Kadınların ağzında çakıl taşıyla konuşması

Categories Dine Sokulan İlaveler, Hadis - Kuran ÇelişkisiPosted on

Bırakın kadın erkek Müslümanların arkadaşlık etmesini, haremlik selamlıkla, kadınlar erkeklerden tamamen soyutlanmış ve kendi aralarında konuşan kadınların sesinin bile erkekler tarafından duyulmaması gerektiği söylenmiştir.

Bu arada çok zaruret olursa, kadının ağzına çakıl taşı alıp sesi tanınmadan (erkekleştirerek/kalınlaştırarak) erkeklere -o da zaruret miktarı- bir şeyler söyleyebileceği izahını yapanlar da olmuştur.

Camiye gitmesi, tek başına hacca gitmesi, erkeklerle konuşması engellenen kadının, aybaşı olduğu zamanlarda namaz kılamayacağı, Kuran okuyamayacağı, oruç tutamayacağı izahlarıyla da bu ibadetleri engellenir.

Oysa Allah, Kuran’da, sadece, aybaşı olan kadınla cinsel ilişkiye girilmemesini belirtmiştir.

Eğer Allah, aybaşılı kadının namaz kılmasını, Kuran okuyup, oruç tutmasını istemeseydi hiç şüphesiz bunları da bildirirdi.

Fakat aybaşılı kadını pis gören yaklaşım, -İsrailiyat kökenli uydurmalar aracılığıyla Kuran’a aykırı bu uygulamayı da dinimize sokmuştur.

Sana kadınların aybaşı halini sorarlar. De ki: “O bir sıkıntıdır. Aybaşı halinde kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın.” 2-Bakara Suresi 222

Kuran her türlü detayı verirken, Kuran’da olmayan zorlukları dine sokarak ilaveler yapanlar, kadınların namaz kılmalarını, oruç tutmalarını Kuran okumalarını aybaşı durumunda engelledikleri gibi kadın-erkek ayrımı yapılmadan farz kılınan Cuma namazına gitmelerini de engelleyerek, dini uygulamalarda eksiltmeler de yapmışlardır.

Oysa Kuran’ın dininde ilave gibi eksiltme de hoş karşılanamaz. Kadın bu kadar kötülendikten sonra hiçbir fikrine değer verilmeyen bir varlığa çevrilmiş ve “Kadınlara itaat eden helak olur” şeklinde Kuran’dan onay alamayacak uydurma hadisler, Kuran’ın ahlakıyla ahlaklanmış olan Peygamberimiz’e atfen uydurulmuştur.

Kadınlara danışmayın, onlara muhalefet edin. Kadınlara muhalefet edin, zira kadınlara muhalefet berekettir. Kadınlara Dîni Bilgiler; Suyuti, Lealil Masnua 2; İbn Arrak, Tenzihüş Şeria 2

Kim ki karısına itaat ederse Allah onu yüzüstü Cehenneme atar. İbn Arrak 2

Midye ve karides yemek haram mıdır?

Categories Dine Sokulan İlaveler, Hadis - Kuran ÇelişkisiPosted on

Ayetlerde gördüğümüz gibi, Kuran; 1- leş, 2- kan, 3- domuz eti, 4- Allah’tan başkası adına kesilenler olarak, haramlarını bu dört maddede toplamıştır ve sadece bunların haram olduğunu da vurgulamıştır.

Çok zor durumda kalıp da bu dördünden biri dışında hiçbir yiyecek bulamayan kişinin, aşırıya gitmemek şartıyla bunlardan yiyebileceği gibi bir detay bile belirtilmiştir.

Etrafımızdaki insanlara sorarak bir araştırma yapsak; böyle bir zaruret durumuyla yüzyüze gelen yüz kişide bir kişi bile zor buluruz (o da belki hayatında bir kez bu durumda kalmıştır).

Yani Kuran konuyu en detaylı şekilde açıklamıştır. Fakat buna rağmen mezheplerin, Kuran’da olmayan haramları, bu konuda da dinimize ilave ettiklerini görmekteyiz.

Örneğin Türkiye’de en yaygın mezhep olan Hanefiliğe göre midye ve karides yemek haramdır.

Ne yazık ki birçok kişi bu izahı dinin bir hükmü sanmakta ve Allah’ın bu nimetlerini kendilerine haram kılmaktadırlar.

Mezhepler haram olan yiyecekler konusunda Kuran ile çelişmekle kalmamış, kendi aralarında da çelişmişlerdir. Mesela Maliki mezhebi Hanefi’nin haram kıldığı midye ve karidesi helal kabul eder.

Maliki mezhebinin haram dediği at etiyse Şafi ve Hanbeli gibi mezheplere göre helaldir. Mezheplerin ilave haramları bunlarla bitmez.

Azı dişleriyle kapıp avlayan ve parçalayan kurt, ayı, köpek, sincap ve tilkinin dahil olduğu hayvanlar da bu haram edilenler listesindedir. Tırnaklarıyla kapıp avlayan kuşların eti de mezheplerce haram edilmiştir.

Yılan, kurbağa, kaplumbağa, yengeç tipi hayvanlar da listeye dahildir.

Kuran’ın izahlarını yeterli görmeyenler kendi örf ve adetlerinde çirkin gördüklerini, uydurma hadislerle destekleyerek haram kılmışlardır.

Oysa farklı farklı kültürlerde insanların yemek listesi de farklıdır. Örneğin kurbağa eti ve at eti kimi kültürlerde hiç yenmezken, bazı ülkelerin kültürlerinde bunlar çok prestijli yemekler sınıfındadırlar.

Birçok kültürde ayı, aslan, kurt gibi vahşi hayvanları yeme alışkanlığı da olabilir. Kendi kültürlerine göre din oluşturanların bu saçma ve gereksiz ilaveleri, birçok farklı kültürde yaşayanlara gereksiz zorlukları beraberinde getirmiştir.

Mesela Türkiye gibi üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede istiridye, midye ve karidesin haram kılınması beraberinde din adına zorlukları taşımıştır. Ayetlerde % 1’den bile daha az ihtimalle karşılaşılması mümkün durumları açıklayan Allah’ın, yüz milyonlarca insanın karşılaşacağı midye ve karides gibi yiyecekler haram olsaydı, bunları açıklamaması hiç düşünülebilir mi?

Madem açıklanmamıştır, demek ki Allah, bunları haram etmek istememiştir. Allah’ın haram etmediği her şey helal olduğuna göre demek ki bunlar afiyetle yenilebilir.

Allah’ın kendilerine verdiği rızıkları haramlaştıranlar hüsrana uğramışlardır, sapıtmışlardır, doğru yolu bulamamışlardır. 6-Enam Suresi 140

De ki: “Ne oldu size de Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal?” De ki: “Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” 10-Yunus Suresi 59

Ayetlerde görüldüğü gibi fazladan haramlar türetip midye, karides, ya da at etine haram demek; dinde titizlik veya takva olmak demek değildir. Aksine Allah’ın haram kılmadığına haram demek; Allah’a iftiradır, dine ihanettir, kitlelerin dinden kaçmasına sebep olmak demektir.

Maide suresi 87. ayette, Allah’ın helal kıldığı güzel şeylerin haram kılınmaması buyurularak, bunu yapmak haddi aşmak olarak değerlendirilir. Ayetin “Ey iman edenler” diye başlaması bu ayette belirtilen haddi aşmanın “Ben Müslümanım” diyenler tarafından da gerçekleştirildiğini gösterir.

Demek ki “Ne olacak fazladan bir midye, karides haram olsun…” diyemeyiz.

Din adına dine zorluk ilave etmek haddi aşmaktır, sapkınlıktır, Allah’ın emirlerine karşı gelmek demektir.

Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haramlaştırmayın, haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez. 5-Maide Suresi, 87

Satranç, heykel, müzik, şiir ile ilgili uydurmalar

Categories Dine Sokulan İlaveler, Hadis - Hadis Çelişkisi, Hadis - Kuran ÇelişkisiPosted on

Musiki dinleyen bir kişiye cennette ruhanileri dinleme izni verilmez.

Kurtubi 14/53

Şarkı kalpte nifak bitirir.

Ebu Davud

Ümmetimden bir topluluk bulunacak saf ve yünlü ipeği, çalgı aletlerini helal edinecekler. Sahihi Buhari

Allah şarkıyı, onun alışverişini, parasını, öğretmeyi ve dinlemeyi haram kılmıştır.

Muhammed Gazali, Nebevi Sünnet

Bu son hadisi kitabında zikreden Muhammed Gazali (doğumu 1917, Mı- sır), İbni Hazm’ın da izahlarını delil göstererek, nakilcileri inceleyerek, Hz. Ömer’den örnekler vererek; bu hadisin ve evvelki incelediğimiz hadislerin uydurma olduğunu ortaya koyar.

Aslında Peygamber’in müzik dinlediğine, müziği teşvik ettiğine dair de hadisler vardır. Fakat birçok mezhep, yasaklayıcı hadislerin etkisinde kalmıştır (Türkiye’de en yaygın ve en çok taraftarı olan Hanefi mezhebi gibi). Bu arada vurmalı sazlarla müziğin helal olduğu, telli ve üflemeli sazların ise haram olduğuna dair mantık dışı birçok izah da mezheplerin temel dini kaynak diye sundukları ilmihal kitaplarında yer alır.

“Peygamber zamanında def çalınıyor ve Peygamber de dinliyormuş, demek ki def, darbuka gibi vurmalı sazlar helal; telli, üflemeli sazların ise hepsi haramdır” diyerek, mezhepler, çelişkili açıklamalarını ilmihal kitaplarında halka sunmaktadırlar. “Peygamber zamanının ve yöresinin müziği, def tipi aletlerle yapılıyorsa, değişik kültürlerin kullandığı üflemeli ve vurmalı sazlar da helaldir” şeklinde basit bir mantığı bile çıkartamamaları, mezhep kurucularının kendi kültürlerini din diye yutturma gayretlerini göstermektedir.

Sonuç olarak, her konuda olduğu gibi müzik konusunda da Kuran’ı dinin yeterli ve tek kaynağı olarak görmemek, mezhepleri çelişkili izahlara ve kaosa sürüklemiştir.

ŞİİR

Müzik kadar yoğun olarak karşı çıkılmasa da şiire de karşı çıkanlar olmuştur. Fakat genelde din dışı şiirler, aşk şiirleri kötü görülmüş, yalnız dini şiirlere izin verilmiştir.

Sizden birinizin içinin kusmuk ve kanla dolu olması şiirle dolu olmasından daha hayırlıdır. M. Mesabih 4/4809

Şiire karşı çıkışlar müziğe olduğu kadar yoğun olmamasına karşın heykele neredeyse tüm mezhepler müzikten çok daha şiddetli bir şekilde karşı çıkmışlardır.

HEYKEL

Bazı yöneticilerin, tarihsel bir vaka olarak, putperestliğe yol açacağı endişesinden dolayı heykele karşı bir tavır koymuş olmaları mümkündür.

Fakat böylesi, Kuran’da yer almayan bir tavır, ancak tarihsel bir yaklaşım olarak değerlendirilmeli ve bu tip yaklaşımlar dinin evrensel hükümleri gibi görülmemelidir.

Heykele putperestliğe yol açtığı için karşı çıkıldığı söylenir. Ona bakılırsa Hindular ineğe tapmaktadırlar, bu durumda bütün inekleri öldürmemiz mi gerekmektedir? Mecusiler ateşe tapıyordu, Peygamber tüm ateşlerin söndürülüp bir daha ateş yakılmamasını emretti mi? Güneşe tapanlar olduğu için hiç güneş görmeyen kapalı bir yerde yaşama fikrine ne dersiniz? Kuran’ın hiçbir ayetinde yasaklanmazken, Hz. Süleyman’ın saltanatının bir ihtişamı olarak gösterilen heykele, bu ayetin beyanına rağmen, “haram” denerek nasıl karşı çıkılabilir?

“Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kalkmayan kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın. Kullarımdan şükredenler azdır.” 34-Sebe Suresi 13

Allah, Kuran’da heykeli gücün ve güzelliğin bir göstergesi şeklinde sunuyorken heykele nasıl karşı çıkılır?

Peki, Hz. Süleyman dine titiz değil miydi de yukarıdaki ayetten öğrendiğimize göre heykeller yaptırdı? Bu iddiaları ortaya atanlar, Hz. Süleyman’dan daha mı dindardırlar, yoksa Hz. Süleyman günahkar mı?

İnsanlar, Allah’ın indirdiğiyle yetinmeyip kendi kafalarına göre “din” yapınca, ortaya çıkan işte budur; mezheplerin karmakarışık, akıldışı ve uydurmalarla dolu yapıları.

Kim resim yaparsa, Allah ona Kıyamet günü yaptığı resim sebebiyle, resmindekilere ruh üfleyinceye kadar azab eder. Hiçbir zaman resimdekilere ruh üfleyemez.

Buhari, Tabir 45; Nesai, Zinet 114

Köpek ve resim bulunan eve melekler giremez.

Tırmizi 4, No: 2955

RESİM

Mezheplerin İslam’ında sanata düşmanlığın en yoğun olduğu konulardan biri ise resimdir. Canlı figür çizmek, aynı heykel gibi, Kuran’da bu konuda hiçbir yasak olmamasına rağmen yasaklanmıştır.

Tabi bu arada aynı hadisle evde köpek beslemenin yasak olduğu şeklinde bir uydurmayı da İslam’a sokmuşlardır. Mezheplerin bu saçma izahlarıyla alay edenler, şöyle bir soru sorup mezhepçileri dalgaya almaktadırlar:

“Azrail de bir melektir, eğer evde köpek besler veya eve resim asarsam, Azrail de evime giremeyeceğine göre, evdeyken ölmemem garanti olur mu?” İslam’ı yanlış tanıtıp insanların dinden uzaklaşmasına sebep olanlar, kendilerine inananları müzik, heykel ve resim gibi Allah’ın kulları için yarattığı güzelliklerden mahrum etmektedirler.

Oysa Allah, Kuran’da şöyle buyurmaktadır:

De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?” De ki: “Bunlar dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır.” Bilen bir topluluk için Biz ayetleri böyle detaylandırırız. 7-Araf Suresi 32

Kuran’a göre iman edenler Allah’ın yasaklamadığı güzelliklerden faydalanır ve Allah’a şükrederler.

Gelenekçi İslam ise sürekli yasaklamada, zorlaştırmada, çirkinleştirmede ve eziyette medet arar. Bu zihniyetin sahipleri, Allah’ın yasaklamadıklarını yasaklayarak insanları Allah’a daha fazla yaklaştırdıklarını, daha takva (daha makbul bir kul) yaptıklarını zannederler.

Oysa Allah dinden eksiltmeyi de, dine ilaveyi de kınar.

Her iki hareket de Allah’tan olanı insani olanla karıştırmak demektir.

Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.

5- Maide Suresi 87

Allah’ın bu ve benzeri ayetlerine aykırı hareket edilmesi yüzünden dinimiz çok büyük zarar görmüştür. Örneğin müzik hakkında tüm bu kısıtlamalar olmasaydı, İslam âleminden herhalde çok daha fazla müzisyen ve müzik eseri çıkardı.

Hıristiyan uydurmacılığı daha ziyade Peygamberleri’ni ilahlaştırarak iş görürken, bizim uydurmacılarımız ise dine ilavelerle dini yozlaştırarak ve hayatı renksizleştirerek iş gördüler.

Müzik sayesinde birçok dini mesaj verilip, insanların bilinçaltına birçok gerçek yerleştirilebilirdi.

Bizdeki kısıtlı dini müzik eserlerine karşı Hıristiyanların sayısız üretimini ve bunu dini anlatmada nasıl olumlu bir şekilde kullandıklarını dikkate alırsak, müzik yasağının dinimize verdiği bir zararı anlayabiliriz.

Aynı şekilde heykel ve sanatın diğer birçok öğesinin yasaklanmaması, Hıristiyanların bu unsurları da kullanıp daha estetik bir yaşam tarzı oluşturmalarını sağlamıştır. Birçok insan Hıristiyan uydurmacılığının inanç alanına soktukları saçma izahlara rağmen, sırf bu daha medeni ve renkli yaşam stilinin etkisiyle Hıristiyan olabilmiştir.

Oysa inanç alanını uydurmacılıktan daha sağlam bir şekilde korumalarına rağmen, uygulama alanında kapılarını ardına kadar uydurmalara açan dinimizin mezhepleriyse; daha mantıklı inanç izahlarına rağmen renksiz ve içinden çıkılmaz hayat görüşleriyle birçok insanı dinimizden kaçırmışlardır.

Kuran’ın anlattığı din ile uydurulan dinin farkını bilmeyen yığınlarsa, birçok şeye olduğu gibi sanata da düşman çöl bedevisi zihniyetinin sunduğu dini, gerçek din sanıp, ondan uzaklaşmışlardır.

Hıristiyanlar nasıl Hz. İsa’yı ilahlaştıran izahları dinlerinden atıp Allah’ın indirdiği şekliyle dinlerini ortaya çıkarmak zorundaysalar, biz de dinimize yapılan bu ilavelerden dinimizi kurtararak mezheplerin, geleneklerin ve uydurmaların İslam’ından Kuran’ın anlattığı İslam’a dönmek zorundayız.

SATRANÇ

Ayrılığın iyi olduğunda ayrılığa düşmeyen hadisçiler, en çok azabın kime yapılacağı konusunda da, satrancı sevmeyen birinin şu uydurması sayesinde ayrılmışlardır:

Kıyamette en acı azabı görecek insan satranç oynayan kimsedir. Hafız Zehebi, Büyük Günahlar

Hafız Zehebi, İbni Abbas’ın, nasıl bir yetimin satranç aletini yaktığını, satranç haram olmasa bu aleti yakmasının mümkün olmayacağını anlatarak; satranç konusunda “dini” bilgiler aktarır.

Artık dinimizin içine sokulmuş bunlara benzer saçmalıklardan dinimiz kurtulsun; insanları karanlıklara boğan bu izahların çöl bedevilerinin işi olduğunu, Kuran’ın anlattığı İslam’da bunların olmadığını herkes öğrensin.

De ki: “Size ne oluyor ki Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir kısmını haram, bir kısmını helal yapıyorsunuz?” De ki: “Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” 10- Yunus Suresi 59

Kur’an’da miras

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

Kuran’ı bütünsel olarak değerlendirmemek yüzünden kadınlarla ilgili yanlış anlaşılan diğer bir konuysa miras meselesidir.

İlk anlaşılması gereken mesele, Kuran’a göre mal, para v.b.’nin paylaşımında önceliğin vasiyette olduğudur.

Kuran’ın bu açık hükmünü mezhepçi İslamcılar, “Varise vasiyet yoktur” şeklinde uydurma bir hadisle ortadan kaldırma cüretini göstermişlerdir; böylece hadisle dine ilave yapmanın ötesinde hadisle Kuran ayeti bile iptal edilmeye kalkılmıştır.

Kuran’a göre önce vasiyet ve borçlar halledilir.

5-Maide suresi 106. ayette ve 2-Bakara Suresi 180. ayette vasiyet yapılmasının söylendiğini görebiliriz. 4-Nisa Suresi 11. ve 12. ayette, tavsiye edilen paylaşma anlatılırken, bu paylaşmanın “vasiyet ve borçların halledilmesinden sonra” olduğu söylenir.

Kadın ve erkek mirasını incelerken, Kuran’ın tüm sistemi içinde para akışını ve maddi ilişkileri anlarsak mirastaki paylaşmayı daha iyi anlarız. Kuran’a göre erkek, evlenirken kadına mehir verir. (Mehir kadına verilir, kadının ailesine değil.)

Kuran, mehirin miktarını belirtmediği için örneğin maddi ihtiyaç halinde olan, evini yurdunu terk edip evlenecek olan kadın mehir olarak ev, araba v.b. isteyebilir. Koca adayıyla bu mehirde anlaşırsa evlilik olur. Yok kadın böyle bir mehir talebinde bulunmazsa mehir bir yüzük, bir hediye, bir takı v.b. de olabilir.

Kuran mehirin uygun bir tarzda verilmesini ister, miktarını belirlemeyerek, birçok konuda oluşturduğu esnek ortamı burada da oluşturur. Mehir iki tarafın üzerinde anlaştığı bir miktardır. Fakat her durumda erkekten kadına bir maddiyat transferi mehirle gerçekleşir.

Ayrıca Kuran’a göre erkek, kadının ve çocukların geçimini üstlenir. Eğer boşanma olursa; çocukların masrafları, anne çocuğu emziriyorsa annenin de masrafları, Kuran’a göre erkeğin yükümlülüğündedir.

Yani Kuran’a göre erkek hem mehirle hem de karısının ve çocuklarının masraflarını karşılamakla kadına yüklenmeyen bu harcamalardan sorumlu tutulur. Dul kalan kadınların ise aldıkları mehir ve diğer varlıkları geçinmelerine yeterli değilse, ihtiyaçları varsa uygun tarzda geçindirilmeleri, tüm Müslümanların vazifesidir (2-Bakara Suresi 241).

Görüldüğü gibi erkeğin parası ve maddi varlığı sürekli bölünür ve üzerinde birçok sorumluluk vardır.

Buna karşı Allah, erkek çocuğa, kız çocuğunun iki katı miras önerir (4-Nisa suresi 11). Miras ile ilgili teferruatlar Nisa suresi 11, 12 ve 176. ayette okunabilir.

Mirasçı olan anne, baba ise mirastan ikisi de altıda bir olarak eşit hisse alırlar. Görüldüğü gibi Allah erkeğin malını böleceği, iş kurmak için sermaye gerekeceği yaşlarda erkeğe kız kardeşinin iki katı miras önermektedir.

Fakat çocuğu ölen anne ve babalarda böyle endişelerin olması pek muhtemel değilken, önerilen miras her birine, hem babaya hem de anaya altıda birdir.

Kimi insanların “şu anda devir böyle, artık kadınlar da çalışıyor” veya “oğlumun hanımı da kendi de zengin, kızımın kocası da kendisi de fakir” gibi farklı özel şartlarını ifade eden durumları oluşabilir.

Daha evvel de dediğimiz gibi Kuran’da esas olan vasiyettir; tüm bu miras dağıtımları, vasiyet ve borçlardan geri kalan içindir. Kişilerin özel durumları, özel istekleri varsa vefat etmeden kızlarına bırakacakları vasiyetle, oğullarıyla mirası dengeleyebilir ve Kuran’ın izin verdiği bu esneklikten yararlanabilirler. Bu konuda da gördüğümüz gibi sorun Kuran’a önyargılı yaklaşımlarda ve Kuran’ı bütün olarak kavramaya çalışmamaktadır. Yoksa Kuran, her konunun en mükemmel şekilde çözümünü sunmaktadır.

Kur’an’da kadının şahitliği

Categories Dine Sokulan İlaveler, Kur'an'a Göre DinPosted on

Kuran’la ilgili mezhepçi anlayış tarafından çarpıtılmış konulardan diğer bir tanesi kadınların şahitliğidir.

Kuran, kadın ile erkeğin şahitliğini bir tutar, hiçbir yerde “bir erkeğin şahitliği iki kadına eşittir” diye geçmez.

Örneğin zinanın tespitinde 4 şahit gerekir ve Kuran’da bu şahitler 4 kadın veya 2 erkek, 4 erkek veya 8 kadın gibi ifadeler kullanılmadan 4 şahit diye belirtilir.

Yani herhangi 4 şahit işlevi görür, kadın erkek ayrımı yapılmaz. Kadınla kocasının şahitliklerinin birbirleriyle çeliştiği, kadınlara zina isnadıyla ilgili durumda da; kocanın şahitliği karısınınkine eşittir, hatta iki şahitliğin çeliştiği bu durumda kadın, kendi şahitliğine uygun olarak masum kabul edilir (Bakınız: 24-Nur Suresi 6-9).

İstisnai, yanlış anlaşılan konu ise Bakara suresi 282. ayette, vadeli borçlanmalarla ilgili konuda geçer.

Bu ayette, “borçların yazılması ve yazıcı ile şahitlerin bu görevden kaçmamaları” söylenir. Ayrıca ayetin sonunda “yazıcıya ve şahitlere zarar verilmemesi gerektiği” geçer. Görüldüğü gibi maddi menfaatlerin söz konusu olduğu bu konuda, şahitlik insanların kaçındığı, yapmak istemedikleri bir sorumluluktur.

Allah ise bu kaçınılan görevi erkeklere yükleyip, “iki erkek şahit bulunmasını” ister. Dikkat edin ayette, “iki erkek veya dört kadın şahit bulun” ifadesi geçmez, doğrudan “iki erkek şahit bulunması” istenir.

Böylece ticaretle daha az uğraşan ve baskılara karşı daha hassas olan kadın, bu kaçınılan vazifeden korunur. Eğer iki erkek bulunamaz ve bir erkek bulunursa, o zaman “bir erkek ve iki kadın bulunması” gerekir. Böylece hem şahit sorunu çözülür, hem olumsuz bir durumun ortaya çıkışı ihtimalinde bir erkekle bir kadının karşı karşıya kalması önlenip kadın korunur.

Ortaya borcun miktarı konusunda bir yanlış anlama çıktığını düşünelim. İki şahidin farklı şahitliği durumunda kadın, erkekle karşı karşıya kalacak ve iki taraftan birinin yalancı olduğunun kesin olduğu bir ortamda, yoğun stres ve baskı altında kalacaktır.

Oysa bir erkek ve iki kadın şahitle, şahit sayısı üçe çıkınca mesuliyet dağılacağı için şahitlikteki stres azalacak ve baskı yapmak isteyen art niyetli kimselerin bu sefer iki kişiden birini değil, üç kişiden ikisini kandırmaları gerektiği için işleri zorlaşacaktır.

Kadınların baskılardan korunmasını sağlayan bu uygulamanın hikmetlerini idrak edemeyenler; kadını baskılardan koruyup, kaçınıldığı belirtilen bir mesuliyeti erkeğe yükleyen bu ayeti anlamayarak, “bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine eşittir” diyerek, Kuran’ı çarpıtmışlar ve evvelki uydurma izahlarından kaynaklanan bakış açılarını bu alana da sokmuşlardır.

Oysa bu ayet dışında Kuran’da geçen diğer şahitliklerde kadın, erkek ayrımı yoktur. Eğer böyle bir ayrım olsa, Allah bunu ya her şahitlikle ilgili ayette belirtir ya da “bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine eşittir” diye genel bir hüküm koyardı.

Böyle bir hükmün olmaması, böyle bir durumun da olmadığını gösterir. Ticaretle tarihin her döneminde daha az alakalı olan kadın, ticaretle alakasının azlığı veya baskıya uğraması sonucu doğru şahitlikten saparsa diğer kadının hatırlatması sonucu, bu zorluğu aşabilir ve mesuliyeti paylaşıp mesuliyetini azaltır.

Ayette “Yazana da, şahitlik edene de zarar vermeyin. Yapacak olursanız doğru yoldan sapmış olursunuz.” şeklindeki ifadeyi, şahide ve yazıcıya yapılan baskıyı ve bu bağlamda ayetin mantığını anlamak için göz önünde bulundurmamız gerekmektedir.

Mezheplerini doğru çıkarmak için hadis uyduranlar

Categories MezheplerPosted on

Kuran’a dayalı bir İslam modelinden uzaklaşılıp, insan sözlerinin Allah’ın hükmü olarak takdim edildiği, hadise dayalı gelenekçi bir modelin kuvvetlendiği ortamda, insanlar dini farklı farklı anlamaya başlamışlardı.

Bu tablo, İslam’ı anlama ve yaşamada birbirleriyle uzlaşmayan, dini konularda ayrılığa düşen farklı düşüncelerin, kamplaşma ve mezheplerin doğmasına sebep oldu.

Bu ortamda mezhep bağlıları, kendi düşüncelerinin haklılığını ispat edip halkı etkileyebilmek ve kendi mezheplerine çekebilmek için Hz. Peygamber’in dilinden kendi mezheplerini öven, öteki mezhepleri aşağılayan uydurma hadislere dayanma ihtiyacı hissettiler.

Hanefi mezhebinin mensuplarının şu şekildeki bir uydurmasını görebiliriz:

“Ümmetimde İmam Şafi adında bir kimse ortaya çıkacaktır. O, ümmetime şeytandan daha zararlı olacaktır. Ve yine ümmetim arasından adına Ebu Hanife denecek bir kimse gelecektir ki, o ümmetimin ışığıdır” (İbnu Arrak, Tenzihus Şeria, 2. cilt).

Bu arada Şafi taraftarları da boş durmaz ve kendi imamlarını kurtaracak hadis uydururlar: “Kureyş alimi (İmam Şafi) yeryüzünün her yerini ilimle dolduracaktır.”

Maliki mezhebi taraftarları hiç durur mu, onlar da kendi hadislerini açıkladılar:

“İlim talebi için bir gün gelecek, develerin boyunları vurulacak (yani uzun seyahatlere girişilecek) da Medine aliminden (İmam Malik) daha alim birisi olmayacak.”

Sunni mezheplerde durum böyleyken Kaderiyecilerin de nasıl hadis uydurduğu eski bir Kaderiye mezhebi üyesi Ebu Reca Muhriz’e dayandırılarak anlatılır:

“Kaderiyecilerden kesinlikle bir şey rivayet etmeyiniz, vallahi biz insanları mezhebimize çekebilmek için hadisler uydurur ve bu hareketimizle de sevap kazanacağımızı umardık. Ben bu suretle Kaderiye mezhebine dört bin kişi kattım” (Er Cerhu Ve’l Tadi’l, 1. cilt).

Sefer halindeyken oruç tutmak

Categories Hadis - Kuran ÇelişkisiPosted on

Kur’an’da hastalık ya da yolculuk gibi bir durumda oruç tutmakta zorluk çekiliyorsa orucun tutulmaması ve yerine başka günlerde kaza edilmesi söylenir:

“Sayılı günlerde… Sizden kim hasta ya da yolcu olursa, tutmadığın sayısı kadar diğer günlerde (oruç tutar) ve (bunlar arasından) ona gücü yetenler üzerine, bir yoksulu doyuracak fidye gerekir; Kim daha fazla hayır işlerse kendisi için daha yararlı olur, ama -eğer bilirseniz-oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara Suresi 184).

Ancak rivayetlerde sefer esnasında oruç tutulup tutulamayacağı ile ilgili birbiri ile çelişkili ifadeler yer almaktadır.

Örneğin bir rivayet şu şekildedir:

“Resulullah bir seferdeydi. Etrafına insanların toplandığı bir adam gördü, ona gölge yapıyorlardı. ‘Nesi var?’ diye sordu. ‘Oruçlu biri!’ dediler. Resulullah: ‘Seferde oruç bir (Allah’ı memnun edecek dindarlık) değildir!’ buyurdular. Buhari, Savm 36; Müslim, Sıyam 92, (1115); Ebu Davud, Savm 43, (2407); Nesai, Savm 48, (4, 176).

Peygamberimizin bu şekilde söylediği iddia edilmesine rağmen bir başka rivayette sefer esnasında sadece bir kişi ile beraber peygamberimizin oruçlu olduğu başka kimsenin oruç tutmadığı iddia edilmiştir:

“Biz çok şiddetli sıcak bir mevsimde, Ramazan ayında Resulullah ile birlikte sefere çıktık. Hararetin şiddetinden herkes elini başına koyuyordu. Aramızda oruçlu olarak sadece Resulullah ile İbnu Ravaha vardı.” Buhari, Savm 36; Müslim, Sıyam 92, (1115); Ebu Davud, Savm 43, (2407); Nesai, Savm 48, (4, 176).

Peygamberimizin sefer esnasında oruçlu olduğunu söyleyen başka bir rivayet de ilk rivayet ile çelişmektedir:

“Biz Resulullah ile bir seferde beraber bulunduk. O oruçlu idi…” Buhari, Savm 35; Müslim, Savm 108, (1122); Ebu Davud, Savm 44, (2409).

Görüldüğü gibi rivayetlere göre peygamberimiz bir rivayette sefer esnasında oruçlu olmayı Allah’ın hoşnut olmayacağı bir davranış olarak ifade etmekte ancak diğer rivayetlerde sefer esnasında oruç tutmaktadır.

Bu türden kendi arasında çelişen rivayetler ile esasen peygamberimizi kendisi ile çelişen biri olarak göstermişlerdir. Oysa peygamberimizin dini konularda kendisi ile çelişmesinin mümkün olmadığı açıktır.

Uğursuzluk var mıdır?

Categories Hadis - Hadis ÇelişkisiPosted on

Hadisler kendi aralarında çeliştikleri gibi aynı zamanda kimi hadisler anlamı tamamen değiştirecek şekilde yanlış aktarılmışlardır.

Örneğin bir hadis metninde peygamberimizin şu şekilde söylediği iddia edilmiştir:

“Hastalıkta bulaşıcılık yoktur, herhangi bir şeyde uğursuzluk da yoktur. Uğursuzluk ancak üç şeydedir: Atta, kadında ve evde.” Buhari, Cihad, 47; Nikâh, 18; Tıp, 43,54; Müslim, Selam, 115; İbn Mace, Nikâh, 55; Tirmizi, Edeb, 58

Yine benzer bir rivayette bu kez at yerine hayvan denilerek rivayet tüm hayvanları içine alacak şekilde genişletilmiştir. Söz konusu hadis ile ilgili bir rivayet ise şu şekilde kaydedilmiştir:

“Baykuş ötmesinde bir şey yoktur, hastalıkta bulaşıcılık yoktur, herhangi bir şeyde uğursuzluk yoktur. Eğer herhangi bir şeyde uğursuzluk olsaydı, atta, kadında ve evde olurdu.”  Buhari, Cihad 47, Nikâh 17; Müslim, Selam 119, (2226).

Bir diğerinde ise bu rivayetin “Uğur, kadında, atta ve evdedir” (Tirmizi, Edeb 58; İbn Mace, Nikâh 55) şeklinde bir versiyonu kaydedilmiştir.

Görüldüğü gibi en güvenilir kabul edilen hadis kaynakları içinde anlamı tamamen değiştirecek şekilde üç farklı rivayet kaydedilmiştir.

Muhtemelen peygamberimizin Kur’an ayetlerinden hareketle insan

Uğursuzluk var mıdır?

ların sorularına vermiş olduğu birçok cevap, zaman içinde bu şekilde takla atarak değişime uğramış ve hiç olmadık anlamlar kazanmıştır.

Bu duruma bir başka örnek de Tirmizi’nin “Şüphesiz malda zekâttan başka da bir hak vardır.” şeklindeki rivayetinin İbn Mace tarafından “Malda zekâttan başka hak yoktur.” şeklinde kaydedilmiş olmasıdır.

Yine “mirac hadisi” olarak bilinen hadisin de zannedildiği gibi tek bir rivayet metnine dayanmadığı ve söz konusu farklı rivayetlerde ihtilaf, tutarsızlık ve çelişkiler olduğu görülmektedir.

Buna rağmen genelde söz konusu hadis rivayeti tek bir metni varmış gibi anlatılmakta ve rivayetler arasındaki apaçık farklar göz ardı edilmektedir.

Oysa bu rivayetler bir arada değerlendirildiklerinde mekânı, zamanı, sayısı, ruhen ya da bedenen olduğu gibi temel konularda çok ciddi ihtilaflar söz konusudur.

Peygamberimizin itikafa girmesi

Categories Hadis - Kuran ÇelişkisiPosted on

Toplum arasında itikaf, özellikle Ramazan ayında yapılan ve ibadet etmek üzere genellikle on gün gibi bir süre bir ibadethaneye çekilmek olarak kabul edilmektedir.

Hadislerden gelen ise Peygamberimizin itikâfa çekildiğine dair rivayetlerde Ramazan’ın hangi on gününde itikâfa girdiği konusunda çelişkili ifadeler olduğu görülmektedir.

Yaygın olan rivayetlerde peygamberimizin son on günde itikâfa girdiği iddia edilmektedir:

“Resulullah vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikâfa girer ve derdi ki: ‘Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde arayın’. Resulullah’tan sonra, zevceleri de itikâfa girdiler.”

“Hz. Peygamber Ramazan’ın son on gününde itikâfa girerlerdi.”

Başka bir rivayette ise Ramazan’ın orta on gününde itikâfa girdiği, yirminci günü sabahı evine döndüğü sonra da gördüğü bir rüya üzerine Kadir gecesini son on günde aramak üzere tekrar itikâfa çekildiği iddia edilmiştir:

“Biz Hz. Peygamber ile birlikte Ramazan’ın orta on gününde itikâfa girdik, yirminci günün sabahı olunca eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık…”

Oysa yukarıda da dikkat çekildiği gibi bir rivayette Kadir gecesinin Ramazan’ın bütün gecelerinde aranması gerektiğini söylediği iddia edilmişti.

İtikâf,  bir şeyin üzerine yoğunlaşmak, kapaklanmak gibi anlamlar taşır. Kur’an’ı Kerim’de Kur’an’da Fetih 25, Şuara 71, Hac 25, Embia 52, Taha 91,97, Araf 138. ayetinde kelime anlamı ve başka anlamlarda da geçmiştir.

İtikaf, zamanının belli bir bölümü vakfetmesidir. Ama bu vakfetme zamanı Allah’a vakfetmek değildir. Yani mescitten çıkmama şeklinde değil, ömrünü Allah’a vakfetmesidir.

Müzemmil Suresi’nin 8. ayetinde “İmdi, Rabbinin adını an ve bütün varlığını O’na vakfet!” derken nebiye ömrünü Allah’a vakfet denmektedir.

İtikafın maksatı ise insanın kendinden istifade etmesini sağlamaktır.

Burada amaçlanan kulu kendine çevirmektir. İnsan şeytan tarafından kandırılmasın diye kendisine dönmesi istenmiştir. Tıpkı Oruç gibi bu ibadetlerin hepsinde insanın kendine dikkat çekmesi, ıslah edilmesi istenmiştir.

Islah edici amel ise tek başına değil toplum ile birlikte olur.

İnsan toplumun içinde olarak kendisini onarmalıdır. Sadece kendisi için yaşamak da değil, sadece toplum için yaşamakta değil, bu ikisinin ortasında ayağının biri kendi varlığının üstünde diğeri de toplumsal sorumluluklarının üzerinde olmalıdır. Açları doyurmak, yetimin başını okşamak, fakirlere yardım etmek ıslah edici ameldir.

Bunu da Beled Suresi’nin 12-17 ayetlerinde görüyoruz;

“Bilir misin nedir o sarp yokuş?

 Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır;

veya açlık gününde (muhtaçları) doyurmaktır;

(mesela) yakını olan bir yetimi,

ya da evsiz barksız, yurtsuz yuvasız bir düşkünü…

 Daha sonra, iman edenlerden olmak ve birbirine hakkı ve merhameti tavsiye etmektir.” Beled 12-17

İtikaf kısacası kendini kaybetmesi değil, kendini bulmasıdır.

İnsanların en hayırlısını kimdir?

Categories Hadis - Hadis ÇelişkisiPosted on

Bazı hadis kaynakları bir rivayeti aynı şekilde kaydederken söz konusu rivayetin yine güvenilir kabul edilen kaynaklarda bambaşka şekilde kaydedildiğini görmek mümkündür.

Örneğin Buhari ve Müslim tarafından alınmış bir hadis rivayetinde peygamberimizin şu şekilde söylediği iddia edilir:

“İnsanların en hayırlıları benim çağımda yaşayanlardır. Sonra onları takip edenlerdir. Sonra da bunları takip edenlerdir. Bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlikte bulunurlar (yemin talep edilmeden yemin ederler), onlar ihanet içindedirler, itimat olunmazlar.” Buhari, Şehadat 9, Fezailu’l-Ashab 1, Rikak 7, Eyman 27; Müslim, Fezailu’sSahabe, 214, (2535); Tirmizi, Fiten 45, (2222), Şehadat 4, (2303); Ebu Davud, Sünnet 10, (4657); Nesai, Eyman 29, (7, 17, 18).

Bu hadise göre en hayırlı olanlar peygamberimizin dönemindekilerdir.

Sonuncuları takiben gelecek olanlar ise güvenilmez kimselerdir. Tirmizi’de geçen bir hadis rivayetinde ise peygamberimizin şöyle söylediği iddia edilir:

“Ümmetim bir yağmura benzer. Önünün mü yoksa sonunun mu hayırlı olduğu bilinmez.” Tirmizi, Edeb, 81.

Bu hadiste ise hangisinin hayırlı olacağının bilinmeyeceği söylenmektedir.

Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mace tarafından alınan bir diğer rivayette ise peygamberimizin şöyle söylediği iddia edilmiştir:

“…Zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizi, Tefsir, Maide, (3060); İbn Mace, Fiten 21, (4014)

Bu rivayette ise sonradan gelenlerden birçok zorluğa rağmen peygamberimizin dönemindekiler kadar amel yapabilenlerin daha hayırlı olacağı anlaşılmaktadır.