diğer aşkın varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terk ederek kendisini, hayvanlarla paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.

‘’Akıl imanın aracıdır.’’ Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa akıl sahibi olmak insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis en vahşi hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk yapabilir. Bu durumda insan hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan daha tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl kimi zaman haddini aşarak imanın koltuğuna oturur ve kendisi amaç olur. Aklın putlaştırılması, ilahlaştırılması, işte bu durumun bir sonucudur. Aklın imana yoldaş değil de rakip olarak çıkartıldığı bir yerde dengeler bozulmuştur. Çünkü akıl imansız ya da iman akılsız kalmıştır.

‘’İman şereftir.’’ Bugün Müslümanın en büyük sorunu kimlik bunalımıdır. Bunun farklı tezahürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir. Müslümanın kimlik bunalımı imanını iktidar edemeyişinden, Müslüman oluşuyla iftihar edemeyişinden, daha doğrusu iftihar edebilecek bir imana sahip olamayışındandır. Bu durum kâfirleri sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi getirecektir. Tabi olay sadece kâfiri sevmek sınırında kalmayacak, onun küfrüne lakayıtlıkla başlayan süreç küfre rıza ve küfre gıpta etmenin ardından küfre sevgi ve hayranlığa kadar varacaktır.

Küfre rıza küfürdür, bu kesin! Ya küfre hayran olmak nedir? Başka değil bu bir akide sorunudur ve çözümü de imanla ilgilidir. İmanla yani bilgi, tasdik, ikrar ve amelin toplamı olan imanla… Ve elbette İslâm’ı olan imanla…

İman ve İslâm

“Taşralılar (bedeviler) “iman ettik” dediler. De ki: Siz iman etmediniz fakat “İslâm olduk” deyiniz, çünkü daha iman kalplerinize girmedi.” (Hucurât 14)

Ayetten de açıkça anlaşılacağı üzere, iman ve İslâm birbirini tamamlayan lakin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar olarak kullanılmaktadır.

İman ve İslâm ayrımı bir başka ayette de yapılır: “Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar.” (Ahzab 35)

Allah Rasulü iman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm dışta ve görünürde, iman içte ve kalpte olandır.”Bu hadiste de iman ve İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan lakin birbirinin aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili, sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların sultasına kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine bina edildi: Allah’tan başka ilah olmadığına Muhammed’in de Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve ramazan orucu.” Bu ünlü hadiste beş madde var.

Bunlardan dördü organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli ilgilendiren maddeler. Geriye bir madde kalıyor ki o da kelime-i şehadet’te ifadesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğunu ikrar. Diğer dört madde bu birinci maddeye bağlı. Şehadet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç olur. Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da bunların tümünün zahirde olup biten şeyler olması. Hadisteki birinci madde insanı yanıltmamalı. Orada iman etmek değil şehadet etmek şart koşulmaktadır. Şehadet etmek ise sözle yapılan zahiri bir eylemdir, yani ameldir; dilin ameli.

Hadisin farklı metinlerinde bu beşten biri cünüplükten temizlenmek ya da humus olarak zikredilmiştir. İmanı iç güvenlik olarak tanımlarsak İslâm da dış güvenliktir. Bu nedenle Allah Rasulü toplumsal güvenin sağlanmasında ferde düşeni imanla değil İslâm’la tanımlamış ve buyurmuştur ki: “Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.”

Bu uyarı da gösteriyor ki ‘İslâm’ mü’min bireyin Müslüman toplumla ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin başında gelmektedir. Yani “Müslüman kimdir?” sorusuna bu naslardan yola çıkarak şu cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa (selamet) eren, insanların da elinden ve dilin den selamette olduğu; varlığı bireysel ve toplumsal barışın (selam) garantisi ve bu garantiyi karşılaştığı her insana selam vererek peşinen taahhüt eden insandır.

Din, hem imanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm mümkündür lakin makbul değildir. Hucurât suresinin 14. ayeti kerimesi de bunun delilidir. Bugün de iman etmediği, Allah’ın ahkâmını içine sindiremediği halde kendilerini Müslüman olarak tanımlayan insanlar bu kategoriye girerler. İman etmeden İslâm olmak kendi içerisinde iki kısımda mütalaa edilir:

  1. İmana ulaşmadan Müslüman olanlar: Bunun örneği Hucurât 14’deki bedevilerdir. Onlar bazılarının iddia ettiği gibi bilinen manada münafık değildiler. Onlar çeşitli sosyal ve siyasal nedenler yüzünden imana ermeden İslâm’ın si yasal hâkimiyetine teslim olmuş insanlardı. Bu nedenle söz konusu ayette Allah onların iman olarak niteledikleri şeyin gerçek adının İslâm olduğunu izah etmiş ve iman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min olabileceklerini, şimdiki durumda müslim olduklarını duyurmuş ve ardından şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, O yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Hucurât 14)
  2. İmana ulaştıktan sonra onu reddedip Müslüman görünenler: Bu da iman etmeden Müslüman olmak olarak adlandırılabilir. Ne ki birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler imandan habersizken ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken ikinciler bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve bunu da iman zannetmişlerdir.

Bu ikinci kesime giren Müslüman tipi olan münafıklarsa ya imana girip onun gereğini yerine getirmedikleri için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münafıklar gibi) münafık olmuşlar ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih ettikleri halde dıştan Müslüman görünmeyi menfaatleri açısından daha yararlı buldukları için Müslüman olmuşlardır.

Şu ayet bu tür münafıklığı iyi açıklamaktadır: “Onlar ki inandılar, sonra inkâr ettiler; daha sonra inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.” (Nisâ 137)

Din demiştik, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü iman tasdik, İslâm ameldir. İman kalbin ameli, İslâm bedenin imanıdır. İman muharrik kuvvet, İslâm bu kuvvetin harekete dönüşmesidir. Hakikat varlığını imandan, şeriat meşruiyetini İslâm’dan alırsa makbul olur.

İmanla İslâm arasındaki ilgi imanla amel arasındaki ilginin aynısıdır. Halkın dilinde İslâm’ın şartı olarak bilinen beş rükün ameli ilgilendiren (şehadet dilin ameli) maddelerdir. Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden iç bükey ve batınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya çıkmakta, dış bükey ve harici boyutu olan ikrar ve amel ile de İslâm ortaya çıkmaktadır.

Özetle: İmanla ameli ayırmak, imanla İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne iman kalır ne İslâm.

İman ve Amel

İman lügatta onaylamak, tasdik etmek, kabullenmek, güvenmek/güvenilmek anlamlarına gelir. Bu anlamıyla Kur’an’da da kullanılmıştır.

Sırasıyla ele alındığında: “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz birr (iyilik) değildir. Asıl birr odur ki, Allah’a, ahiret günü- ne, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman etti; Allah rızası için yakınlara, yetimlere yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve ezilenlere mal verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi.” (Bakara 177)

“Bunlardan kim ki Allah’a ve ahiret gününe iman eder, sâlih amel yaparsa…” (Bakara 62)

“Mü’minlerin hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı.” (Bakara 285)

Ey iman edenler, Allah’a, Rasulüne ve Rasulüne indirdiği Kitab’a ve daha önce indirmiş bulunduğu Kitab’a iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse o uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisâ 136)

Kur’an’ın imanı tanımladığı bu ayetlere yeniden bir göz atılacak olursa hemen tamamında imanla amelin yan yana geldiği görülür. Kur’an’ın birçok yerinde amel imana mukarin olarak gelir. Özellikle iman ve sâlih amel Kur’an’ın onlarca ayetinde birlikte kullanılır. “İman edenler ve sâlih amel işleyenler” (Bakara 277) örneğinde görüldüğü gibi iman ve amelin birlikte kullanıldığı bu tür ayetlerden iki sonuç çıkarılır:

  1. İmanın amelin kendisi olmadığı: Eğer öyle olsaydı imandan ayrı olarak amel de zikredilmezdi. Eğer amel imanın kendisi olsaydı “İman eden ve sâlih amel işleyen” ifadesi gereksiz olur, sadece iman edenle iktifa edilirdi. Bu ikisinin aynı olduğunu iddia etmek yukarıdaki Kur’anî ibarede bağlaç olan vava tekrar anlamı yüklemek olur ki bu bir kişinin gelişini belirtmek için Ahmet ve Ahmet geldi demek kadar abestir.
  2. Amelin imandan bağımsız olmadığı: Eğer bağımsız olsaydı onlarca ayette iman sâlih amelle yan yana zikredilmezdi. İmanla sâlih amelin yan yana geldiği ayetlerden amelin imanın bir parçası olduğu sonucunu çıkarmak dil kuralları açısından mümkündür ve itiraz edilmeyecek bir sonuçtur. Çünkü Kur’an’da bunun örnekleri çoktur. Örneğin: “Kim Allah’a, meleklerine, Cebrail’e ve Mikail’e düşman olursa” (Bakara 98) Kur’anî ibaresinde melekler geçmesine ve Cebrail ve Mikail de melekler toplumunun bir parçası olmasına rağmen onlar ayrıca anılmışlardır.

Yine “Namazı kılın, zekâtı verin, rüku edenlerle birlikte rüku edin.” (Bakara 43) ayetinde rüku namazın bir cüz’ü olduğu halde ve de “namazı kılın” denildiği halde ayrıca bütünden parça çıkarılıp “rüku edin” biçiminde vurgulanmıştır. Kur’an amelin imandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur.

Hatta kinaye olarak Kur’an’da amel iman olarak adlandırılmıştır: “Allah imanlarınızı zayi edecek değildir.” (Bakara 143) Ayetteki imandan kasıt namazdır. Bunu ayetin iniş sebebinden anlışılıyor. Ashabdan bazıları, kıble Kudüs’ten Kâbe’ye dönüştürülmeden önce şehid olmuş arkadaşlarının namazlarının ne olacağını soruyorlardı. Ayet, bu soruya cevap olarak inmiştir.

Amel imanın aynı değildir, amel imanın gayrı da değildir. Ancak amel imandandır.

Bu konuda “Kur’an ne diyor?” diye merak edip bakacak olursak karşımıza şu ayetler çıkar: “Ve bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzab 22)

“Ne zaman bir sure indirilse (münafıklar) arasından kimileri ‘bu hanginizin imanını artırdı?’ der. Oysa ki (Kur’an) inananların imanını artırmıştır.” (Tevbe 124)

“Halk kendilerine, ‘insanlar size karşı ordu toplamışlar onlardan korkun!’ deyince bu onların imanlarını artırdı.” (Âl-i İmran 173)

“Allah onların hidayetini artırmış ve onlara takvalarını vermiştir.” (Muhammed 17)

“Mü’minler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır” (Enfâl 2)

“Kitap verilmiş olanlar iyice inansın, iman edenlerin imanını artırsın” (Müddessir 31)

Bu Kur’anî örnekler uzayıp gidiyor. Gariptir ki Kur’an “İman artar mı, artmaz mı?” bahsinde bunca net ve açık cevap verirken konu Kelâm tarihinde hararetle tartışılıyor ve bunca ayet de “artmaz ve eksilmez” diyenler tarafından olmadık te’vil ve tefsirlere kurban gidiyor… Bu örnek dahi kelâmî tartışmalarda Kur’an’a ne kadar müracaat edildiğini göstermiyor mu?

 

Dini Buyrukları Yok Sayma: Dünyevileşme

Categories Dine Sokulan İlaveler, Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Hemen hemen iki asırdan beri din yavaş yavaş yerini menfaat ve ilim mezhebine bıraktı.

Din, bütün halk okullarından sürüldü. Modern cemiyet hakikatte dinden tamamen bihaberdir. Fakat bu kadar gözden düşmesine rağmen din ölmekten uzaktır.

Modernleşen dünyanın “modernleşen insanı” yeni bir prototip yarattı kendine. Katı bir anlayışla rasyonalizm ve sekülerizm (dünyevileşme) gibi bir takım izmleri benimseyerek; bireysellik, bencillik ve faydacılık gibi temeller üzerine inşa etti dünyasını.

Şüphesiz rasyonel bakış açısına sahip olmak dini inanca sahip kişiler için de gerekli bir şeydi. Ancak bir amaç değil kökensel ve evrensel sorularımız için aradığımız cevaplara ulaşmamızda kullanmamız gereken bir araçtı rasyonel bakış açısı. Dıştan ışıltılı gözüken ama içten içe çürüyen ihtişamlı bir ağaç gibi içi boşaltılmış kütüklere döndü insanlar. Akıl ve inanç arasındaki o hassas bağı kuramadığı gibi maneviyata dair ne varsa soyup çıkardı üzerinden.

Neydi peki bu dünyevileşme? Özetle, dinin bireyin ve toplumun hayatındaki etkisinin azalması ya da bir şekilde tamamen ortadan kalkması veya başka bir ifade ile dini olanın karşıtını ifade ediyordu. Dini, kutsallığından neredeyse tamamen arındırılmış kültürel bir etiket gibi gördü. Durum böyle olunca kendine ve yaşama dair tüm sorgulamaları da dünyalık ve yüzeysel olmaktan öteye geçemedi. Oysa rasyonel yönü kadar hatta çoğu zaman daha da fazla duygusal bir varlık olduğu gerçeği göz ardı edildi insanın. Tüm duygularına gem vuruldu. Sadece gördüğüne ve duyduğuna inanacak kadar pozitivist bir tornada törpülendi zihin dünyası. Varlığını sadece bu dünyadan ibaret sayarak ölüm ve ahiret gerçeğine kapadı tüm kapılarını. Paylaşımdan uzaklaşarak bencil ve faydacı duygulara esir oldu. Sonunda hata verdi bünyesi. İsyan etti hücreleri. Çünkü yaratılışı ile tutkunu olduğu maddi dünya arasında doku uyuşmazlığı vardı.

Yeni arayış ve yeni beklentilere soktu bu uyumsuzluk onu. Sağdan soldan türlü şeylerle doldurmaya çalıştı içindeki koca boşluğu. Lakin hakikati yanlış yerde aradığı için bir türlü tatmin edemedi ruhunu. Aydınlanma teorisini savunanlara göre bir süre sonra insanlar dini tamamen terk edecek ve dünyevileşerek farklı bir dünya bakışına sahip olacaklardı. Bilim ve teknolojinin ilerlemesinin insanın varlıksal ihtiyaçlarına cevap vereceğine inanıldı. Oysa geride bırakılan iki yüzyılın ve bu zihniyette yetiştirilen nesillerin sonunda, söz konusu teorisyenlerin çok büyük bir yanılgıyla haksız çıktıkları görüldü. Çünkü insan yaratılışı gereği yaratıcısı ile kendisi arasındaki manevi bağı oluşturan dine muhtaç yaratılmıştı. Hem kendi varlığına hem de bir parçası olduğu evrenin ve yaşamın varlığına dair kökensel ve temel sorulara mantıklı bir cevap bularak tüm bunları anlamlandırması gerekiyordu. Sonuçta din dışında tüm bunları anlamlandırabilecek makul ve rasyonel bir cevap ya da sistemin var olmadığı görüldü.

İnsanların dine olan tabiî ihtiyaçlarının yanında dinin hem beşeri hem de sosyal fonksiyonlarının her dönemde aynı olması da bu gerekliliğin önemini bir kez daha ortaya koymuş oldu. Bilindiği gibi Aydınlanma olarak ifade edilen dönemden beri pek çok sosyal bilimci aklın din karşısında zafer kazanacağını umuyordu. Özellikle sosyoloji, antropoloji ve psikoloji alanlarında Batılı pek çok entelektüel adeta söz birliği etmişçesine dinin zaman içinde ortadan kalkacağı tezini onaylıyorlardı. Örneğin Sigmund Freud, The Future of an Illusion (Bir Yanılsamanın Geleceği 1927) isimli çalışmasında dini bir illüzyon olarak ifadelendirmiş ve dinin nasıl ortaya çıktığı ve fonksiyonu üzerinde değerlendirmelerde bulunmuştu.

Freud’a göre din yanlış bir inanç sistemiydi ve artık modern insan için dinin bir geleceğinin olması söz konusu değildi. Gerçek gelecek ise bilimle gerçekleşecek ve bilimin ilerlemesiyle birlikte din gerileyecekti. Oysa zaman, pek çok kişi gibi Freud’u da haksız çıkarmış ve Freud gibi düşünen sosyal bilimcilerin bir manada dinin geleceğini yanlış okuduklarını ortaya koymuştu. Sonuç olarak dinin insan ve toplum üzerindeki önemi ve gerekliliği üzerine çalışmalar yapan pek çok modern sosyologun, dinin değil aksine dinsiz bir gelecek düşüncesinin illüzyon olduğunu ifade ettikleri görüldü.

Günümüz okumuşlarının anlayışına göre din gerekli değildir. Ya onun yerini bilim alacak ya da çoktan aldı bile. Oysa tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de tek bir aklı başında kişi dahi dinsiz yaşamamıştır ve yaşayamaz da. Aklı başında kişi diyorum çünkü aklı başında olmayan kişi tıpkı bir hayvan gibi dinsiz yaşayabilir. Aklı başında bir varlık ise dinsiz yaşayamaz. Çünkü öncelikle ve sonrasında neyi yapması gerektiği konusunda ona hakikaten yol gösteren sadece ve sadece dindir.

Din insana yaratılışı gereği verildiğinden aklı başında hiçbir insan dinsiz yaşayamaz. Bilimin ilerlemesiyle dinin gerileyeceği tezi bilimin dine karşı konumlandırılmaya çalışılmasından kaynaklanan bir iddiaydı. Gerçek din ve gerçek bilim arasında çatışma olmayacağı şüphesizdi. Bununla birlikte pozitif manada bilimin, din tarafından ortaya konulan kökensel ve metafizik sorulara cevap veremeyeceği de. Bilim evrenin ve insanın nasıl var olduğunu açıklayabilirdi. Ancak bu açıklama insan için yeterli değildi. Çünkü insan nasıl var olduğundan çok neden var olduğunun ve öldükten sonra kendisine ne olacağının cevabını merak ediyordu. Dolayısıyla sosyolog Rodney Stark’ın ifadesiyle zamanla dünyevileşme teorisinin yalnızca aşağı doğru giden bir otel asansörü gibi kullanışsız bir teori olduğu anlaşıldı.

İnsan tıbbi açıdan etten, kemikten ibaret maddi bir varlık gibi gözükse de herkes bilir ki insanı insan yapan ne eti ne de kemiğidir. İnsan, ruhu ya da başka bir ifadeyle manevi yönüyle insandır. Yine insan onu hayata kuvvetle bağlayan bir yönüyle hem yaşama hem de dünya nimetlerine karşı sınırsız istek ve ihtiyaç duyar. Oysa tabiatı itibariyle sınırlı ve ölümlüdür. İster erken ister geç olsun her insan hayatının bir evresinde mutlaka öldükten sonra kendisine ne olacağını düşünmek ile yüz yüze gelir. Ölümü düşünmeden yaşamaya çalışsa da zihninin bir kenarında bir gün öleceği düşüncesi tetikte bekler. Başına gelen bir kaza ya da son anda kurtulduğu bir olay belki de ölebilirdim dedirtir insana. Bu gerçek ise bir şekilde insanın din ile arasındaki bağı sağlar. İnsan bir anlamda bu gerçek ile yüzleşmek ve bu gerçeği dikkate alarak yaşamak için dine ihtiyaç duyar.

Dini buyruklar insanın hem kendisini hem de yaratıcısını tanıyıp hayatı anlamlandırması noktasında farkındalık yaratır. İnsan dinin yönlendirmesi sayesinde hayatının merkezine Allah’ı koymanın ve tüm yaşamını Allah’ın buyruklarına göre ayarlamanın rasyonel temellerini inşa eder. Din, insanın varlık amacının kapısını açan ve bu kapının ardındaki gerçeklerden hareketle hayatı anlamlandıran bir anahtar gibidir. Öyle ki din olmadan tüm kapılar kapalı kalmaya mahkûmdur.

Tarih boyunca insanlığa gönderilen hak dinler incelendiğinde söz konusu dinlerin ortak bir takım mesajlar üzerinde buluştukları görülmektedir. Bunlardan ilki Allah’ın varlığı ve birliği, ikincisi ise dünya hayatının geçiciliği yani ahiret gerçeğidir. Kutsal metinler, hem evrenin hem de insanın yaratılışına dikkat çekerek bir anlamda insanın yeryüzündeki macerasından kesitler sunarlar. Bununla birlikte insanın yaratılış amacını ve nasıl bir hayat yaşaması gerektiğini ifade ederler. Söz konusu bu ortak mesaj açıkça bir gerçeğe dikkat çekmektedir aslında. İnsanın bu dünyadaki macerasının geçici olduğu ve bu dünyanın insan için sınama alanı olduğu gerçeği.

İşte belki de modern çağın en önde gelen inanç problemlerinden biri, günümüzde pek çok insanın bu gerçeğin farkında olmadan yaşaması ya da yaşamaya çalışmasıdır. İnsanların ölüm gerçeğinin farkında olmaları ya da başka bir ifadeyle bu dünya hayatının bir sonunun olduğunu bilmeleri söz konusu bilgilerini pratik hayatlarına yansıtmalarını gerektirse de ne yazık ki pratikte bu yeterince gerçekleşmemektedir.

İnsanlar neden dünyevileşir? Neden ölüm yokmuş gibi yaşar? Neden sonsuz olana değil de geçici olana yatırım yapar? Sorular çoğaltılabilir ama muhtemelen bunun en öncelikli nedeni Allah’ın, yaşamın ve ölümün yeterince kavranamaması ve insanların büyük çoğunluğunun peşinen elde edilecek şeyleri tercih etmesidir. Durum böyle olunca doğal olarak kişilerin hayatları ile ilgili tüm kararlarını belirlemelerinde fayda zarar hesabı ve maddi unsurlar ön plana çıkmaktadır.

Tüm değerlerini bu dünyadaki dengeler üzerine kurma sevdası çoğu kişiyi gaflet zindanlarında mahkûm etmekte, istek ve arzularının esiri kılmaktadır. Kur’ân ayetleri incelendiğinde bu konuda insanların açık bir şekilde uyarıldıklarına şahit olmaktayız. Ayetlerde dünya hayatının geçici ve tutkulu bir oyun ve eğlence olduğu, daha üstün ve varılacak gerçek yurdun ahiret olduğu ifade edilir. Hayır, siz, dünya hayatını tercih edip üstün tutuyorsunuz. Âhiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve eğlence türünde tutkulu bir oyalanmadır. Âhiret yurdu ise, asıl hayat odur.

Bir bilselerdi bu insanların yaşam tarzı, hayata ve olaylara bakışı hep dünya penceresinin daracık ve buğulu camıyla sınırlıdır. Hayattan beklentileri oldukça sığdır. Gelip geçicidir. Oyalanmalıktır. Hevesler peşinde koşmakla geçen bir ömrün sonunda geriye dönüp baktığında üzerinde tek bir ot dahi bitmemiş çorak bir arazidir geride bıraktıkları yaşamları. Hayatı ve ne için var olduğunu bir kez olsun sorgulamayan insan kendi kendine var etmediği hayatındaki kurallarını kendi belirlemek ister. Dini kuralları hiçe saymayı modernlik sayar. Kendi inançlarını belirleyerek adeta yeni bir din yaratır. Yarattığı dinin merkezine ise kendisini koyar. Dünyevileşme insanın hem biyolojik hem de ruhi tabiatına aykırıdır. Biyolojik tabiatına aykırıdır çünkü insan ölümlü bir varlıktır ve bir gün dünya hayatındaki yaşamı son bulacaktır. Manevi tabiatına aykırıdır çünkü içinde yaşadığı dünya alabildiğine zevk sürüp eğlensin diye yaratılmamıştır.

Bu tarz bir yaşam ile insanın varlık amacı arasında doku uyuşmazlığı vardır. Gerçek manada inanan biri her ne kadar helal dairesi içinde dünyevi nimet ve imkânlardan istifade etse de dünya nimetlerine bakışı gereksinimlerini gidermede bir amaç değil araç hükmündedir. Bu sebeple ahiretine yönelik işlerinin yanında dünya işlerinin hiçbir değeri yoktur. Gerçek huzur ve mutluluğu maddi şeylerde değil ruhunu tatmin edecek manevi şeylerde arar.

Dünyevileşmenin en fazla etkisinde kalan ülkelerin genellikle Batı Avrupa ülkeleri olduğu bilinmektedir. Bu ülkelerdeki insanların önemli bir kısmının Kilise tarafından öngörülen dinsel inançları olduğu gibi kabul etmekten ve özellikle cinsellik, evlilik ve aile kurmak gibi konularda dinî ilkeleri esas almaktan uzak bir yaşantıya sahip oldukları görülmektedir. Ancak buna rağmen yine de Avrupa insanının dünyevileşmesinin kurumsallaşmış dinden kaçış olarak anlaşılması yani bu sürecin dinin yok olması olarak değil, bir manada yer değiştirmesi olarak değerlendirilmesi gerektiği yönünde yaklaşımlar ve bunu destekleyen çeşitli veriler bulunmaktadır.

Dolayısıyla şayet dinin insanlar üzerindeki otoritesinde bir gerileme ya da zayıflama olduğu kabul edilecekse bu daha ziyade kurumsal boyutta yani Kilise ve papalık kurumunun insanlar üzerindeki otoritesinin zayıflaması olarak görülmelidir. Özellikle kültürel manada Hıristiyanlığın toplum içinde oldukça etkin bir yönü olduğu kesindir.

Dünyevileşme düşüncesinin aynı zamanda Batı’yı örnek almaya çalışan ülkelerde Batı tarzı yüksek eğitim almış, özellikle sosyal bilimler alanındaki entelektüelleri tarafından temsil edilen bir alt kültürün bulunduğuna ve sayıları az olmasına rağmen eğitim sistemi, medya ve yargı gibi önemli kurumları kontrol eden bu alt kültürün ilerici ve Aydınlanmacı düşüncenin inanç ve değerlerinin kendi ülkelerindeki bayraktarlığını yaptığına ve hemen her ülkede örneklerinin görülmesi mümkün olan bu insanların oldukça etkili ve sisteme hâkim bir konumda olduklarına dikkat çekilir.

İnsanların dine duydukları ihtiyaç ile bu ihtiyacı görmezden gelerek onu yok etmeye yönelik yaklaşımların başarısızlığı ve insanoğlunun din olmadan ne denli anlamsızlaşacağı hususunda sosyolog Peter L. Berger’in yaklaşımı durumu oldukça güzel bir şekilde ifade etmektedir: Dinî ihtiyaç ve bu dünyada tecrübe edilen kısıtlı varlık alanının ötesine yönelik bir anlam arayışı insanlığın hep var olan bir özelliği olmuştur. Bu iddia yalnızca teolojik bir ifade değil, aynı zamanda antropolojiktir. Hatta ateist bir düşünür bile bunun böyle olduğunu rahatlıkla kabul edebilir.

Din ihtiyacını sonunda imha etmek, türlerin mutasyonu gibi bir şeyi gerektirir. Aydınlanma düşünürlerinin radikal olanları ve onların çağdaş entelektüel mirasçıları din konusunda işte böyle mutasyona benzeyen bir şey umdular. Ama bugüne kadar böyle bir şey olmadı ve yakın gelecekte de olması mümkün gözükmemektedir. Kısacası, yeniden canlanan dinî hareketlerin sekülariteye yönelttikleri tenkit şudur: Aşkınlıktan (semâvîlikten) yoksun bir insan varlığının gücü, kuvveti ve anlamı yoktur.

Sosyolog  Rodney Stark’a göre toplumun zaman içinde tamamen dünyevileşeceği teorisi yaklaşık üç asırdır süregelen başarısız bir ‘kehanet’ olmuştur ve açık bir şekilde kabul edilmelidir ki artık dünyevileşme doktrinin başarısız teoriler mezarlığına defnedilme zamanı gelmiştir.Rodney, sosyolog Peter L. Berger’den bir alıntı yapar: Kendimin ve diğer birçok sosyologun 1960’larda sekülerleşme (dünyevileşme) üzerine yazdıklarının bir hata olduğunu düşünüyorum. Bizim o zamanki temel iddiamız sekülerleşme ile modernitenin paralel gittiği; daha çok modernleşmenin daha çok sekülerleşme getireceği şeklindeydi. Bu o kadar saçma bir teori değildi; bazı delilleri vardı. Ama sanıyorum özünde bir yanlışlık vardı. Bugün dünyanın çoğunluğu kesinlikle seküler değil, oldukça dindar.

Sekülerizmi problemli kılan en önemli yanı dinin getirdiği ahlâka alternatif bir ahlâk kuramamasıdır. Son iki yüzyıldır, Nietzsche’den bu yana modern seküler dünya bu alternatif arayışı içinde. Kant’tan, Habermas’ın İletişimsel Eylem’ine kadar tüm çabanın altında bu yatar. Burada iki boyutlu bir sorun var. Öncelikle Allah’ın reddedilmesi durumunda, dinin getirdiği ahlâkın yerini alacak ahlâkın kriterleri nasıl belirlenecek? İnsanlar neyin doğru olduğunu neyin yanlış olduğunu, neyin ahlâki neyin gayri ahlâki olduğunu nasıl anlayacak, nasıl belirleyecek?

Bilhassa antropolojinin, etnografyanın gelişimi bize dünyada her konuda çok farklı hatta zıt ahlâki kuralların olduğunu gösterdi. Allah’ı reddeden bir insan ya da toplum hangi kavmin doğrularını doğru kabul edecek?

 Ya da Hitler’i düşünelim. O yaşlıları, özürlüleri, Yahudileri, çingeneleri gaz odalarında öldürürken topluma hizmet ettiğini dolayısıyla ahlâklı bir eylem gerçekleştirdiğini düşünüyordu. Dolayısıyla bu anlayışta tek bir ahlâktan söz etmek mümkün olmadığı gibi sekülerizm için objektif ahlâki ilkeleri belirleme işi büyük bir sorun olarak ortada durmaktadır. İkinci sorun da en az birincisi kadar büyüktür. Neyin ahlâki neyin gayri ahlâki olduğunun belirlendiğinin hayal edildiği bir durumda, seküler insanı ahlâki davranmaya itecek olan gücün ne olacağı sorusu da büyük bir problem olarak makul bir cevap beklemektedir. Özellikle maddi çıkarlarıyla çeliştiğinde yine de ahlâklı davranmayı seçebilecek midir insanlar? Seçen birisi böyle bir durumda rasyonel davranmış olacak mıdır? Yani elektrikler kesildiğinde de insanların ahlâklı davranmaları nasıl sağlanabilir?

Bu konu da seküler toplumun çokça karşılaştığı ve çözüm üretmede daha fazla zorlandığı bir sorudur. Şimdilik çözüm teknolojide, kameralarda aranmaktadır. Esasen bu durum bir anlamda insanlardan umudun kesildiğini göstermektedir. Kısacası bu sorunu seküler paradigma içinde çözmek pek mümkün gözükmemektedir.