Kadınların ihanet sebebi: Havva

Categories Dine Sokulan İlavelerPosted on

Daha önce de dikkat çekildiği gibi etin kokma ve yemeğin bozulma sebebinin İsrailoğulları olduğunu iddia eden rivayetin devamında çok yakışıksız bir şekilde:

“Eğer Havva olmasaydı, kadınlar kocalarına hiçbir zaman ihanet etmezdi.” denilmekte ve bu şekilde büyük bir iftirada bulunulmaktadır. Kadın olsun erkek olsun ihanetin sebebi kişilerin kendileridir.

Bu sebep kendilerinden başkasına dayandırılamaz. İnsanlar özgür iradeleri ile seçimlerini yaparlar. Bu türden iddiaların Eski Ahid ve İsrailiyat temelli oldukları açıktır.

Tevrat’ta şeytanın kışkırtmalarına uyan ve Allah tarafından kendilerine yasak edilen ağacın meyvesinden ilk yiyenin sonra da kocasına yedirenin Havva olduğu ifade edilir.

Allah Hz. Âdem’e neden o meyveden yediğini sorduğunda Hz. Âdem’in:

“Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” şeklinde cevap verdiği Havva’nın ise “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdiği ifade edilir.

Bunun üzerine Allah’ın kadına: “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın. Seni o yönetecek.” dediği, Hz. Âdem’e de: “Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın” dediği söylenmektedir (Eski Ahid, Yaratılış 3:1-24).

Görüldüğü gibi Tevrat’a göre şeytana uyan ve önce kendini sonra da Hz. Âdem’i saptıran kişi kadındır.

Yahudi kaynaklarındaki kadın düşmanlığının temel sebeplerinden biri de bu inançtır.

Oysa Kur’an’da bu yasağın ihlal edilmesinin sebebi Hz. Âdem’in eşine değil Hz. Âdem’e yüklenir.

Kur’an’a göre şeytanın vesvese verdiği kişi Hz. Âdem’dir:

“Ey Âdem! Şu, senin de eşinin de düşmanıdır, dikkat et de sizi cennetten çıkarmasın; sonra bedbaht olursun. Senin burada ne acıkman söz konusudur ne de çıplak kalman. Ve sen burada ne susayacaksın ne de güneşten yanacaksın. Derken, şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: ‘Ey Âdem! Sana, sonsuzluk ağacıyla eskimez-çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?’ Nihayet, ikisi de ondan yediler. Bunun üzerine, çirkin yerleri kendilerine açıldı; üzerlerine cennet yapraklarından örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etmiş, azmış, ziyana uğramıştı.” (Taha Suresi 117-121)

Ayetlere göre her ikisi de Allah’ın yasak ettiği ağaca yaklaşarak bu suçu işlemişlerdir.

Ancak yapılan hata eşine değil Hz. Âdem’e yüklenmiştir.

Dolayısıyla kadınların kocalarına ihanet etmelerinin sebebinin Havva olduğu yönündeki rivayetin kabul edilmesi mümkün değildir.

Aynı şekilde kadınların kaburga kemiğinden yaratıldıkları için eğri oldukları, bu yüzden tam olarak düzeltilmelerinin mümkün olmadığı, şeklindeki rivayet de Eski Ahid’de kadının Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı açıklamasına dayanmaktadır: “Rab Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi.” (Eski Ahid, Yaratılış 2:21- 22).

Oysa Kur’an’da bu şekilde bir açıklama olmadığı gibi eşinin Hz. Âdem’den alınan bir parçadan değil, onunla aynı özden yani aynı nefisten yaratıldığı söylenmektedir:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da (bu nefsin cinsinden de) eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının…” (Nisa Suresi 1).

Ayette ifade edileni “O sizi tek bir nefisten yarattı, bu nefsin cinsinden de ona bir eş yarattı ve her iki eşten bir nesil meydana getirdi.” şeklinde anlamak daha doğru olacaktır.

Farz ayrı, sünnet ayrı mı?

Categories Peygamber AlgımızPosted on

Kur’an’da Allah’ın emirlerinden oluşan farzlar ve resulünün uygulamalarından oluşan sünnetler olarak ikili bir ayrım yoktur.

Kur’an ayetlerinde geçen her uygulama, aynı zamanda peygamberimizin sünnetidir. Ne bir eksik ne de bir fazla.

Daha önce de vurgulandığı üzere peygamberimizin Kur’an’a uygun olmak kaydıyla kişisel birtakım tercihleri olmuş olabilir. Ancak bunlar adı üstünde kişisel tercihlerdir. Geneli bağlayıcı, yani dini bir yönü bulunmamaktadır. Söz konusu rivayetler şayet Kur’an’ın ruhuna uygunsa dileyen bunları da örnek alır.

Allah bunca ayetinde gerekli olan her bilgiyi en ince ayrıntısına kadar en güzel şekilde açıklıyorken, şayet farz ve sünnet birbirinden ayrı iki din kaynağı olsaydı hiç şüphesiz bu durum Kur’an’da açıklanırdı.

Şayet böyle ikili bir ayrım olsaydı açık bir şekilde “Allah’ın emrettiği farzlar ve resulünün sünneti üzerinize yazılmıştır. Kim gerçek anlamda iman etmek istiyorsa hem Allah’ın farzlarını hem de resulünün uygulamalarını yerine getirsin” şeklinde bir ayet olması gerekmez miydi?

Oysa bu şekilde tek bir ayet yoktur ama sadece Allah’ın hükümlerinin geçerli olduğu ve resulünün de bu hükümlere göre hareket ettiğine dair onlarca ayet vardır. Ayetlerden her kul gibi peygamberimiz de sorumludur.

Allah’ın emirlerini en güzel şekilde yerine getirmek ile mükelleftir. Tüm peygamberler tebliğ etmek üzere kendilerine vahyedilen dini doğrudan vahiyden öğrenirler. Peygamberlerin de tüm insanların da öğretmeni vahiydir.

Yani bir anlamda herkes vahyin talebesidir. Peygamberler ayetleri en güzel şekilde içselleştirip bizzat uygulayarak vahyin örnek modeli olurlar.

Meşhur kitaplarda kadınlara yönelik ifadeler

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Kadınlarla ilgili uydurulan şeyler saymakla bitmez.

Sahih kabul edilen hadis kitapları, kadınlara iftira ve aşağılamalarla doludur.

Hadislerin toplanma döneminde, cahiliye döneminden, eski kültürlerden, birçok uydurma ile özünden saptırılmış olan Yahudilik ve Hıristiyanlıktan gelen kadına bakış açısının dinselleştirilerek “hadis” başlığıyla dinimize sokulduğu görülmektedir.

Kur’an’a iman eder gibi hadislere iman edenlerin, örnek verilen söz konusu bu hadisleri de dile getirerek savunmaları gerekir. Hadislerdeki kadınlar ile ilgili bunca iftiraya rağmen hadislerin kadınlar tarafından savunulması anlaşılabilir değildir.

Üstelik bu çalışma boyunca, ikinci derece güvenilir kabul edilen Ahmed b. Hanbel gibi mezhep imamı ve hadisçilerin kaynaklarında geçen hadislerden hiç alıntı yapılmamıştır.

Söz konusu o derlemelerde de örneğin: “Şayet kocasının ayağından başında saçlarının ayrıldığı yerine kadar irin ve iltihapla kirlenmiş olsa sonra kadın ona yönelse ve kocasını dili ile yalasa onun hakkını ödeyemez.” (Müsned, III, 158-159).

“Cüzzam hastalığının onun etini deldiğini, iki burun deliğini yırttığını, bu iki burun deliğinden kan ve irin aktığını görsen, sonra onun hakkını ödemek için ağzınla o iki burun deliğinden akanları yalayıp yesen, ebediyen onun hakkını ödeyemezsin.” (Müsned, V, 239) türünden hadis rivayetleri görmek mümkündür.

Bunların dışında ikinci ve üçüncü dereceden güvenilir kabul edilen kimi hadis kitaplarında ya da bu hadislerden hareketle kitap yazmış ve çoğunluk tarafından itibar gören ve âlim kabul edilen kişilerin kitaplarında öyle iddialar yer alır ki, bu iddiaların olduğu bir dini kabul etmektense maalesef hiç inanmamaya yönelmiştir birçok insan.

Çalışmanın sınırları göz önünde bulundurularak söz konusu bu kitapların en fazla itibar görenlerinden olan Gazali’nin ‘İhyayı Ulumuddin’, ‘Kimyayı Saadet’ ve ‘Nasîhatü’l-Mülûk’ gibi kitaplarında kadınlar ile ilgili geçen birkaç hususa dikkat çekilebilir:

“Bir hadise göre Ashab-ı Kiram karılarının pencere ve kapı aralıklarından dışarıyı seyretmelerini ve erkek görmelerini önlemek üzere evlerinin pencerelerini ve duvarlarındaki delikleri sıkı sıkıya kapatırlar, dışarıya bakanlara dayak atarlardı. Muaz hanımının pencereden baktığını gördüğünde hanımını dövdü.”

“Kadınlarınıza evlerinin kapısında oturmamaları için yeni elbise yaptırmayın, çünkü elbiseleri güzel ve yeni olursa kalplerine dışarı çıkmak arzusu gelir.”

“İkinci Edeb: Kadınlarla güzel geçinmek ve akıllarının noksan olduğunu düşünüp onlara acıyarak eziyetlerine katlanmaktır…”

“Kesinlikle dışarı çıkması gereken kadın, kocasından izin aldıktan sonra dışarı çıkacak ve şu kurallara kesin uyacaktır: 1-Sıkı sıkıya örtünüp kötü giysilere bürüne, 2-Hiç çıkmamış gibi davrana, 3-Başını öne eğip kimsenin yüzüne bakmaya, 4-Kalabalığa karışmaya, 5-Erkeklerin bulunduğu yerlere yanaşmaya, 6-Herkesin dolaştığı sokaklardan uzak dura, 7-İşini bir an önce bitirip evine döne.”

“Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Saliha ve dindar bir hanımın kadınlar içerisindeki durumu, karnı beyaz bir karganın yüz karga içerisindeki durumu gibidir.”

Yine Gazali’ye göre kadının sıfatları şunlardır: “1-Giyim kuşam hevesinden maymun. 2-Fakir düşmeye razı olmadığından köpek. 3-Kocasına ve diğer insanlara kibrinden yılan. 4-Gece gündüz koğuculuk yaptığından akrep. 5-Evden eşya sattığından fare. 6-Erkeklere hile kurduğundan tilki. 7- Akraba olmayan yabancı kimselerin tebrik ve taziyelerine gitmekle evinde durmayan ve böylece kocasını üzen kadınlar, karga sıfatlı kimselerdir. Kadınların bir kısmı ise koyun tabiatlıdır ki, her zaman ibadetle meşgul olurlar. Beş vakit namazı ve diğer farzları eda etmekle beraber, kendilerini haram olan şeylerden korurlar. Kocalarına itaat ederler.”

Bu türden iddia ve yaklaşımların içinde bulunulan dönemin anlayışını ve kadına bakışını yansıttığı ve Kur’an’a da, peygamberimizin Kur’an’ı hayatına yansıtması olan yaşantısına da uygun olmadığı açıktır.

Peygamberimizden çok sonra uydurulan rivayetlerin dinselleştirilmelerinin, Kur’an’ın kadına vermiş olduğu hakları ve bakışı altüst ettiği açıktır.

Bu çarpık anlayışın birçok devlet adamı ve yönetici tarafından da benzer şekilde sürdürüldüğünü ve bu şekilde meşru bir zemin kazandığını görmek mümkündür.

Örneğin Gazali ile aynı dönemde yaşayan Büyük Selçuklu Devleti’nin veziri ve Siyâsetnâme adlı kitabın yazarı olan devlet adamı ve siyaset bilimci Nizâmülmülk’ün, Selçuklu Sultanlarına şu şekilde öğütler verdiği görülmektedir:

“Sultanın emrindeki kişilere iktidar kullanma olanağı tanınmamalıdır… Bu kuralın özellikle kadınlara uygulanması gerekir. Çünkü onlar peçelidir ve tam zekâdan yoksundurlar. Peygamberimiz: ‘Kadınlara danışın fakat dediklerinin aksini yapın, zira doğru olan budur’ buyurmuştur… Eğer kadınların aklı tam olmuş olsaydı hiç peygamber bu şekilde konuşur muydu?”

Nizâmülmülk gibi devletin üst düzey yöneticileri ve Nizâmülmülk tarafından Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin başına geçirilen Gazali gibi dönemin en büyük din âlimi kabul edilen kişilerin hadis rivayetlerinden hareketle kadına bakışları bu şekilde olunca bunca uydurmanın nasıl meşru zemin kazandığını anlamak zor olmasa gerek.

Müslüman olmak cennete girmek için yeterli mi?

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Yine cennet ve cehenneme girme ile ilgili de birçok şey uydurulmuştur.

Öyle ki bu rivayetler cennete ve cehenneme girmeyi oyuncağa çevirmiştir.

Örneğin Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen bütün Müslümanların kesin olarak cennetlik olduğuna dair rivayetler bulunmaktadır.

Peygamberimizin ümmetinden her kim Allah’a hiçbir şeyi ortak tanımayarak ölürse o kimsenin cennete gireceğini söylediği, bunun üzerine kendisine sorulan “Ya Resulullah! O adam zina ettiği ve hırsızlık yaptığı takdirde de yine cennete girer mi?” sorusuna “Evet zina ettiği ve hırsızlık yaptığı takdirde de” (Buhari) şeklinde cevap verdiği iddia edilmiştir.

Yine bir başka rivayette peygamberimizin “Ey Muâz! Allah’ın kullar üzerinde, kulların da Allah üzerinde ne hakkı vardır. Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı, onların sadece Allah’a kulluk etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak tutmamalarıdır. Kulların da Allah üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi ortak tutmayan(lar)a azap etmemesidir.” dediği, bunun üzerine “Ey Allah’ın Resulü! Bunu insanlara müjdeleyeyim mi?” diye soran Muâz’a da “Müjdeleme, onlar buna güvenip tembellik ederler.” şeklinde cevap verdiği rivayet edilmiştir. (Buhari)

Diğer rivayetler ise şu şekildedir:

“Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat Bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, Ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım.”( Tirmizi, Daavat 98)

“Kim Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmadan ölürse cennete girecektir.”( Müslim, İman 151)

Görüldüğü gibi söz konusu rivayetlere göre cennete girmenin kolay yolu sadece Müslüman olmak ve Allah’a ortak koşmamaktır. Oysa Kur’an’a göre bu şekilde cenneti garantilemek söz konusu değildir.

Diğer yandan bu üç rivayetten ilki ile çelişen başka rivayetler de bulunmaktadır:

“Resulullah’ın ağırlıklarının başını bekleyen Kerkere denen bir zat vardı, derken vefat etti. Resulullah: ‘O cehennemdedir!’ buyurdu. Bu söz üzerine adamı görmeye gittiler. Üzerinde, ganimetten çalınmış bir aba buldular.” (Buhari, Cihad 190; İbn Mace, Cihad 34)

Bunun yanında peygamberimizin sözüm ona “Beni gören veya beni göreni gören bir Müslüman’a ateş değmeyecektir.” (Tirmizi, Menakıb) dediği rivayet edilmiştir.

Peygamberimizin bu türden ifadeler kullanmasının söz konusu edilemeyeceği birçok Kur’an ayeti ile sabittir.

Yine ümmetin fakirlerinin zenginlerden beş yüz sene evvel cennete gireceği, bir başka rivayette ise onların cennete, zenginlerden kırk bahar önce girecekleri, kalbinde zerre kadar kibir bulunanın cennete giremeyeceği, yine kalbinde zerre kadar iman olanın da cehenneme girmeyeceği ve peygamberimizin şefaati ile bir kısım insanların cehennemden çıkarak cennete gireceği ve bu kişilere cehennemlikler deneceği rivayet edilmiştir.

Yine başka bir rivayet ise şu şekildedir:

“Resulullah buyurdular ki: Güneşin doğmasından ve batmasından önce namaz kılan hiç kimse ateşe girmeyecektir.”

Başka bir rivayette ise Cuma gecesi veya Cuma günü vefat eden bütün Müslümanların kabir fitnesinden korunduğu iddia edilmiştir.

Oysa hangi gün öleceği, insanın elinde değildir. Bu türden temelsiz iddiaların dini açıdan kabul edilmesi mümkün değildir. Şüphesiz Allah’ın rahmet ve merhameti geniştir.

Kullarını affetmek için onlara fırsat vermektedir. Ancak Allah’ın adaleti de rahmeti gibi geniş olduğu için, Allah’ın rahmetini hak etmek için hayırlı bir kul olmak ve çalışmak gerekir.

Şüphesiz kötülüklerden uzak duranlar ile kötülüklere cesaret ile dalanlar bir değildir:

“Yoksa kötülükleri işleyen kimseler, kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimselerle bir tutacağımızı mı sanıyorlar? Yaşamaları ve ölümleri onlarla bir olacak öyle mi? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye Suresi 21).

Kader anne karnında mı yazılır?

Categories Dine Sokulan İlavelerPosted on

Hadis rivayetlerinde bir kimsenin mümin ya da kâfir olacağının annesinin karnındayken bir melek tarafından yazıldığı iddia edilmiştir:

“Resulullah buyurdular ki: Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddette ‘alaka’ olur. Sonra bu kadar müddette ‘mudga’ olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendisinden başka ilah olmayan Zat’a yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir ziralık mesafe kaldığı zaman ona yazışı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir ziralık mesafe kalınca yazışı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer.”

Rivayete bakıldığında hiçbirimizin Allah’ın rızasına ve cennetine ulaşmak için çalışmamıza ya da cehenneme girmekten korkmamıza gerek olmadığı anlaşılmaktadır.

Çünkü rivayete göre bunlar, bizim amellerimize göre değil, daha annemizin karnındayken yani hiçbir şey yapmamışken bize yazılan kadere göre belirlenmiş şeylerdir.

Şayet hakkımızda cennetlik olacağımız yazılmışsa ne kadar kötülük yaparsak yapalım sonunda cennete girecek bir iyilik yapacağımız iddia edilmiştir.

Kur’an’daki birçok ayete göre bunun mümkün olmadığı son derece açıktır. İnsanları pasifliğe ve kaderciliğe iten bu türden rivayetler, Müslümanların bugün içinde bulundukları içler acısı durumun temel nedenlerindendirler.

Kur’an hayattan nasıl uzaklaştırıldı?

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Bir hayat kitabı olan Kur’an bu özelliğinden nasıl soyutlandı?

Bunun birinci sebebi onun mit anlamında kutsallaştırılmasıdır.

Bir şeyi hayattan çekip çıkarmanın iki yolu vardır: Ya onu rezil edip saygınlığını gözlerden ve gönüllerden silerek işlevsizleştirmek ya da onu güya yüceltip kutsayarak işlevsizleştirmek.

Yığınlara bu ikinci yol daha cazip gelmiş, Kur’an’ı anlayıp hayata aktarmak yerine onu kutsayıp onunla efsunlanmışlardır. “Kitabın sayfalarını kutsallaştırıp hükmünü çiğnemek” olarak özetleyebileceğimiz bu yöntem daha sonraları Peygamber için de uygulanmış, Nebi’nin şahsı kutsallaştırılarak örneklik ettiği hayat çiğnenmiştir.

Bu tavrı şu misal güzel anlatır: Komutan ordusu için savaş ve eğitim planı hazırlar. Komutanın hazırladığı bu planı alan ordunun fertleri, bunu her gün okurlar, onu altın yaldızlı sayfalara yazarlar, el üstünde tutar ve evlerinin en mutena köşelerini ona ayırırlar. Planın büyüklüğü üzerine nutuklar çeker, övgüler döktürürler.

Ara sıra onu öpüp birbirlerine hediye ederler lakin bu planı tatbik etmezler. Plan ne kadar muazzam, onu yapan ne kadar işinin ehli bir komutan olsa da ordu planı uygulamadığı sürece zafere eremeyecektir.

Kur’an’a onlardan daha çok kimsenin saygı duymadığı sahabenin yaklaşımı nasıldı peki?

Onlar Kur’an ayetlerini lafhe denilen ince beyaz taşlara, hurma ağacı kabuklarına, hayvanların kürek ve oyluk kemiklerine yazıyorlardı. Yazdıkları bu şeyleri de ya yataklarının altında ya da yüklük vs. gibi yerlerde saklıyorlardı. Ezberlemek için özel bir çaba sarf etmiyorlar lakin o kadar çok ve sık Kur’an okuyorlardı ki doğal olarak sonuçta Kur’an hafızalarında tıpkı hayatlarında yer ettiği gibi yer ediyordu.

Sahabe hayatına koymadığı ayeti kafasına koymuyordu. Bu yüzden İbn Ömer Bakara suresini sekiz yılda öğrenmişti. Çünkü onu ancak sekiz yılda anlayarak hayatına aktarmıştı.

Bu nedenledir ki Nebi’nin irtihalinde hafızların toplamı iki elin parmaklarını dahi doldurmayacak sayıdaydı.

Kur’an’ın hayata aktarılmasının önündeki en büyük engel onun üzerinde düşünmeye ipotek konmasıydı. Kitab’ın kendisi insanları sürekli düşünmeye, akletmeye davet ettiği halde zayıf ve uydurma rivayetlerle insanlar bundan alıkonulmaya çalışılmıştı.

Örneğin Allah Rasulü’ne istinaden şöyle bir söz naklediliyordu: “Allah’ın kitabı hakkında re’yiyle konuşan isabet etse de hata etmiştir.”

Rezin bu hadisi şu ilaveyle rivayet ediyordu: “Kim re’yiyle konuştu hata etti, kâfir oldu.” (Tirmizi ve Ebu Davud’un rivayet ettikleri bu söz hakkında Buhari Ahmed ve Ebu Hatim; “Zayıftır, bununla delil getirilmez” demişlerdir. Delil olarak da senedinde Süheyl b. Hazm’ın olduğunu söylemişlerdir. Cezeri, Camiu’l-Usul II/3. Şu bir gerçek ki bu gibi hadisler genellikle reycilerle nakilciler arasındaki mezhep kavgasında muhalifler tarafından uyduruluyordu.)

Yine buna benzer bir başka rivayette de “Kim Kur’an hakkında re’yiyle konuşursa ateşteki yerine hazırlansın” deniliyordu.( Tirmizi, Tefsiri’l-Kur’an, 2951. İbn Abbas’tan nakledilen bu hadis için Ahmed, “Zayıftır” der; Ebu Zur’a da reddeder. İbn Adiy “Buna tabi olunmaz” der. Cezeri, Camiu’l-Usul, II/6.)

Bu anlayış daha sonraları çok daha katı bir tutumla yeniden piyasaya sürülecek, Kur’an’ı anlamaya çalışmak âdeta büyük bir cürüm olarak lanse edilecektir.

Günümüzde de bazı cahil insanları peşine takan şarlatanlar onları “Siz Kur’an’ı anlayamazsınız, bu büyük bir günahtır, siz yalnızca ilmihal okuyun” vs. gibi ipe-sapa gelmez sözlerle aldatarak insanları Kur’an’dan soğutmakta ve kaçındırmaktadırlar.

Kitabı gizlemenin değişik bir yöntemi olan bu üslup Beni İsrail’in Yahudileştiği noktalardan biridir.

Kur’an, vahyi gizlemenin Allah’ın lanetini mucip bir suç olduğunu ilan eder.( Bakara 159)

Şu bir gerçek ki Kur’an’ın ilk muhatabı ümmi bir peygamber ve birçoğu okuma yazma bilmeyen ve aralarında bedevilerin de bulunduğu cahil Araplardı.

Allah onları Kur’an’la eğitmiş ve bu insanlar Kur’an’ı pekâlâ anlayıp uygulayabilmişlerdir.

Bunun dışında bir şeyi iddia etmek Kur’an’ın bu mucizesini inkâr etmektir ki o da her okuyana kapasitesi oranında bir şeyler verebilmesi gerçeğidir.

Dahası Kur’an’a en sağlıklı yaklaşım, çağdaş eğitimin, kokuşmuş devrin, dejenere kültürün ve muharref geleneğin tahrif ve tahrip ettiği bir kafa yapısıyla değil de, bütün bunları bir yana bırakarak yapılan ümmi yaklaşımdır.

Kur’an’ı kutsama yöntemi onu hayattan uzaklaştırmanın yollarından biridir.

Bir de günümüzde İslâmcı okumuş-aydın kesim arasında yaygın olan bir yöntem vardır ki bu yöntem de aynı amaca hizmet etmektedir.

Bu ikinci yöntemi Kur’an’la kafa bulmak biçiminde adlandırabiliriz.

Birinciler Kur’an’ı okumayarak onu hayatın dışına iterlerken ikinciler de Kur’an’ı okuyarak onu hayatın dışına itmektedirler.

Genellikle mealler eşliğinde ve çoğu kez yıllarca süren haftalık seanslar halinde yapılan meal okuma dersleri Kur’an’ı hayata dönüştüreceği yerde insanları meallerle narkozlama seanslarına dönüşmektedir.

Ayetler birer bulmaca gibi insanlara sunulmakta, tahrif edilmiş düşünceler ve tahrip edilmiş yüreklerle oturdukları bu seanslardan insanlar birkaç ayeti daha eskitip, çözülmüş bulmaca gibi onların pabucunu da dama atarak kalkmaktaydılar.

Bu yaklaşımda çoğu kez ayetler hap yerine kullanılıyor ve mealkolikleşen insanlar evlerine boşalmış ve tatmin olmuş bir halde dönüyorlardı.

Bu anlayışın bir ileri aşaması olan akademik yaklaşımda Kur’an’ın hemen her şeyi araştırılıyordu.

Kur’an’da Tarih Kavramı, Kur’an’da Rasulullah, Kur’an’da Allah, Kur’an’da İman Kavramı, hepsi, hepsi… Ancak kimse Kur’an’da kendini aramak ve bulmak istemiyordu.

Hoş yukarıdaki araştırmaları yapmak için Müslüman olmak bile gerekmiyordu. Hatta gayrimüslim müsteşrikler, bu işi yerli müsteşriklerden daha iyi beceriyorlardı.

Ancak Kur’an nasıl ferdin hayatı haline dönüşür, iki ayak üzerine kalkar?

İşte bunu hayatıyla ispat edenler pek çıkmıyordu.

Hâlbuki Nebi, bu tavırların tümünü Nesai’nin hasen senetle naklettiği bir hadislerinde mahkûm ederek diyordu ki: “Kur’an’ı yastık edinmeyiniz.”

Peygamberimize melekler ameliyat yaptı mı?

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Hadislerde, peygamberimizin göğsünün melekler tarafından yarıldığı, kalbinin çıkarılarak zemzem ile yıkandığı, iman ve hikmetin bir kap içinde göğsüne boşaltıldığı iddia edilmiştir:

“Ben Kâbe’nin avlusundan Hatim kısmında -belki de Hıcr’da demişti yatıyordum, -bir rivayette şu ziyade var: Uyku ile uyanıklık arasında idim- derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. -Bu sözüyle boğaz çukurundan kıl biten yere kadar olan kısmı kastetti.- Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla (ve hikmetle) dolu, altından bir kap getirildi. Kalbim (çıkarılıp su ve zemzem ile) yıkandı. Sonra içerisi (imanla) doldurulup tekrar yerine kondu.” Buhari, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya 22, 43, Menakıbu’l-Ensar 42; Müslim, İman 264

Söz konusu rivayete bakıldığında melek olması muhtemel olan biri tarafından peygamberimize cerrahi bir operasyon yapılmış ve kalbi iman ile doldurulmuştur.

İddiaya bakıldığında operasyondan önce peygamberimizin yeterince iman ile dolu olmadığı anlaşılmaktadır. Öte taraftan imanın arabaya benzin doldurur ya da birine kan takviyesi yapar gibi insana yapılacak bir yükleme olmadığı açıktır.

Ancak birçok rivayette olduğu gibi bu türden mitolojik içerikli iddialara inananlar, inandıkları şeylerin tutarsızlığını ve bu türden iddiaların akıl ve mantık ile çelişen temelsiz iddialar olduklarını fark edemiyorlar.

Kur’an’da Ecel

Categories Dine Sokulan İlavelerPosted on

Ecel, lügatta vakit, tayin edilmiş zaman, tespit edilmiş vade anlamlarına gelir. Burada ecelle kastedilen bir şeyin ömrünün sona erdirilmesidir.

Özellikle insanın dünyevi hayatının sona ermesi ecelin gelmesi ile ifade edilir.

Değilse doğal zamanın belli bir kesiti ecel olarak adlandırılamaz. Arap lügatında ecel, alınan borcun vadesi anlamına da kullanılır. Vadeli satışın diğer bir adı da eceldir. Bu durumda ecel bir borcun borçlu tarafından alacaklıya ödenmesidir.

Bu insan ömrü için söz konusu olduğunda, borçlu insanın kendisi, alacaklı Yaratıcı’sı, ödenecek olan şey ise ruhtur ki o ruhu Allah kendinden üflemiştir. Dolayısıyla asıl sahibi de O’dur.

Ecel Ortaçağ boyunca kelâmî mezhepler arasında en çok tartışılan konulardan biri olmuştur. Kelâm uleması insan hayatının sona ermesini iki şekilde tahlil ederler:

Birincisi sebebin ta baştan tahdidi ki buna ölüm (mevt); ikincisi nihayetin sebebidir ki buna da inkadau’l-ecel (borcun vadesi gelince ödenmesi) adını vermişlerdir.

Bu çerçevede bir yığın soru sorulmuş ve bu sorulara cevaplar verilmeye çalışılmıştır.

Bunlardan bazıları:

Bıçakla, silahla ölüm ecel midir?

Ya yoksa bu tür bir ölümün sebebi cinayet aleti midir?

Veyahut öldürme eyleminin kendisi midir?

Yoksa öldürülenin kendisi midir? Ya da öldüren (katil) midir?

Gelen ölüm Allah’tan mıdır, katilden midir?

Bu soruların cevabı kelâmcılar arasında tartışılmıştır.

Sünnî kelâmcıların cevabı, öldürülen eceliyle ölmüştür, çünkü ecel birdir.

Ecelleri yaratan ve süresini takdir eden Allah’tır.

Mutezile kelamcıları da ecelin tek olduğunu, ziyade ve noksan kabul etmeyeceğini söylemişler, “Sadaka ömrü uzatır” gibi hadislerin ahad haber olduğunu, “likülli ecelin kitab” (her ecel yazılmıştır) ayetini nesh ya da tahsis edemeyeceğini, bu nedenle bu gibi hadislerde ifade edilen ömür uzamasının hayır ve bereketle te’vil edilmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Ecelin birliği görüşünü Ka’bî istisna tutulursa Eş’ari kelamcılar da benimsemişler. Ne ki, Mutezile ölüm eceli öne alabilir derken Eş’ari’ler alamaz der.

Eş’ari’lerden Ka’bi ise öldürülen kimseyi eceliyle ölmüş saymaz. Ölüm Allah’tan katl ise kâtildendir, der.

Bir görüşe göre ise öldürülen kimse için iki ecel vardır, katl ve ölüm. Eğer öldürülmeseydi ölümüne kadar yaşayacaktı.

Daha başka bir görüşe göre: Öldürülenlerin o vakit öleceğini Allah ilmiyle biliyordu lakin onun ölümünü daha önce takdir etmemişti.

Biri diğerini tutmayan ve hepsi de temelde aynı mantığa dayanan bu cevaplar sürüp gidiyor.

Tabi bu cevaplarla sorular tükenmemişti.

Verilen her cevap arkasından daha çok soruyu sürüklemiş: Eğer ecel birse katilin suçu ne? Eğer maktul öldürülmeseydi eceli yine gelecek miydi? Allah yolunda şehadete koşup şehid olan kimse kendi hür seçimiyle mi ölür, ecelle mi? Bunlar da uzayıp gidiyor…

Ecel tartışmalarının böylesine çıkmaza sokulması ve bir kör döğüşü halinde uzayıp gitmesi kelâmcıların yanlış ecel telakkilerinden kaynaklanmaktaydı genellikle. Tevhidi bir ecel telakkisi için başvuracağımız en sağlam kaynak Kur’an.

Şimdi kısaca Kur’an’da ecelin nasıl kullanıldığına göz atalım:

Ecel ve türevleri Kur’an’da 55 defa geçer.

Bunların tümü de tekil olarak kullanılmıştır. Sadece ikisi fiil olarak gelir.

Ki bunlarda da ecel birinin fiilî olarak değil de, bir durum, bir vakıa olarak kullanılmıştır.

Üstelik bu iki örnekten birinde ecel Allah’ın sınav için insanlara ve cinlere tanıdığı süre anlamında, diğerinde ise ölüm manasındaki ecelle hiç ilgisi bulunmayan te’hir ve vade tanımak anlamında kullanılmıştır.

Ecel Kur’an’da genellikle insanı aciz bırakan, insanın müdahale edemediği bir vakıa/durum olarak kullanılmıştır:

“Allah, süresi (ecel) geldiği zaman hiçbir canı ertelemez. Allah yaptıklarınızı haber alandır.” (Münâfikûn 11)

Bu ayette ecelden dinamik, kuralı her an ve her kişiye göre değişen bir şey olarak değil de statik ve kuralı kesinkes belirlenmiş bir şey olarak söz ediliyor.

Yani eceli dinamik sünnetin değil, statik ve sabit sünnetin içerisinde değerlendiriyor ve ayet eceli bir kavram olarak değil anlamı süre olan sıradan bir terim olarak kullanıyor. Hatırlarsanız kaderin anlamlarından biri de süre idi.

Yani her canın bağlı olduğu kaderi/süresi gelince Allah koyduğu kanunu bozup bu süreyi ertelemeyeceğini buyuruyor.

Ecel konusunda klasik ulemanın da kendi görüşlerine delil olarak kullandıkları ecelin ne bir saat geri ne bir saat ileri gitmeyeceğini belirten üç ayet vardır Kur’an’da. Ne var ki bu ayetlerin üçü de ferdin eceli değil toplumların eceli hakkındadır.

Kur’an’da ecel hakkındaki en kesin ayetler bunlardır.

Fakat bu ayetler toplum ecelinden söz ettikleri halde tüm tartışmalarda hep fert ecelinin kesinliğine delil olarak getirilmişlerdir.

Şimdi sırasıyla okuyalım:

“Her ümmetin bir eceli (süresi) vardır. Ecelleri gelince ne bir saat/an geri kalırlar, ne de bir saat/an ileri giderler.” (A’râf 34)

“Her ümmetin bir eceli (süresi) vardır. Ecelleri (sü- releri) gelince ne bir saat/an geri kalırlar, ne de bir saat/an ileri giderler.” (Yûnus 49)

“Ecelleri (süreleri) ne bir saat geri kalırlar, ne de bir saat ileri giderler.” (Nahl 61)

Evet, eceli gelen tüm toplumlar için geçerlidir bu ayetler.

Toplumlar için Allah’ın tanıdığı süre fertler için tanıdığından daha keskindir. Onların tabi olduğu toplumsal sünnetullah ya da bir başka deyimle içtimai kader hemen işler ve toplum mahvolup gider, yerini yenileri alır.

Nasıl olmuştur da klasik ecel tartışmalarının en güçlü, en çok kullanılan delilleri olan bu ayetler ait oldukları bütün içerisinden çekilip çıkarılarak ait olmadıkları bir konuda, ferdin eceli konusunda bürhanı kat’î olarak kullanılmışlardı?

Klasik ilimlerin tümünde gördüğümüz bu yanlış Kur’an’a parçacı yaklaşımın doğal bir sonucudur.

“Hiçbir kişi ölemez; ancak Allah’ın izniyle, yazılmış ecele göre (ölür).” (Âl-i İmran 145)

Bu ayette ecelden yine kuralları ezelde belirlenmiş mücerred bir olgudan söz edilir gibi söz ediliyor (yazılmış ecel, belirlenmiş süre) ve bu ecel kanununun dışına kimsenin çıkamayacağı bir kez daha vurgulanıyor.

Bu söylediklerimizi klasik tartışmaların baş delillerinden biri olan şu ayet de güzel ifade eder:

“Her tür ecelin bir kitabı vardır. Allah dilediğini siler dilediğini bırakır. Kitabın anası O’nun katındadır.” (Ra’d 38-39)

Uzun bir ayetten bir parça olan ve bizim “her tür ecelin (sürenin) bir kitabı vardır” biçiminde anlam verdiğimiz “likülli ecelin kitab” ifadesini siyak ve sibakına bakmadan yalnızca insan tekinin eceli anlamına alan kelâmcılar yıllar yılı tezlerini ispat için bu ibareyi kullanmışlardı.

Biz likülli ecelin ibaresini her tür ecel diye çevirdik. Çünkü ibarenin ait olduğu ayette Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir ayet ya da mucize getiremeyeceği haber veriliyor. Yani her bir ayetin inişi ya da her bir mucizenin gönderilişi de bir ecele (süreye, bir plan ve programa) bağlıdır.

Peygamber canı istediği zaman ayet indiremediği gibi kafasından bir mucize de gösteremez, deniliyor. Sonra Kur’an’da yalnızca ölüm ecel olarak isimlendirilmez, doğum da ecel olarak isimlendirilir:

“Belirlenmiş bir ecele (süreye) kadar dilediğimizi rahimlerde tutuyoruz.” (Hac 5)

Yukarıdaki ayette olduğu gibi şu ayette de ecel mücerred zaman yani süre olarak kullanılmıştır:

“Kim Allah’a kavuşmayı umarsa bilsin ki Allah’ın (randevu için verdiği) ecel gelmektedir. O işitendir, bilendir.” (Ankebût 5)

Şu ayette de ecelden belirlenmiş ecel (ecelun müsemma) olarak söz ediliyor ki bu bizim statik sünnetullah dediğimiz; kanunları, illetleri, ilkeleri ezelde belirlenip ölçüsü (kaderi) tayin ve takdir edilmiş durumdur:

“… Sonra güçlü çağınıza eresiniz sonra da ihtiyarlayasınız diye sizi yaşatıyor. İçinizden kimi de daha önce öldürülüyor. Belirlenmiş ecele (süreye) erişmeniz ve aklınızı kullanmanız için.” (Mü’min 67)

Bunlardan ayrı olarak birçok ayette tüm kevni kanunlar (sünnetullah) için değiştirilmeyecek süreler de mücerret müddet olarak kullanılır.

Farklı ayetlerde de güneş, ay, yer ve gökler için belirlenmiş bir ecelin (sürenin) olduğu vurgulanır. Yine ecel karı koca arasındaki nikâhın süresi olarak geçer kimi ayetlerde. Ve son olarak da ecel borcun vadesi anlamında kullanılır.

Evet Kur’an’daki ecelle ilgili tüm ayetlerin sayım dökümü böyle. Bu ayetlerden çıkarılacak kesin sonuçları şöyle sıralayabiliriz.

  1. Kur’an’da ecel genellikle mücerret ve müşahhas zaman birimi, süre, belirlenmiş vakit anlamında kullanılmaktadır.
  2. Fert için kullanıldığı gibi toplum için de kullanılmakta, toplum için kullanıldığında daha kesin ifadelerle sıkı bir tahdide gidilmektedir.
  3. Sadece bitiş, ölüm, yok oluş, helak oluş için değil doğum, ayrılık, boşanma, borç ödeme, ayet indirilme, mucize gönderilme gibi konularda da ecel terimi kullanılmaktadır.

Bu ayetler içerisinde özellikle Eş’ari kelâmının eceli ele alış biçimini haklı gösterecek bir tek delil bulunmamaktadır. Eş’ari’nin kendisi dahi toplumun eceli konusundaki ayetleri ait olduğu bütünden kopararak ecel konusundaki görüşüne bir delil olarak kullanmakta bir beis görmemiştir.

Kur’an bize öğretmektedir ki ölüm anlamına alınan ecel tektir ve her ölen eceliyle ölür. Ecel’i insan hayatının sona erme süresi olarak aldığımızda bu ezelde belirlenmiştir.

Aynen ayın, güneşin, dünyanın ömrünün belirlendiği gibi. Allah’ın tayin ve tespit ettiği illetler zuhur edince bütün bunların eceli gelmiş olur. Bu anlamıyla ecelin illetlerini tespit, ilahiyatın değil tıp ya da anatomi ilminin konusudur.

Özetle eceli organizmanın kaderi olarak tarif etmek mümkündür. Bu tarifi hiçbir ayet nakzetmediği gibi aksine doğrular ve tasdik eder. Bilindiği gibi her bir organizma canlı kalabilmek için Allah’ın yaratırken tabi kıldığı kanunlara göre bazı şeylere muhtaçtır.

Organizmanın yaşaması için hayati önemi olan o illetler zail olduğu zaman ecel (süre) gelir ve organizma canlılığını yitirir. Bu Allah’ın ezelde takdir ettiği bir sünnettir ve bunu kimse değiştiremez.

Örneğin damarlarından kanı boşalmış bir insan yaşayamaz, kafası kopmuş bir beden canlılığını kaybeder, belli bir süreden fazla hava alamayan insan ölür. Yani sünnetullah gereği beden kendisini canlı tutan ana illetlerinden birini kaybetmişse o adamın eceli gelmiş demektir.

Beden, kimi zaman hayatta kalması için şart olan illetlerden biri dışardan bir müdahale olmaksızın sekteye uğrayarak ömrünü tamamlar, kimi zaman da bir kurşun, bir bıçak darbesi, boğulma, düşme, çarpma vs. gibi harici nedenlerle ya da dışardan birinin müdahalesiyle hayati unsurlardan birinin fonksiyonunu ifa edememesiyle ömrünü tamamlar.

Nasıl ki her insanın hayatta kalabilmesinin kaderi söz konusu hayati önemi haiz unsunların fonksiyonlarını icra etmesine bağlıysa ölmesinin kaderi (eceli) de bu unsurlardan birinin fonksiyonunu yitirmesine bağlıdır.

Organizmanın hayatını birtakım illetlere bağlayan onu Yarata’nın ta kendisidir. Allah yarattığının hangi durumlarda zaafa uğrayacağını da en iyi bilendir. Allah’ın bu anlamdaki bilmesi kişiyi öldürmesi değildir. Bu yüzdendir ki katil suçludur.

Çünkü Allah’ın bir kadere bağladığı ve muhterem (dokunulmaz) kıldığı bir nefis O’nun emri ve izni olmadan öldürülmüştür.

Katil şunun için suçludur: Bedenin hangi durumlarda hayatiyetini yitireceği az çok bilinir. Çünkü bedenin hayati fonksiyonları üç organda toplanmıştır; Kalp, beyin ve ciğer.

Bunların yaşaması için elzem olan kan ve hava herhangi bir dış müdahaleyle engellenirse insan hayatının devamı imkânsız hale gelir.

Bedenin ömrünü kan ve havaya bağlayan Allah’tır, onun nefessiz ve kansız kalmasını sağlayarak ölümüne sebep olan katildir. İşte bu nedenle cinayet Allah’ın takdirine, haddi aşan insanın müdahalesidir ve büyük bir suçtur.

Şehid için de geçerlidir aynı süreç ve şehidin mükâfatı da bu yüzdendir. Normalde vadesi olan bir borcu vadesi dolmadan gönüllü olarak ödemek istemiş, Allah’ın bir kadere bağlayıp kendisine emanet ettiği bedeni üzerindeki tasarruf hakkını Rabbinden yana kullanarak onu feda etmiş ve ebedî hayatı kazanmıştır. İşte bu nedenle şehid ölümü öldürerek, ölümsüzler arasına katılmıştır.

Ölüm, biyolojik olarak, canlı varlıkta hayati fonksiyonların bir daha geri dönmemek üzere sona ermesidir. Daha da özetlersek ruhun bedeni terk etmesidir.

Kesin bilinen bir şey var ki, gerçek ölüm üç durumda, kalbin, solunumun ve beyin fonksiyonlarının yitirilmesiyle ortaya çıkar. Bunlar fonksiyonlarını yitirince hücreler bir süre daha biyolojik gücünü sürdürebilir.

Karaciğer bir süre daha kan yapımını, böbrekler idrar çıkarımını, ilgili organlar sindirim ve testisler sperm üretimini devam ettirebilir. Bu hayatın varlığına delil olmaz. Sadece biyolojik güç ya da enerjiden kaynaklanır.

Ama asıl hayat bütün bu işlemlerin sebebi olan şeydir. Ayetlerden yola çıkarak ulaştığımız bu görüşü ünlü kelâmcı Bakıllani’nin “Ruh nedir?” sorusuna verdiği şu cevap da pekiştirmektedir:

“Ruh kalbde, beyinde ve ciğerde olmak üzere üç kuvvettir. Kalpteki kuvvet kuvvei hayvaniyye, beyindeki kuvvet kuvvei nefsaniyye, ciğerdeki kuvvet kuvvei nebatiyyedir.”

Eğer Allah Teâlâ bir kulunun yaşamasını istiyorsa ona yardım ve inayetini kellesi koptuktan sonra, kanı boşaldıktan sonra ya da yıllarca havasız kaldıktan sonra yapmaz. Sünneti gereği o kuluna yardımını kulun hayatına yönelik tecavüzün bedenin hayati fonksiyonlarından birini atıl hale getirmesine engel olarak yapar.

Şu da bir gerçek ki; elbette Allah Teâlâ Kur’an’ında buyurduğu gibi kendi yazdığını bozma ve silme kudretine ta baştan maliktir: “Her ecelin bir kitabı vardır. Allah dilediğini siler dilediğini bırakır. Kitabın anası O’nun katındadır.” (Ra’d 38-39)

Bu yüzdendir ki dilediğinde kudretinde tuttuğu eşyanın yapısına ve tabiatına müdahale ederek Nuh, İbrahim, Musa, İsa, Ashab-ı Kehf ve Muhammed aleyhimüsselam hazeratına yaptığı gibi sünnetini sünnetiyle aşar, kanununu kanunuyla değiştirir, yazdığı kaderi bir başka kader yazarak iptal eder. Elbet bunu da bir sünnet üzere yapar.

O’nun takdirindeki olağandışılıklar bile yine O’nun belirlediği bir kurala bağlıdır. O’nun koyduğu kuralı O’ndan başkası iptal edemez. Ve O’nun her bir işinin bir kurala bağlı olması yine zatının koyduğu en büyük ve değişmez sünnettir. Ve Allah Teâlâ’ya kimse şunu niçin şöyle yapıyorsun diye soramaz. O’nun makamı sorgulanma değil sorgulama makamıdır:

 “O yaptığından sorulmaz, ama onlar (ortak koşanlar ve koşulanlar yaptıklarından) sorulurlar.” (Enbiya 23)

Hz. Aişe kaç yaşında evlendi?

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Belki de peygamberimiz ve Hz. Aişe ile ilgili yapılmış en çirkin ve uygunsuz yakıştırmalardan biri, güvenilir kabul edilen kaynaklarda peygamberimizin Hz. Aişe ile altı yaşında evlendiği iddiasıdır.

Bu türden rivayetler peygamberimizi itibarsızlaştırmak ve bir anlamda sapkın göstermek için uydurulmuş rivayetlerdir.

Bu rivayet şu şekildedir: “Resulullah, ben altı yaşında iken benimle evlendi. Medine’ye geldik. Beni’l-Haris İbnu’l-Hazrec kabilesine indik. Ben hummaya yakalandım. Saçlarım döküldü, (İyileşince) saçım yine uzadı. Annem Ümmü Ruman, ben arkadaşlarımla salıncakta oynarken, bana geldi, benden ne istediğini bilmeksizin yanına gittim. Elimden tuttu. Evin kapısında beni durdurdu. Evimizde, ensardan bir grup kadın vardı. “Hayırlı, bereketli olsun!”, “Uğurlu mübarek olsun!” diye dualar, tebrikler ettiler. Annem beni onlara teslim etti. Onlar kılık-kıyafetime çeki düzen verdiler. Beni, (kuşluk vakti aniden) Resulullah’ın gelişinden başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni O’na teslim etti. O gün ben dokuz yaşında idim.” Buhari, Nikâh 38, 39, 57, 59, 61; Müslim, Nikâh 69, (1422); Ebu Davud, Nikâh 34,

Konu ile ilgili bir diğer rivayet Hz. Aişe’nin peygamberimizin yanındayken çocuk yaşlarda olduğu iftirasını desteklemektedir:

“Resulullah’ın yanında bebeklerle oynardım. Arkadaşlarım (da oynamak için) yanıma gelirlerdi. Resulullah (aleyhissalatu vesselam) (eve gelince, utanarak) saklanırlardı. Ama Aleyhissalatu vesselam onları tekrar bana gönderirdi. Beraber oynamaya devam ederdik.” Buhari, Edeb 81; Müslim, Fedailu’s-Sahabe 81, (2440); Ebu Davud, Edeb 62, (4931, 4932).

Söz konusu bu iki rivayetten görüldüğü gibi peygamberimizin bebeklerle oynayan altı yaşlarında bir çocuk ile evlendiği ve dokuz yaşına geldiğinde de onunla gerdeğe girdiği iddia edilerek peygamberimize açıkça iftira atılmıştır. Kur’an’da açık bir şekilde evlilik için tarafların reşit olmalarına vurgu yapılmıştır.

“Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şayet kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma gördünüz mü, hemen onlara mallarını verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin…” (Nisa Suresi 6).

Rüşde ermeden yani doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilecek bir olgunluğa ulaşmadan, nikâha erişme çağına gelinemeyeceği anlaşılmaktadır.

Üstelik ayette, bu kişiler büyüyerek reşit olmadan önce acele ile mallarının israf edilmemesi emredilmiştir.

Dolayısıyla bu olgunluğa gelmemiş biri ile evlenilmesi mümkün değildir.

Buna rağmen birçok konuda Allah’ın ayetlerini hiçe sayarak sapkınlıklarını meşru bir zemine dayandırmak isteyenlerin bunu peygamberimize iftira ederek yapmış olduklarını anlamak zor değildir.

Bu türden rivayetler sebebiyle bazı Müslüman ülkelerde küçük yaştaki kız çocukları ile evlenildiği görülmektedir. İnsanın kanını donduran bu tür eylemlerin sebebi din adına uydurulan hadis rivayetleridir.

Kur’an neden peygamberle tebliğ edildi?

Categories Peygamber AlgımızPosted on

Rivayet kültürüne tabi olan insanlar genelde sanki Allah’ın hükümleri dışında davranmış gibi o güzide elçisini Allah’ın dinine ortak kılıyorlar.

Bir de “Peygamber neden geldi öyleyse sadece kitap gelseydi ya” şeklinde tutarsız sorular soruyorlar.

Kitap gökten pat diye yere mi inecekti? Öncelikle ayetlerin dikkat çektiği gibi vahiy tek seferde değil, zaman içinde parça parça geldi.

O muazzez nebi, ömrünü Kur’an’ı tebliğ etmeye adadı, hayatı pahasına mücadele verdi, insan tahammülünü zorlayan yüklerin altına girdi, seviyesiz ve kaba onca insana tahammül etti ve Kur’an’ı en güzel şekilde yaşayarak, hal ve davranışı ile insanlara örnek olarak Allah’ın ayetlerini tebliğ etti.

Buna rağmen yine de ne çok insan ondan yüz çevirdi. Peygamberimiz, ayetlerin ifadesiyle insanlar üzerinde bir tanık, müjdeleyici ve uyarıcı olsun ve Allah’ın ayetlerini insanlara okuyup duyursun diye geldi:

“Biz seni, şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Fetih Suresi 8).

“İman edip salih amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarması için Allah’ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik)…” (Talak Suresi 11).

Kendi kendine kitap inse kim onu okuyup dikkate alacaktı? Ayetler açık bir şekilde peygamberimize vahyin veriliş nedeninin, vahyin insanlara bir bildiri, bir duyuru olması için olduğunu söylemektedir:

“İşte bu (Kur’an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten O’nun yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ) dır.” (İbrahim Suresi 52).

Bunca apaçık ayete rağmen “Ne yani peygamberimiz sadece Kur’an’ı tebliğ etmek için mi geldi?” diye soruyorlar. Ya ne için gelecekti? Allah’ın dinine ilave yapmak ya da eksik gördüğü yerleri düzeltmek için mi?

Peygamberimiz, Allah’ın resulü yani adı üstünde elçisidir. Bu, bir insanın dünyevi olarak edinebileceği en yüce mevkidir. Allah’ın vahyi bildirmek için seçtiği elçiler de ölümlü birer insandırlar. Ölümsüz olan peygamberler değil, beraberlerinde getirdikleri vahiydir.

Bu yüzden Allah’ın gönderdiği dinler, peygamber merkezli değil, vahiy merkezlidir.

Şöyle bir örnek hayal edelim. Bir iş yerinin sahibi, iş yerinde uyulması gereken kurallar ve çalışma düzeni ile ilgili bir bildiri hazırlamış ve şirketin müdürünü çağırarak bu talimatnameyi tam olarak kendisine verdiği şekli ile çalışanlara duyurmasını ve kendisinin de bu kurallara en güzel şekilde uyarak çalışanlara örnek olmasını istemiş olsun. İş yerinin sahibinin bir anlamda elçiliğini yapan bu kişi, kendisine verilen talimatname üzerinde herhangi bir değişiklik yapabilir mi? Bunu patronunun hazırladığı şekilde çalışanlara duyurur.

Çünkü kendisine verilen emir bu yöndedir. Şayet o talimatname üzerinde bir değişiklik yaparsa bu artık patron ile müdürün birlikte hazırladığı bir bildiriye döner. Durum bu örnekteki kadar açık ve nettir. Din Allah’ın dinidir ve bu dinde sadece Allah’ın kuralları geçerlidir.

Allah’ın bu dini tebliğ etmek üzere seçtiği elçisi ise Allah’tan almış olduğu vahyi en başta en güzel şekilde insanlara bildirip duyurmak, sonra da en güzel şekilde uygulayarak onlara örnek olmak durumundadır. Aksi halde Allah’ın kendisine vermiş olduğu elçilik görevini gerektiği gibi yerine getirmemiş olur.

“Ey Elçi! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (Maide Suresi 67).

Peygamberler Allah’tan aldıkları mesajları insanlara bildirdikleri için Allah’ın elçiliği vazifesini yerine getirirler. Onlar insanlara kendi heves ve arzularından konuşmadıkları gibi kendiliğinden bir şey teklif edenlerden de değildirler:

“O arzusuna göre de konuşmuyor. İndirilmiş bir vahiyden başkası değildir o.” (Necm Suresi 3-4).

“De ki: ‘Tebliğime karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben size kendiliğimden/zorlamayla yükümlülük getirenlerden de değilim. Bu (Kur’an), âlemler için yalnızca bir zikirdir (öğüt ve hatırlatmadır).” (Sad Suresi 86-87).

Allah’ın insanlara mesajlarını iletme yöntemi, seçtiği bir elçi vasıtasıyla gerçekleşir. Oysa ayetlerin dikkat çektiği gibi kimi insanlar bizzat o ayetlerin kendilerine verilmesini isterler:

“İçlerinden her kişi de istiyor ki, kendisine açılıp saçılmış sayfalar verilsin. Hayır, öyle şey olmaz! Doğrusu şu ki, ahiretten korkmuyorlar. Hayır, (iyi bilsinler ki) bu (Kur’an) bir hatırlatıcıdır. Dileyen düşünür onu, öğüt alır.” (Müddessir Suresi 52-55).

Bununla birlikte esasen görevlendirilen peygamberler, gönderildikleri toplumlar içinde bir anlamda devrim yaparlar. Tüm haksızlık, zulüm ve adaletsizliklere yönelik başkaldırışların daima bir liderin önderliğinde yapılmış olduğu da bir gerçektir. Peygamberler aynı zamanda gönderildikleri toplumlara önderlik ederek inananları bir arada tutmak, onlara destek olmak, zor zamanlarda Allah’ın ayetlerini onlara hatırlatmak, ayetlerden hareketle iyi olanı tavsiye ederek kötü olandan sakındırmak, olası bir fitne durumunda bunun önüne geçmek, savaş gibi durumlarda kendilerini müdafaa etmeleri için onları teşvik etmek ve onları bir arada tutarak kenetlenmelerini sağlamak gibi görevleri de vardır.

“Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı, hikmeti (bilgeliği) ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.” (Bakara Suresi 151).

Dolayısıyla gerek Allah’ın ayetlerinin ilk defa bildirildiği toplumlara gerekse daha önceden bildirilmiş olmasına rağmen Allah’ın ayetlerini saptırmış ya da unutmuş toplumlara bir peygamberin gelmesi ve onları gerçekler ile yüzleştirmesi gerekir. Peygamberler görevlerini tamamladıktan sonra tüm sorumluluk inananların üzerinde kalır. Peygamberimiz son peygamber olduğuna göre tekrar bir peygamberin gelmesi ve din adına uydurulan şeyler ile mücadele etmesi mümkün değildir.

Ancak elimizde peygamberimizin tebliğ ederek bizzat yaşadığı şekli ile Kur’an vahyi bulunmaktadır. İnananlara düşen vahyi tek ölçü bilerek, din adına uydurulan şeyler ile en güzel şekilde mücadele etmektir.

“Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık. Sen onlara vekil de değilsin.” (En’am Suresi 107).

“Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah’tır.” (Hud Suresi 12).