Hz. Âdem ve eşinin yaratılışı

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

İslam kültürüne giren yanlışlardan, hurafelerden biri de Hz. Âdem’in nerede yaratıldığı ve eşinin nasıl yaratıldığı meselesidir. Bu yanlış nereden geliyor?

Elimizdeki kısmen tahrife uğramış Tevrat’tan geldiğini; İsrailiyat kültürünün İslami kültürü etkilemesinden kaynaklandığını anlıyoruz. Bu konulardan ilki Hz. Âdem’in nerede yaratıldığı meselesidir.

Genel anlayış ve anlatışa göre Hz. Âdem cennette yaratılmıştır. Orada işlediği suç/günahtan dolayı kovulmuş ve yeryüzüne inmiştir. Şimdi bunun doğru bir öğreti olup olmadığını sorgulamak zorundayız. Bu öğretiyi Kur’ân onaylıyor mu? Onaylamıyorsa nereden geliyor? Bu öğretide çelişki var mı? Varsa bu çelişki nedir ve nasıl düzelir? Hz. Âdem bu dünyada, bu dünyanın toprağından yaratıldı.

Kur’ân, bu toprağın çeşitli evrelerden geçip insan haline geldiği açıklamaktadır. Bu evreleri şu âyetlerde buluyoruz: “Onu topraktan yarattı” (Âl-i İmran, 29); “ve ilk başta insanı çamurdan yarattı” (Secde, 7); “Şüphesiz Biz, onları yapışkan bir çamurdan yarattık” (Sâffat, 11); “Ben, kupkuru çamurdan bir beşer yaratacağım” (Hicr, 28); “özlü kara balçıktan”(Hicr, 26); “Allah, insanı çömlek gibi pişmiş çamurdan yarattı” (Rahman, 14).

Âyetlerde görüldüğü gibi, önce toprak, sonra çamur, sonra yapışkan çamur, sonra kurumuş çamur, sonra kara balçık, sonra pişmiş çamur safhalarından geçmiştir. Bu safhaların ardından, Yüce Allah kendi ruhundan ona üfleyip diriltmiştir. “Ona en uygun biçimi verip kendi ruhumdan üfürdüğüm zaman” (Sâd, 72).

Bu toprak ve onun geçirdiği evreler, yerkürede olmuştur. Bakara sûresinin 30. âyetinde, Yüce Allah meleklere ‘yeryüzünde bir halife yaratacağını’ söylemişti. Bütün bu âyetlere rağmen birisi çıkıp, ‘Hz. Âdem, öldükten sonra gideceğimiz ahiretteki cennette yaratıldı’ diyebilir mi? Diyorlar, çünkü Hz. Âdem’in o cennetten kovulup yeryüzüne indiği yazılmakta, öğretilmekte ve inanılmaktadır.

Hem ‘bu dünyadaki topraktan yaratıldı’ diyeceksiniz, hem de ‘bu dünyaya yaratılmış bir varlık olarak indirildi’ diyeceksiniz. İşte bu inanış biçimi tamamen çelişkilerle doludur. Burada sözde âlimleri aldatan kavram “cennet”tir.

“Cennetten kovuldu” deyince, bu cennetin ahiretteki cennet olduğu anlaşılmaktadır. Hâlbuki kovulduğu cennet, bu dünyadaki cennettir. Hz. Âdem Mekke’de yaratıldı. O dönemde Mekke ve civarı, yukarıdan bakınca toprağı görülmeyecek şekilde bitik yere biz ‘bahçe, bostan’ anlamında ‘cennet’ deriz.

Sebe sûresinin 15. âyetinde ifade edilen cennet de budur. Yüce Allah, Hz. Âdem’i cezalandırırken, bu cennet olan yeri çöle çevirdi. İşte, kovulma olayı budur. Diğer taraftan, Hz. Âdem’in eşinin yaratılışı konusu da tartışmalıdır. Bizim Havva ismi ile andığımız ama Kur’ân’da Hz. Âdem’in “eşi” olarak geçen validemizin, Hz. Âdem’in eğe kemiğinden yaratıldığı hem tefsirlerde, hem de hadis kitaplarında yer almaktadır.

Hz. Havva’nın Hz. Âdem’in eğe kemiğinden yaratıldığı meselesini sorgulamamız gerekiyor. Bu bilgi doğru mudur? Doğru değilse, nereden geliyor? Bu sorgulamayı yapınca cevabımız, bu bilginin yanlış olduğundan yanadır. Çünkü bu bilgi Kitab-ı Mukaddes’ten gelmektedir, yani İsrailiyat hikâyesinden başka bir şey değildir.

Şimdi, Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin (Yaratılış) bölümü Bab 2’nin 8. âyeti şöyledir: “Ve Rab, yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu”; “ve Rab Allah, adamın üzerine derin uyku getirdi ve o uyudu ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapadı; ve Rab, adamdan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve onu adama getirdi. Ve adam dedi: Şimdi bu benim kemiklerimden kemik ve etimden ettir, buna nisa denilecek, çünkü o insandan alındı.” (Kitabı Mukaddes, Tekvin, 21-23) “Hz. Havva, Hz. Âdem’in eğe kemiğinden yaratıldı; eğe kemiğini doğrultmaya kalkarsanız kırarsınız. Onun için, kadın daima eğridir; doğrultmaya kalkarsan kırarsın” ifadesi, hadis kitaplarında ve diğer kaynaklarda da yer almaktadır.

Mesela: “Buhari” adlı hadis kitabının Nikâh kitabının 79-80. hadislerinde bu ifadeler vardır. Eğri kemiklere sahip olan erkek doğru oluyor da, bir eğe kemiğinden yaratılan kadın nasıl eğri oluyor? Kaldı ki, Nisa 1 ve A’râf 189. âyetlere göre Âdem ile eşi ayrı ayrı, tek bir cevherden yaratılmıştır.

Bu âyetlere bakmadan, kadının eğe kemiğinden yaratıldığı ve o nedenle eğri olduğu şeklindeki İsrailiyat hikâyelerine inanmak ve o şekilde anlatmak, İslam ve Kur’ân adına çok büyük bir hatadır.

Bunlar nasıl bir Allah’a inanıyorlar? O’nun kudret çamuru bitmiş ve çamurdan bir kadın yaratmış; dönüp Hz. Âdem’e demiş ki ‘ver bana bir kemik, yaratayım sana bir hanım’. Bu nasıl bir anlayış ve nasıl bir hurafedir? ‘Eğrilik’ kadının biyolojik yapısından gelmez, çünkü eğrilik insanın kaderi değildir.

‘Eğrilik’ sonradan elde edilen, toplumsal ilişkilerden gelen, cehaletten kaynaklanan bir davranış biçimidir. Eğriliği biyolojik bir nedene bağlamak, Hıristiyanlıktaki nesilden nesile intikal eden “aslî günah”a benzetmek olur.

İsrailiyat hikâyeleriyle İslam anlatılmaz.

Hem âyetlere ters düşülür, hem kadına iftira edilmiş olur, hem de Kur’ân’ın kader anlayışı derinden yaralanır.

Din eğitimini akademisyen olarak sürdürenler, elbette bu konuları sorgulayacak, Kur’ân’ın egemenliğinde cevaplandıracaklardır. Doğru ile yanlışı Kur’ân’la ayıracaklardır. (Nisa, 105; Nahl, 64) Kur’ân, bu âyetlere göre ihtilafları çözer ve Yüce Allah’ın gösterdiği şekilde görmeyi, hüküm vermeyi sağlar.

Kur’an’da zenginlik kınanmaz

Categories Geleneksel Din Anlayışı, Kur'an'a Göre DinPosted on

Dünya ve dünyalıklar İslâm’da kötü ve yerilmiş varlıklar değildir.

Dünya ve madde, düalist gnostisizmden (ikici batınilik) etkilenen dinlerin iddia ettiği gibi asla şer ve şeytani değildir. Aksine imtihan aracıdır.

Allah insanı dünya ve dünyalıklarla sınar. İnsan bu sınavı yüz akıyla vermek istiyorsa, dünya ve dünyalıklara, üzerinde canının istediğini yapacak bir “mülkiyet” değil, Allah’a hesabını vereceği bir “emanet” olarak bakmalıdır.

İslam’da mala ve servete sahip olmak kınanmaz, mala ve servete ait olmak kınanır.

Bu dünyevileşmektir. Dünyevileşmek, atı süvarinin sırtına bindirmektir ve her tür kötülüğün çıkış noktasıdır. Dünyalıkları mülkiyet değil emanet bilme ve ona ait olmama hali Peygamber’in dilinde “fakr” olarak ifadesini bulur. Fakr şöyle tarif edilir: Dünyalara sahip olsan da, dünyaların sana sahip olmasına izin vermemendir. Kur’an dünyayı ve dünyalıkları kötülemez.

Kur’an’ın sakındırdığı şey, çoğaltma tutkusudur.

Kur’an şeytanı nasıl tanımlar?

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

İslâm’a göre şeytan (İblis) Allah’ın hasmı ve rakibi değil, Allah’ın asi ve günahkâr kuludur. Kur’an’da anlatılan Âdem İblis kıssalarından çıkan sonuç şudur: Âdem de, şeytan da Allah’ın emrine karşı geldi ve günahkâr oldu (Tâhâ 121). Fakat Âdem günahından af diledi ve makbul oldu (Bakara 37). İblis günahını savundu ve ilahi rahmetten kovuldu (A’râf 12).

Şeytan Allah’ın Allah olduğunu bilir ve itiraf eder, onun yüceliğine yemin eder (Enfal 48, Haşr 16).

Kur’an’a göre şeytan, Allah’ın değil insanın hasmı ve rakibidir. O, varlığını insanı yoldan saptırmaya adamıştır (A’râf 16).

Tanrı, şeytanın varlığına, insan hemcinsini ötekileştirmesin ve şeytanlaştırmasın diye izin vermiştir. Şeytanın varlık sebebi, insanın kendi türünü ötekileştirmesinin önüne geçmektir. Zira insanın zaafları vardır. Bu zaaflar, aslında insanı üstün kılan meziyetlerin yan etkileridir. İnsanın zaaflarından biri de, mutlaka ötekileştirecek birini aramasıdır. Şeytan insan için gerçek bir ötekidir. Şeytanın varlığıyla Tanrı, insana şu zımni mesajı verir: Ey insan! İlle de birini ötekileştireceksen şeytanı ötekileştir! Zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır (Bakara 168).

Vahiy, şeytanın, sorumluluk bilincine sahip aktif akıl, irade ve vicdan sahibi insan üzerinde, hiçbir gücünün olmadığını söyler (İsra 65).

Şeytanın insana karşı kullanabileceği tek güç, insanın şeytana kendi iradesinden transfer ettiği güçtür. Bu yüzden şeytanın etkisi altına giren biri, şeytanı değil kendini suçlamalıdır. O kişi, akıl, irade ve vicdanını vahiyle aktif tutacağına pasif tutmanın bedelini ödemektedir (Zuhruf 36). Onun şeytana aldanmış olması, kendisi için bir mazeret teşkil etmez (İbrahim 22).

“Allah ete kemiğe büründü göründü” uydurması

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Tasavvuf kültüründeki kimi anlatımlarda, Kur’an’ın net bir şekilde ortaya koymuş olduğu tevhit inancını sarsacak şekilde iddiaların ortaya konulduğu görülmektedir.

Bu rivayetlerden hareketle Allah’ın bazı kullarına tecelli ettiği ve ete kemiğe bürünüp falanca diye göründüğüne ve o kişinin Allah’ın aynası olduğuna inanılır.

Oysa ayetler uyarır: “Ama kalkarlar, kullarından birini O’ndan bir parçaymış gibi telakki ederler: Şu bir gerçek ki, (bunu yapan) insan katmerli bir nankörlük içindedir.” (Zuhruf Suresi 15).

Allah bunca ayeti ile inananları uyarıyor. Daha ne yapsın?

Allah ne derse desin bir kısım insanlar uydurmaların peşine takılıp Allah’tan başkasına kulluk kölelik etmeye devam edecekler.

Kur’an uyarıyor: “Şüphesiz, sana bu Kitab’ı hak ile indirdik; öyleyse sen de dini yalnızca O’na halis kılarak Allah’a kulluk et. Kesinlikle, din sadece Allah’a aittir. O’nun dışındakileri evliya (dostlar) olarak edinenler, ‘Onlar bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.’ (derler). Ayrılığa düştükleri bu konuda onların arasında Allah karar verecektir. Allah kuşkusuz, yalancıları ve nankörleri doğru yola iletmez.” (Zümer Suresi 2-3)

Kâinatın yaratılma sebebi peygamberimiz mi?

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Âlemlerin peygamberimiz için yaratıldığına dair halk arasında oldukça yaygın bir inanç vardır.

Birçok uydurmanın girmiş olduğu sahih kabul edilen hadis kitaplarına dahi girememiş olmasına rağmen oldukça meşhur olan bir inançtır.

Söz konusu bu hadis kabulüne göre Allah’ın peygamberimize: “Sen olmasaydın, bu kâinatı yaratmazdım” dediği iddia edilir.

Birçok ilahiye, dini içerikli kitaba ve mevlid türünden metinlere girmiş bir inançtır. Önemli hadisçilerin büyük bölümü tarafından bile itibar edilmemesine rağmen çok yaygın bir rivayet olarak aktarılmıştır.

Söz konusu bu iddianın daha da yakışıksız ve sıkıntılı olan kısmı, bu sözün peygamberimize isnat edilmek üzere rivayet edilen birçok sözden farklı olarak doğrudan Allah’a söyletilmiş olmasıdır. Dolayısıyla iddia ettikleri şey, Allah’ın kelamı gibi sunularak, daha da büyük bir iftira edilmiştir.

Oysa bu türden iddialara inanan insanlar, muhtemelen Allah’ın bunca apaçık ayetini hiçe saydıklarının farkında değiller.

Kur’an’da: “Ben, insanları ve cinleri bana kulluk etmeleri için yarattım. (Zariyat Suresi 56) denilmesine ve yine ayetlerde: “Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O’dur…” (Mülk Suresi 2) şeklinde var oluş amacımıza yönelik açıklamalar yapılmasına rağmen bu türden iddialarda bulunmak, Allah’ın ayetlerini hiçe saymaktır.

Aynı uydurmanın Hıristiyanlıkta Hz. İsa için yapıldığını görüyoruz: “Yerde ya da gökte ilah diye adlandırılanlar varsa da -nitekim pek çok “ilah”, pek çok “rab” vardır- bizim için tek bir Tanrı Baba vardır. O her şeyin kaynağıdır, bizler O’nun için yaşıyoruz. Tek bir Rab var, O da İsa Mesih’tir. Her şey O’nun aracılığıyla yaratıldı, biz de O’nun aracılığıyla yaşıyoruz.” (1. Korintliler 8. Bölüm 5-6). Kur’an, peygamberimiz ile ilgili olmadık iddialarda bulunanları uyarır: “Muhammed yalnızca bir elçidir; ondan önce de elçiler gelip geçmiştir…” (Ali İmran Suresi 144).

İslâm’ın farklı din ve mensuplarına bakışı nasıldır?

Categories Diğer DinlerPosted on

İslâm’ın farklı dinlere bakışını anlamak için önce farklılığa bakışını anlamak gerekir. İslâm’a göre farklılık zenginliktir. Kur’an göklerin ve yerin, insanların dillerinin ve renklerinin farklılığını “Allah’ın ayeti” olarak niteler (Rûm 22).

Kur’an’ın 35. suresi olan Fâtır suresinin konusu, yaratılmışların olanca farklılığına rağmen onların sergilediği muhteşem iç uyumdur. Sure bu farklılığı, bir zenginlik olarak takdim eder.

Kur’an’a göre yeryüzündeki herhangi bir insan ırkını, rengini, dilini hedef almak, Allah’ın ayetini hedef almaktır. Kur’an, Yaratan’ın birliği konusunda ne kadar titizleniyorsa, yaratılanın çokluğu konusunda da o kadar titizlenir.

Kur’an, bütünsel bir okuma sonucunda şu iki mesajı verir:

Yaratan’ın tekliği ilkesine aykırılık, Allah’a karşı işlenmiş “en büyük günah” olan ‘şirk’i üretir.

Yaratılanın çokluğu ilkesine aykırılık, insana karşı işlenmiş en büyük günah olan “zulmü” üretir. İslâm, dünyadaki dinî farklılığı, Tanrı’nın iradesinin bir parçası olarak görür. Zira Tanrı, Müslümanlardan, herkesin iman ettiği bir dünya istememektedir.

Bunu da Kur’an’da açıkça şöyle ifade eder:

“Eğer Rabbin isteseydi yeryüzünde bulunan herkes hep birlikte iman ederdi (fakat O bunu istemedi); şu halde şimdi sen kalkıp da iman edinceye kadar insanları zorlayacak mısın?” (Yûnus 99)

Kur’an’a göre, inanç farklılıklarının yok olduğu bir dünya hayal etmek, Tanrı’nın iradesine karşı gelmektir. Allah, farklı dinlerin ibadethanelerini insanların bir kısmı eliyle savunur.

Kur’an bunu tam da şöyle söyler:

“Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savunmamış olsaydı, o zaman, içerisinde Allah’ın adının çokça anıldığı nice manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılıp giderdi.” (Hac 40)

İslâm’da küfür nedir? Kâfir kime denir?

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

Küfür, dilde “örtmek”, kâfir ise “örten” demektir. Her tür küfür, Allah’ın nimetinin üzerini örtmek anlamına geldiği için bu adla anılır. Küfür, vicdanın üzerini örtmektir.

Zira insanın vicdanı her daim hakikati haykırır. İnsan bu haykırışı duymamak için vicdanının üzerini görünmeyen bir perde ile örter. İşte buna küfür denir.

Dinî terim olarak küfür: Kur’an’da yer alıp iman edilmesi şart olan hakikatlerden birini inkâr etmek demektir.

Bunun için iki şart vardır:

  1. Bu hakikat kişiye açık ve net olarak ulaşmış olacak.
  2. Kişi kendisine gelen vahyin iman edilmesini emrettiği bu hakikati duyduğu ve anladığı halde, açık ve net olarak reddetmiş ve inkâr etmiş olacak.

Bu iki şart gerçekleştiğinde, İslâm’a göre o kişi Allah’a nankörlük anlamında “kâfir”, yaptığı da “küfür” olmuş olur. Buna göre her gayrimüslim “kâfir” değildir, fakat her kâfir “gayrimüslim”dir.

Neler şirk kapsamına girer?

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

Allah’a ait bir yetkinin Allah dışında bir kişi veya zümre, kurum veya makam tarafından kullanıldığını iddia etmek şirktir.

Mesela Kur’an hükümde Allah’a ortak koşulan soyut-somut her tür otoriteye, “şirk koşulan otorite” anlamında tağût adını verir. Yalnızca Allah, Allah’tır. Tanrılık O’nun hakkıdır, O’ndan başkasının hakkı O’na kul olmaktır. O’ndan rol çalmaya yeltenmek, rol çalanı Tanrı yapmaz. Fakat insan olmaktan çıkarır.

Zira Tanrılık taslayan her insanın başta insanlığı zarar görür. Zarar görmeyen tek merci Allah’tır: “Yüceler yücesi olan O, onların şirk koştukları her şeyin ötesindedir, aşkındır.” (Haşr 23)

Allah’a noksan ve kusur izafe etmek şirktir. Şirkin bu türüne, Allah’a beşeri vasıflar yakıştırmak da dâhildir. Allah’ta noksanlık vehmetmek, bakılanın değil bakışın yamukluğuna delalet eder. Bakışındaki yamukluğu düzeltmeyen, baktığını doğru göremez.

Allah’ın Kur’an’da yer alan isimlerinin her biri, O’nun mükemmelliğinin bir nişanesidir. Esma-i hüsnanın bir amacı Allah’ın nitelik ve fiillerinde mükemmel olduğunu ifade etmekse, diğer amacı da insanın bu nitelik ve fiillerin hiçbirinde mükemmel olmadığını ifade etmektir.

İbadetler Allah için yapıldığında ibadet, başkaları için yapıldığında şirk olur. Kuddûs olan Allah’tan koparılan her kutsal, put olmaya adaydır.

Şirk neden yasaktır?

Şirk, Allah’a nankörlüktür (Kureyş 1-4).

Zira Allah’ın hakkına geçmektir. Tüm şirkler, “uzak tanrı” tasavvurundan neşet ederler. İnsan Tanrı’ya aracısız ulaşılamayacağını zannettiğinde, şirkin yolu açılmış olur. Bunun arka planında ise, Tanrı’nın ulaşılamazlığı düşüncesi yer alır.

Oysaki Tanrı, insana şahdamarından yakındır. Şirk, Allah’ı iftiradır: “Allah’a yalan yere iftira düzüp koşandan daha zalim kim olabilir?” (Saf 7)

Şirk koşanın iyilikleri boşa çıkar:

“Eğer Allah’a ait nitelikleri başkalarına yakıştırırsan, kesinlikle yapıp ettiklerin boşa gider, üstelik büsbütün kaybedenlerden olursun!” (Zümer 65)

Şirk koşan, Allah’ın inayetinden mahrum kalır: “Sakın Allah’la birlikte başka bir ilah edinme! Sonra kınanmış olarak bir köşeye atılıp orada bir başına kalakalırsın.” (İsra 22)

Şirk, bütünü bölmek, parçalamak demektir.

Şirk insanın iç bütünlüğünü yok eder.

Ruhsal dinamizmini soğurur. İç enerjisini tüketir.

Şirk, asla Tanrı’yı parçalamaz. Şirk, şirk koşan insanı parçalar. Onun iç bütünlüğünü, kişiliğini parçalar. Şirk, manevi bir şizofrenidir. İnsanın duygu-düşünce, ruh-beden, mana-madde, kalp-akıl arasındaki bağını koparır.

Şirk, şirk koşulan şey karşısında insanı güçsüzleştirir.

Eğer insan 13 rakamının uğursuzluğuna inanıyorsa, 13 no’lu otel odasına yatırdığınızda kâbus göreceğini tahmin etmek kehanet olmaz. Şirkin insan üzerindeki olumsuz etkisi böyledir. Kur’an, şirki “en büyük zulüm” olarak niteler (Lokman 13).

Kur’an hür irade ve kader arasında nasıl bir ilişki kurar?

Categories Geleneksel Din Anlayışı, Kur'an'a Göre DinPosted on

“Biz, her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.” (İsrâ 13)

“Her insan, yaptıklarının rehinesidir.” (Müddessir 38)

“Bu iş ne sizin kuruntunuza göre, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göre olur; her kim kötülük işlerse, onunla cezalandırılır.” (Nisâ 123)

“Bir hayâsızlık işlediklerinde derler ki: “Biz babalarımızı bu hal üzre bulduk; demek ki bize bunu Allah emretmiş”. Deki: Allah asla hayâsızlığı emretmez: Ne yani, şimdi siz Allah’a bilmediğiniz bir konuda iftira mı atıyorsunuz?” (A’râf 28)

“O, yoldan çıkanlardan başkasını saptırmaz.” (Bakara 26)

“Ne zaman ki kaydılar, Allah da onların kalplerini kaydırdı.” (Saf 5)

“İşte yasa budur: Allah bir topluma bahşettiği nimeti, o toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe asla değiştirmez.” (Enfâl 53)

“Eğer küfür ve nankörlük ederseniz, unutmayın ki Allah size asla muhtaç değildir; ama O, kullarının küfür ve nankörlüğünden razı değildir; fakat şükrederseniz, O sizden razı olur.” (Zümer 7)

“Şimdi müşrikler diyecekler ki: Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşmazdık.” (En’âm 148)

“İnsan benliği ve onun yaratılış amacına uygun biçimlenişi şahit olsun! Ve nihayet insan benliğine iyiyi ve kötüyü tanıyıp sorumsuz ve sorumlu davranma yeteneğini yerleştiren (şahit olsun) ki..” (Şems 7-8)

“Kendini temizleyen kimse kurtulmuş, kendini kirleten kimse ise hüsrana uğramıştır.” (Şems 9-10)

“Onlar dediler ki: “Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize uymuştuk; onlar da bizi yoldan çıkardılar!” (Ahzâb 67)

Kur’an, ruh ve bedene nasıl bakar?

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

Kur’an, ruh hakkında bize çok az bilgi verildiğini söyler ve Peygamber’e şunu emreder:

“Sana ruhtan soruyorlar. De ki, Ruh, Rabbimin (akıl ermez) işlerindendir ve size bu konuda çok sınırlı bir bilgi verilmiştir” (İsra 85).

Bu ilahi kelam mü’min muhataba, ruhu tüm boyutlarıyla hiçbir zaman kavrayamayacağı hakikatini söyler. Bu, aynı zamanda insanın görünmeyene dair bilgisinin sınırlılığını, bu konuda Allah’a güvenmesi (imân) gerektiğini ima eder.

İslâm’da beden kötü değildir.

Kur’an’da, bedene hiçbir olumsuz anlam yüklenmez. Aksine beden, eylemi gerçekleştiren araçtır ve eylem (el-‘amelu’s-sâlih) imandan sonra Allah’ın insan hakkında not verdiği ikinci unsurdur. Eğer elektroniğin diliyle konuşursak, beden donanım (hardware); ruh, enerji ve program (software) işlevi görür.

İlki olmadan ikincisi işlevini ifa edemez.