Sünnet, Kur’an’da hangi anlamlarda kullanılır

Categories Kur'an'a Göre Din, Sünnet KavramıPosted on

Şu soruların cevaplanması gerekir: İkisi de Arapça olan ve yine ikisi de Kur’an’da yer alan sünnet ve hikmet kelimelerini eş anlamlı saymanın mantığı nedir?

Kur’an’da kullanılan 14 Sünnet lafzı ile ifade edilmeyen mananın, hikmet lafzı ile ifade edilmesinin hikmeti nedir?”

“Sözün burasında şu soru can alıcıdır: Herhangi bir muhaddis, sahihtir içtihadında bulunduğu hadislerin tamamının, Allah Rasulü’nün ağzından çıktığı garantisini bize verebilir mi? Veremez.

Nitekim hiçbiri de böyle bir garanti vermemiştir. Zira her sahih dediği hadisin Rasulullah tarafından söylendiğinden kendisi de emin değildir, olamaz da. Seçtiklerinin tamamının sahihliği de, attıklarının tamamının zayıflığı da hep kendi zannına dayalıdır. Bir hadise “sahihtir” demek, “Bu hadis falanın içtihadına göre sahihtir” demekten başka bir şey ifade etmez.

Raviler hakkında verilen güvenilirlik kıstasları da tartışmaya açıktı. Ünlü hadis derlemelerinin çoğu derlenip bittikten ve herkes bunlar üzerinden raviler ve hadisler hakkında kıymet hükmünü verdikten sonra, Darakutni isimli titiz bir âlim çıkıyor, ravi hakkında hükmün yanlış verildiğini söylüyordu.

Bu tespitin doğru kabul edilmesi durumunda, hadisçilerin 200 yıldan beri hadisler hakkındaki sahihlik hükmünün tamamının yeniden gözden geçirilmesi ve kartların yeniden karılması gerekiyordu.

Bunu yapmak yerine hadisi ideolojik bir cephaneye dönüştüren hadisçiler kulaklarının üzerine yatmayı tercih edeceklerdi.

Bir hadisin sıhhatini tespitte doğru ölçüler koyduğu iddiasındaki Cerh ve Tadil disiplininin içinden çıkmak mümkün değildir.

Hâkim en-Nisaburi’nin nakline göre, hadisçi Abdurrahman b. Mehdi şu itirafta bulunur: “Hadisi bilip tanımak bir ilham işidir. Hadisi ta’lil eden bir âlime desen ki: Bunu sen neye dayanarak söylüyorsun? Onun buna dair bir delili yoktur”. (Ma’rifetu Ulumi’l-Hadis, Beyrut 2003, h. no: 234, s. 361.)

“Hadislerin kıymet hükümlerinin omurgasını oluşturan cerh ve tadil ilmi meğer bir ilim değil “ilham” imiş de, kimsenin haberi yokmuş.”

“Buradaki asıl tehlike, bir sözün vahiy olup olmadığının indi/kişisel yorumlarla belirlenebileceğini kabul etmiş olmaktır.

Sünneti-hadisi vahiy ilan etmek, cerh ve tadil ulemasına bir sözün vahiy olup olmadığını belirleme hakkı vermektir.

Bir başka ifadesiyle, vahyin tespitini içtihada bırakmaktır. Ravi “güvenilir” diyene göre vahiy ilan edilen bir davranış veya söz, ravi “güvenilmez” diyen öbür hadisçiye göre “vahiy” olmaktan çıkmaktadır.

Bu düpedüz beşeri olanın ilahileştirilmesidir. Kur’an bilgi sisteminin iki ayağını oluşturan “gayb” ve “şehadet”in (Haşr 22) yanına, zanna dayalı protez bir ayak eklemektir. Zan ise hiçbir zaman hakikatin yerini tutamaz.” (Yunus 36)

Hadisi sünnet’le özdeşleştiren ve Kur’an’da verildiği belirtilen hikmet’in sünnet olduğunu söyleyen anlayış, haliyle hadisleri de Kur’an’la eş değer yapmış olmaktadır. Oysa bu doğru bir değerlendirme değildir.

Özellikle bu kültürü okumamış olanlara yahut bu durumu bilmeyenlere bunu anlatmak için “Hadisler Kur’an’la Eşdeğer Midir?” diye sormamızın sebebi budur.

Bunu hadisçi ekolün mensupları yadırgasalar da, yapılan alıntılarda gördüğümüz gibi pratikte yapılan iş budur.

Çünkü Hz. Peygamber’in dinde yerini ve rolünü vurgulama ve rivayetleri koruma adına mimarlığını İmam Şafii’nin yaptığı ve hadisçi ekolün geliştirdiği sünnetin ayrı bir vahiy olup Kur’an’a hakim olduğunu, Kur’an’a olan ihtiyacından çok, Kur’an’ın ona ihtiyacının olduğunu, Kur’an’ı neshedebildiği halde Sünnetin Kur’an’la değil ancak benzeri bir sünnetle neshedilebileceğini söyleyen anlayış bilerek veya bilmeyerek tam da bunu seslendirmektedir.

“Sünnetin Kur’an’a ihtiyacından çok Kur’an’ın sünnete ihtiyacı vardır” (İbn Abdilberr, Cami, II, 1193 94) değerlendirmesi Mekhul’ün sözüdür ve muhtemelen Hz. Ali’nin İbn Abbas’ı Haricilere gönderirken söylediği bağlama benzer bir bağlamda kullanılmıştır.

Kendi bağlamı içinde anlamlı olabilir. Evzai bu sözü Mekhul’e atıf yapmadan kullandığı için kendisine mal edilmiştir.

Oysa kuşaktan kuşağa tevatüren gelen ve yaşayan/ameli sünnet olarak nitelenen uygulamanın aksine, rivayet kitaplarında şu veya bu şekilde ve değişik oranlarda Rasulullah’a ait olmayan veya onu doğru olarak anlatmayan ve yansıtmayan şeylerin girdiğini ilgililer belirtmekte ve eleştirmektedir.

Örneğin, İslam coğrafyasının özellikle Ehli Sünnet mensupları arasında birinci derece sahih kabul edilen Buhari’nin el-Camiu’s-Sahih kitabının önceki âlimler tarafından değişik yönlerden eleştirildiğini bu işin uzmanı ve “Buhari’nin Kaynakları” çalışmasının sahibi M. Fuad Sezgin şöyle anlatır: “Buhari ve Müslim’in Sahih’lerinin etrafında ortaya çıkan tenkit, daha ziyade hadis senetlerindeki ravi, nispet ve künyeleri mevzu/konu olarak seçmiştir. Muhaddislerin hatalarını ilk olarak toplayıp münakaşa eden Ebu Süleyman el-Hattabi (öl. 388), Buhari’nin Sahih’inin muhtevasından sonraki şarihlerin nazarı dikkatini çeken kısımları kitabına almamıştır. Hatta bunların hemen hemen hepsinin Buhari’nin kitabının ilk şerhi olan İ’lamu’s-Sunen’inde gözünden kaçtığı anlaşılmaktadır.

Buhari ve Müslim’in Sahih’lerini daha ziyade ravi ve senetleri bakımından tenkit eden ilk eseri Ebu’l-Hasen ed-Dârakutnî (öl.385) ortaya koymuştur. Daha sonra aynı faaliyeti Ebu Mes’ud ed-Dımeşki (öl.400) ve Ebu Ali el-Ğassani (öl. 498) inkişaf ettirmişlerdir.

Ebu’l Velid el-Baci’nin (öl.474) verdiği bir haberden; Buhari’nin kitabının üçüncü tabaka ravilerinden Ebu Zerr el-Herevi’nin de (öl.434) İlzâmâtu’l-Buhari adında bir eser meydana getirerek rivayet ettiği kitabı şerhleri bakımından tenkide tabi tuttuğunu öğreniyoruz. Ebu Ali el-Ğassani’nin Takyîdu’l-Muhmel’inden başka, Sahihayn’i tenkit eden bu eserlerden hiçbiri bize kadar gelmemiştir. Bundan başka İbnu Abdilberr’in de (öl. 463) Buhari’nin garip karşılanan bazı taraflarını ele alan el-Mesâilu’l-Mustağrabe mine’l-Buhari adında bir eser yazdığını öğreniyoruz. Buhari ve Müslim’in 200 kadar hadisini tenkit eden Darakutni’nin el-İstidrâkât ve’t-Tetabbu’ adlı eserinin mahiyetini, İbnu Hacer tarafından iktibas edilen büyük bir kısmı vasıtasıyla öğrenebiliyoruz.

İbnu Hacer bütün bunları teker teker cevaplandırıp tenkitleri hafifletmeye çalışmıştır. Buhari’nin Sahih’indeki bazı yanlışlıklar, kitabın tenkidi etrafında ilk eserlerin ortaya çıktığı bir devirde, el-Hatib el-Bağdadi (öl.463) tarafından “galat” diye adlandırıldığı halde, İbnu Hacer bunu veya tasnif tabirini Buhari hakkında kullanmayı tecviz etmemektedir.

Ona göre, bu hususta vehm kelimesini kullanmak daha uygundur. Maamafih; Buhari’nin tenkidinden pek memnun olmamasına rağmen, İbnu Hacer, şerhinde, şarihlerin, hassaten Kirmani’nin, zaman zaman şiddetli itirazlarını cevaplandırmak gayesiyle bile olsa, bunları nakletmek mecburiyetinde kalmıştır.

Buhari’nin her şeyden önce kitabına başlama tarzı tenkit edilmiştir. Onun, Sahih’ine almış olduğu ilk iki hadisten birincisinin bulunduğu babla alakası olmadığına ve ikincisinin noksan bırakıldığına itiraz edilmiştir.

Üçüncü hadisinde de Mustalahu’l-Hadis’de idrac/ekleme diye adlandırılan bir yanlışlığı tespit etmişlerdir. Hz. Ayşe’den rivayet edilen bir hadisin metni arasında geçen ‘tahannus’ kelimesinin sanki Ayşe tarafından şerh edildiği ve tekrar hiçbir tefrike/ayırıma tabi tutulmadan hadise devam edildiği görülmektedir.

Sünnet’in Kur’an’dan ayrı bir vahiy olarak değerlendirilmesi

Categories Dine Sokulan İlavelerPosted on

Hadis’le Sünnet’in özdeşleştirildiği ve Hadis’in/Sünnet’in de Kur’an gibi ayrı bir vahiy olup onun üzerinde hakim olarak değerlendirildiği bilinmektedir.

“Sünni rivayetçiler hadis ve sünneti Kur’an dışı vahiy ilan ederken, Şii rivayetçiler de İmamlar yoluyla gelen rivayetleri ve onların sözlerini Kur’an dışı vahiy ilan etmiştir. Bunun da üstüne tüy diken bir de Fatıma Mushafı iddiası vardır. Şia’nın Buharisi Kuleyni Cafer Sadık’tan şöyle bir rivayet nakleder: “Fatıma Mushafı, Allah Rasulü’nün vefatından sonra bir meleğin ona beyan ettiği ve Ali’nin yazdığı mevzulardı. Bu mushaf Kur’an’dan başka bir şeydi.” (Kuleyni, Usul-i Kâfi I, 298, bab: Fihi Zikru’s-Sahife ve Mushaf-u Fatıma, h. No: 2)”

“Zımnen Kur’an’ın yetersizliği fikrine saplananlar eksiğini tamamlayacak başka bir kaynak arayışına girişmişlerdir. Bu onları rivayet edebiyatını Kur’an’a ortak koşmaya götürmüştür. Hadisle sünnet arasındaki ayrımı önce yok etmişler, sonra “sünnet” adı altında kutsadıkları hadis malzemesini vahiy ilan etmişlerdir. Rivayet malzemesini Kur’an’a eş değer vahiy ilan etmeleri yetmiyormuş gibi, bir adım daha atarak Kur’an’dan önce Kur’an ilan etmişlerdir. Hadisi vahiy ilan etmek, Kur’an’ın yanında ikinci bir Kur’an uydurmaktır.

Oysa ne Peygamber Allah’ın ortağıdır, ne de hadis ve sünnet Kur’an’ın ortağıdır.”

Bu anlayışı savunanların başında İmam Şafii’nin geldiği anlaşılmaktadır. Onun için Şafii, Hicaz ekolünün Medine ehlinin amelini ve icmaını, Irak/rey ekolünün re’yi ve kıyası dinde fakih görmedikleri kişilerin ahad rivayetlerine önceleyerek sünnet ile rivayeti ayıran anlayışına karşı çıkmış, ahad haber de olsa kendilerine göre sahih kabul edilen rivayetin hem Medine ehlinin ameline ve icmaına, hem re’y ehlinin kıyasına ve re’yine mutlaka tercih edilmesi ve esas alınması gerektiğini savunmuştur.

Ona göre sünnet hadisle ve hadis sünnetle özdeştir ve hadisin anlattığı dışında sünnet söz konusu değildir. Ahad da olsa senetle sabit olan hadis sünnetin kendisi olup başka bir şeye ihtiyacı yoktur.

Ne yerel uygulama ve icma iddiasıyla, ne de re’y ve kıyas gerekçesiyle hadis terk edilebilir.

“Şafii, Medine ve Irak fakihleri nezdindeki, teori ile pratiğin, başka bir tabirle, rivayet delilleri ile ameli delillerin birbirini desteklemesi kriterini şiddetle reddederek, hadisin sübûtu için öngördüğü şartları taşıyan her rivayetin müstakil bir esas olduğu tezini savunur.

Buna bağlı olarak, sabit bir hadis mutlaka kabul edilmeli, sahabe kavli, tatbikat vb. başka unsurların onu destekleyip desteklememesine bakılmamalıdır. Hatta bu tür hadisler birbirine kıyas dahi edilmemelidirler.”

“Bu, Peygamber’den sabit midir? Evet. Öyleyse Peygamber’den geldiği sabit olan bir şeye yalnızca tabi olunur. Sizin ve başkalarının o konuda niçin ve nasıl gibi soruları hatadır” değerlendirmesi meşhurdur.

“Bu çabanın bir sonucu olarak sünnetin Kur’an tarafından neshedilebileceği görüşüne karşı çıkması, “Kur’an’ın sünneti neshedebileceği kabul edilirse bütün sünnetler hükümsüz kalır” (er-Risale, 234) endişesiyle olmalıdır.”

“Sonuç olarak Şafii, Medine ve Irak fakihleri nezdinde sünnetin elde edilmesindeki önemli materyallerden birisi olan merfu hadisi, sünneti temsil eden tek unsur olarak kabul etmiştir. Hadisin sübûtunu ise, ravilerin sika olması ve Peygamber’e kadar ulaşan muttasıl bir senedinin bulunması gibi şekli bir kritere bağlamıştır. Bu kritere uyan bir hadisin; ne çoğunlukla Medinelilerin yaptığı gibi, “uygulama ve icma’” terimlerinde formülleşen “pratik” adına, ne de ekseriyetle Iraklıların “rey ve kıyas” dedikleri “teorik veya soyut ilke” adına bir kenara atılamayacağını savunmuştur. Aynı şekilde, Irak ve Hicaz fakihlerinde, özellikle Iraklılarda sık rastlanan, iç tutarlılık da diyebileceğimiz, rivayetlerin veya hükümlerin birbirine arz edilmesi şeklindeki bir yorum kriterini de şiddetle reddetmiş, bunun sonucu olarak da “sünnet, sünnete kıyas edilmez” ilkesini getirmiştir.

Sünneti temsil eden yegâne unsur olan hadisi tespit ve tahlilde içeriğe yönelik bir esasa pek izin vermezken, onun sübûtunun şekli unsurlara bağlı olduğu üzerinde ısrarla durmuştur.

Böylece daha önceleri fakihlerin, “teori ya da pratikte kural kabul edilen fıkhi muhteva olarak algıladıkları sünneti, sika ravilerin, muttasıl bir isnatla, peygambere nispet ederek naklettikleri hadise indirgemiştir.”

İmam Şafii, Sünneti temellendirmek için başkasından öğrendiğini söylediği bu anlayışın yaygınlaşıp sonraki ulema üzerinde son derece etkili olmasında rolü büyük olmuştur.

Şafii, rivayetlerle özdeşleştirdiği Sünnetin Kur’an gibi ayrı bir vahiy olduğunu temellendirmek için Kur’an’da 14 kez tekil olarak geçen “Sünnet” lafızlarına bakıyor, ama hiçbirinin kastettiği anlamda kullanılmadığını görünce, bu sefer Sünnet’in Kur’an’daki karşılığının ‘Hikmet’ kavramı olduğunu söylüyor.

Buna da Bakara/129, 151, 231, Ali İmran/162, Nisâ/113, Cuma/2, Ahzab/34 gibi ayetleri şahit gösteriyor.

“Oysa Kur’an’da içinde hikmet geçen ayetleri kendi içinde incelediğimizde orada geçen ‘el-Kitab ve’l-Hikme’ ibarelerindeki Kitab lafızlarının Kur’an’a has değil, onu da içeren genel bir lafız olduğunu görüyoruz.

Şafii’nin şahit gösterdiği yedi ayetin hiçbirinde de hikmet, ‘Sünnet-i Muhammed’ anlamında kullanılmıyor.

Mesela, Ali İmran/48 ve 79’da kitap ve hikmet, İsa b. Meryem’e isnat edilerek kullanılıyor, Ali İmran/81’de İsa’nın kavmine, Nisâ/54’te İbrahim ailesine isnat edilerek kullanılıyor.

Yine İsrailoğulları ve İbrahim kavmini muhatap alan Casiye/16 ve En’âm/89’da terkip, kitap ve hüküm olarak geliyor.

Bu ayetler de gösteriyor ki kitap ve hikmet/hüküm iki elemanlı bir terkiptir ve Muhammedî risalete hasredilemez.

Mesela, “Şüphesiz İsrail oğullarına kitabı, hükmü ve nübüvveti verdik” (Casiye/16) veya “İbrahim ailesine kitabı ve hikmeti verdik” (Nisâ/4) ayetinden yola çıkarak, İsrailoğullarına verilen sünnet de ne ola ki? Veya İbrahim ailesine verilen sünnet de ne ola ki? Soruları cevapsız kalıyor.

Hepsinden öte, ne Hz. Nebi’den, ne de sahabeden bu yorumu destekleyen bir tek yorum gelmemişken, hikmet’i sünnet’in yerine ikame etmenin ne kadar isabetli bir yaklaşım olduğu ortadadır

Kur’an’da tavsiye edilmeyen bir amel sünnet olamaz

Categories Sünnet KavramıPosted on

Birinci kuşaktan sonra her devirde ibadet edenlerin hemen tümünün ibadet etmenin gerekliliğini ve bir ibadetin nasıl yapıldığını herhangi bir hadis kitabından okumadan önce çevresinde yapılan uygulamaya bakarak öğrendiği ve ibadet ettiği bir gerçektir.

Bu durum sıradan Müslümanlar için böyle olduğu gibi, sonradan İslam kültürünü okuyan ve üzerinde uzmanlaşan hocalar ve akademisyenler için de böyledir. Mesela namaz kılanlar ve oruç tutanlar için söylersek -kaç kişi önce hadis okuyarak öğreniyorsa(!)- hepimiz hadis okuyarak bunların nasıl yapıldığını öğrenmeden önce, çevremizden görerek ve dinleyerek bunları yapmıyor muyuz?

“Dikkat edilirse burada Hz. Peygamber’e aidiyeti sübût ve delalet yönünden kritik edilmesi gereken tek tek hadislerden ve rivayetlerden değil, İslam ümmetinin mütevatiren nesilden nesile bilgi ve davranış kodları olarak aktardığı bir dini-ahlaki rehberlikten, yani kısaca yaşayan bir sünnetten söz edilmektedir.”

“Öncelikle ifade etmek gerekirse, ilk dönemlerden itibaren bu iki kavramın farklı anlamda ve muhtevada kullanıldıkları bir gerçektir.”

“Hadisçilik bir ekol olarak doğmadan önce, sünnet ve hadis farklı kavramlar olarak kullanılmaya devam etmiştir. Bu dönemde toplumdaki asıl belirleyici unsur hadis değil, sünnet olmuştur. Sünnet olan bir davranış bir hadis ile ifade edilebilirken, her hadis bir sünnetin ifadesi değildi.

Hadis, sünnet ihtiva eden ve etmeyen olarak taksime tabi tutulabiliyordu. Âlimler de buna paralel şekilde sünnet konusunda veya hadis sahasında otorite olarak sınıflandırılıyordu. Sünnet konusunda uzman olanların daha çok fıkıh bilgisiyle maruf olanlar iken, hadis alanında bilgili olanlar da daha çok rivayet ehli olarak meşhur olanlardı.

Bu bakımdan sünnet, hadislerin sahihliğini tespitte temel bir kıstas/ölçü olmaktaydı. Süleyman Nedvi gibi son dönem âlimlerinden, doğru anlama için sünnet ve hadis kavramları arasındaki bu farkın yeniden ortaya konması gerektiğini savunanlar bulunmaktadır.”

Hz. Peygamber’in bağlayıcı din olarak yaptığı uygulama Kur’an’ın öğretileri olduğu için bu anlamda Sünnet ile Kur’an, biri teorik diğeri pratik olmak üzere madalyonun iki yüzünü oluşturmaktadır.

Kur’an, vahyin sözel anlatımı, Sünnet bu sözel anlatımın uygulaması veya ete kemiğe bürünmesidir. Bu gerçeği aşağıdaki tespitler ortaya koymaktadır: “Allah sünnet koyar, Nebi ise örnek davranış ortaya koyar. (33 Ahzab/21) Sünnet koymak, norm/hüküm/ölçü koymaktır ve normu Allah koyar. Örneklik ise formdur/şekildir. Formu, Nebi koyar” ve “İslam, Allah’ın gönderdiği yegâne dindir. Onun tek kaynağı Allah’tır, onun vahyi olan Kur’an-ı Kerim’dir. Ancak onun önce kabule mazhar olması, sonra doğru anlaşılabilmesi Hz. Peygamber’e ve onun hatasız uygulamasına/sünnetine ihtiyaç doğurmuştur. Bu ikisi aslında işin teori ve pratiği olarak birdir.”

“Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde Yüce Allah, Peygamber’e itaat etmenin kendisine itaat olduğunu (mesela 4 Nisâ/80), bir anlaşmazlık durumunda kendisine ve resulüne müracaat edilmesini (4 Nisâ/59) ve Müslümanların Allah’ın ve Peygamber’inin koyduğu hükümlere uymaları gerektiğini (33 Ahzab/36) vurgulamaktadır.

Yine birçok ayette zikredilen “Allah’a ve Rasulüne itaat edin” şeklindeki ilahi uyarıların da Kur’an ve sünnet bütünlüğünü ifade ettikleri söylenebilir. Zira bütün bu ayetlerde ifade edilen hususlar, İslam âlimlerinin de ifade ettikleri üzere, sağlığında Hz. Peygamber’e ve vefatından sonra Kur’an ve sünnete delalet etmektedir.”

Bunu görmek için Hz. Peygamber’in ahlakının ne olduğunu soranlara Hz. Aişe’nin verdiği cevaba bakmak yeterlidir. Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in ahlakı sorulduğunda Hz. Aişe, “Kur’an’ı okumaz mısınız? Onun ahlakı Kur’an’dır” cevabını verir.

Şüphesiz Rasulullah’ın ahlakı Kur’an’ın tümüdür. Çünkü Kur’an’ın ona öğrettiği ahlak, bugün toplumda sadece iyi veya kötü huy yahut davranış olarak anlaşılanın aksine, iman, abdest, namaz, oruç, hac, zekât, cihad, infak, helal ve haramlar, eşleriyle ilişkiler, dost ve düşmanla ilişkiler, alışveriş, yemek içmek, misafirperverlik, infak ve her türlü fedakârlık, yöneticilik, savaş vd. Kur’an’ın içerdiği ve din olarak inandığı, yaşadığı ve uyguladığı İslam’ın bütün öğretilerini kapsamaktadır.

Onun için Yüce Allah bu ahlakı kastederek kendisine “Şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerindesin” (68 Kalem/4) diyordu.

Onun için bu anlamda madalyonun iki yüzü gibi olduğunu söylediğimiz Kur’an ve Sünnetten ‘birini kabul etmek ama diğerini kabul etmemek kişiyi dinden çıkarır’ demek ne kadar doğru ve yerinde ise, Hadis-Sünnet özdeşliği yaparak bunun Kur’an’dan ayrı ikinci bir vahiy olduğunu söylemek ve onun da Kur’an gibi korunduğunu, hele Kur’an’ın üzerinde hakem olduğunu, hele Kur’an’ı neshettiği halde Kur’an’ın onu neshedemeyeceğini iddia etmek de o kadar anlamsız, haksız ve yanlış bir anlayış olur.

Bu bakımdan dini koruyacağız, derken iki uçta dolaşmak onu anlaşılmaz, içinden çıkılmaz, ayak bağı ve kabul edilemez yapmaktan yahut Batı’nın Hıristiyanlığa yaptığı gibi terk edilmişlikten başka bir sonuca götürmez. Bildiğimiz gibi tarih boyunca dinin ve dindarların en büyük afeti, ona inananların bağnazlıkları, aşırılıkları, saptırmaları ve vahyin yolundan sapmaları olmuştur.

Hadis-Sünnet ve Kur’an İlişkisi

Categories Hadis - Kuran İlişkisi, Sünnet KavramıPosted on

Bir elçi olarak Hz. Muhammed kendisini de bilgilendiren, eğiten ve yönlendiren Kur’an’ı tebliğ etmiş, öğretmiş ve uygulamıştır. 23 yıllık bu tebliğ, öğretme ve uygulama ile ilgili bilgiler bize Müslümanların toplum olarak tevatüren uygulaması ve rivayetler yolu ile gelmiştir. Birincinin adı Sünnet, ikincinin adı Hadis’tir. Bilindiği gibi ‘yol’ anlamındaki Sünnet, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı uygularken izlediği yol ve şekil demektir.

Hadis ise, Hz. Peygamber’in izlenen bu yola ilişkin sözlerinden veya uygulamalarından kişilerin akıllarında kalan bilgilerin ağızdan ağıza anlatımlarıdır.

“Hadis ile arasındaki ayırım kasten silikleştirilen Sünnet kavramı, 1-Kur’an’a eş değer, 2-Kur’an’a paralel bir vahiy ilan edilmiştir. Bu ilan, her açıdan beşeri yorum üzerine bina edilmiştir.” “Şatıbi’den destek alarak söylüyorum; Sünnet, mutlak anlamda bağımsız bir kaynak değil, Kur’an-ı Kerim’in canlı hale getirilmesi ve hatasız bir uygulaması olup Kur’an’ı anlamak için vazgeçilemez bir kaynaktır.”

Sünnetin Kur’an’ın alternatifi veya paraleli değil, uygulaması olduğunu belirtmiştik. “Pratikte Müslümanlar, farzları, Kur’an’da emredilen hükümler, Sünneti de hadislerle tavsiye edilen/anlatılan ameller olarak bilir. Bu bilgiye göre Sünnet, Kur’an’da bulunmayan ama Nebi’nin yaptığı bazı amellerdir. Yani Kur’an’ın tamamen dışındadır. Oysa bu bilgi büyük bir yanlıştır. Sünnet, asla Kur’an’ın dışında değildir. Sünnetin temel dayanağı hadisler değil, Kur’an’dır.”

“Kur’an Rasule hem itaati emreder, hem örnek alınmasını ister. Rasule itaat etmek, Kur’an’ın emirlerini, yani Fıkıh dilinde farz dediğimiz emirleri, Rasulü örnek almak ise Kur’an’ın tavsiye ettiği, yani Fıkıh dilinde Sünnet dediğimiz uygulamaları yapmaktır. Dolayısıyla farzların ve sünnetlerin kaynağı Kur’an’dır.”

Kur’an, Yüce Allah tarafından indirildiği ve Hz. Peygamber tebliğ ettiği şekilde korunarak geldiği gibi, Sünnet de ayrıntılar ve beş vakit namazın devamlı üç vakitte toplanarak kılınması ve zühr-i âhir namazı gibi mezhep fanatizmini ümmetin ilk günden beri bildiği ve yaptığı uygulamanın önüne geçiren anlayışlar dışında-Hz. Peygamber döneminden itibaren toplum olarak Müslümanlar uygulayarak geldikleri için kuşaktan kuşağa tevatüren gelmiş ve insanlar birbirlerinden görerek onu öğrenmiş ve uygulamıştır.

Örneğin, hiçbir rivayette anlatılmasa bile namazın günde kaç vakit ve nasıl kılındığı, kılınan her namazın rekat sayısı, her rekatta Fatiha suresinin okunması, Kur’an’dan bir miktar okunması, rüku’ ve sücûd, oturma ve tahiyyat okumak gibi ümmetin tevatüren uygulamasında sabit olup kuşaklar bunu birbirinden görerek öğrenmiştir ve öğrenmektedir. Oruç, hac, zekât, tesettür, cihad, infak, ceza uygulamaları gibi diğer ibadetler ve uygulamalar için de durum budur. Zaten dinle ilgili hadisler de Kur’an’ın bu içeriğini seslendiren anlatımlardır. Bunların dışında kalanlar ya başka kültürlerin ve yerel şeylerin seslendirilmesidir ya da birilerinin işinin görülmesi için oluşturulmuştur.

Sünnetin hadislere değil, Kur’an’a dayandığını görmek için Kur’an’ın sadece farzları emreden bir kitap değil, Fıkıh dilinde vacip, sünnet, mendup, müstehab ve mübah diye bilinen tüm uygulamaları içerdiği, bunların yapılış şekline Sünnet veya ‘Rasulün Kur’an Tatbikatı’ denildiği, örneğin farz namazlar dışında kılınan namazlar, umre, kurban, Allah’tan bağışlanma dilemek, Allah’a hamd ve tesbih etmek, çokça zikretmek, anne baya güzellikle muamele etmek, akrabaya yardım etmek, yetimi gözetmek, yoksulu, kimsesizi, muhtacı doyurmak ve sahip çıkmak, bollukta ve darlıkta infak etmek, sabretmek, açıktan veya gizlice sadaka vermek, hayır işlemek ve yardım severlik, darda olana borç vermek ve ödeyemeyecek durumda olana mühlet tanımak veya borcu bağışlamak, borcun miktarını ve vadesini şahitler tutarak yazmak, hoşgörülü, affedici, merhametli, şefkatli, güler yüzlü olmak, güzellikle öğüt vermek, insanlara güzel konuşmak ve tartışılacaksa güzelce tartışmak, kıskançlıktan ve gıybetten sakınmak, elbise ve beden temizliğine dikkat etmek, temiz olmak ve güzel giyinmek, mütevazi olmak ve tevazu ile yürümek, selam vermek ve almak, öfkeyi yutmak, haksızlığı güzellikle savmak ve kötülük yapana bile iyilikte bulunmak, çalışkan ve gayretli olmak, kanaatkâr olmak, ölçü ve tartıyı tam ve adaletli yapmak, adaletle hükmetmek, ticarette doğru olmak, istişare etmek, emaneti ehline vermek, çocuklara ve özel olarak kız çocuklarına güzellikle muamele etmek, fakirlikten dolayı evlenemeyen gençlere yardım etmek, vb. Kur’an’da emredilen veya tavsiye edilen uygulamaların hadislerden önce Kur’an ayetlerine dayandığına bakabiliriz.

Onun için Kur’an’da tavsiye edilmeyen bir amel sünnet olamaz.

Kültürün vahyin önüne geçmesi

Categories Geleneksel Din AnlayışıPosted on

Vahye inanmış ve onun için her şeyini adamış olan insanların üzerinden uzun zaman geçtikten sonra vahyin yanında bir de onun mahiyeti, anlaşılması, yaşanması ve uygulanması konusunda bir kültür oluşmaya başlar.

Bu kültür gerek vahyin mahiyeti ve tabiatı ile ilgili, gerek onu Yüce Allah’tan alan, tebliğ eden ve uygulayan elçinin kimliği ve davranışıyla ilgili, gerekse elçinin çağdaşları ve sonrakiler tarafından onun algılanması, değerlendirilmesi, yorumlanması ve uygulanmasıyla ilgili söylenenler gibi değişik kanalların yanında, önceki cahiliyye toplumunun kültürel kalıntıları, fırka ve mezheplerin anlayışları, ulemanın yorumları, başka din mensuplarından vahyi kabul ederek katılanların eski din ve inançlarından getirdikleri bilgiler ve çevre kültürlerinden oluşur.

Peygamber’in hayatı ve geçtiği sürece ilişkin anlatımlar/siyer, rivayetler ve özellikle İsrailiyyat ve Mesihiyyat değimiz kitap ehli kültürü bu unsurların başında gelir. “İsrailiyyat ve Mesihiyyat, ikinci el ilahiyattır. Bir başka ifadeyle, elden düşme teolojidir.

Şöyle ki: Kökeni hayli karışık olan İbrani kavmi, peygamberleri Musa’nın kendilerini vahiyle özgürleştirmesi yerine, kendilerini köleleştiren Firavun ülkesinin soğan ve sarımsağını tercih ettiler. Allah’ın vahyini hayatlarında taşımak yerine, omuzlarında sandık (tâbût) içinde taşımayı marifet bildiler.

Onunla amel etmek yerine, onu telaffuz/tilavet etmeyi amel edindiler. Hepsinden kötüsü bu kavim, tarih boyunca ilişkiye girdiği diğer milletlerin kültür ve inançlarını taklit ettiler. Kur’an’ın ifadesiyle, taklitte “alçak maymun” rolünü oynadılar. Firavunlar, hür olan İbranileri köleleştirerek çalıştırdılar.

Fakat onlar, Mısır’ın pagan kültürünü taklit ettiler. İnekle temsil edilen Hathor, Mısır tanrılarının en eskisiydi. İşte onun yavrusu olan buzağı, kalplerinde taht kurdu. (2 Bakara/93) Filistin’e geldiklerinde komşu pagan kavimlerin putlarına taptılar.

Yahudi krallar, şehirlerini, başta Baal olmak üzere bu putların heykelleriyle süslediler. Asurlular eliyle Babil’e sürüldüklerinde, oradan büyü dinini öğrendiler. Mecusi Persler eliyle esaretten kurtulunca, bu kez onların düalist/Seneviyye inancını ilahiyatlarına kattılar. Yahudi bâtıniliği olan Kabala ve Zoharcılığın kökeni oradan gelir. Helen döneminde, pagan Yunan kültürüne tutuldular, din dillerini bile Yunanca yaptılar.

İşte İsrailiyyat adı verilen devasa dinî edebiyat, bütün bu kültürlerin karışımı olarak ortaya çıktı. Aynı şey Mesihiyyat için de geçerlidir. Hz. İsa yeni bir yasa getirmemişti. Hz. Musa’nın yasasına tabi olduğunu söylüyordu. “Engerek soyu” diye çıkıştığı Yahudileşmiş İsrailoğulları, Musa’nın şeriatını şefkatsiz ve merhametsiz hale getirmişti. İsa onları, dini kurallara hapsettikleri, dinin içini boşattıkları için eleştiriyordu. Tüm çabası, ruhsuzlaştırılan Musa şeriatına ruh kazandırmaktı. Mesajını tebliğ etti ve gitti.

Fakat Hz. İsa’nın mesajının başına çok daha kötü bir kaza geldi: Pavlus… Yaşarken İsa’nın can düşmanı olun Pavlus, birden İsa’nın kendisine göründüğü iddiasıyla ortaya çıktı. Yeni bir din kurdu.

İsa’yı o dinin ilahlarından biri haline getirecek taşları döşedi. Pavlus’un kurduğu dinin gerçek kimliği ‘bâtınilik’ (gnostisizm) idi. Doğup büyüdüğü Tarsus, tüm kadim bâtıniliklerin döküldüğü bir havuzdu. İskenderiye merkezli Helen bâtıniliği, Atina merkezli pagan bâtıniliği, Mısır ve daha sonra Harran merkezli hermetik bâtınilik, Hint ve Pers merkezli düalist bâtınilik… Hepsi orada birleşmişti.

İşte Mesihiyyat adı verilen edebiyat da böyle ortaya çıktı. Kur’an’ın ışığı Hicaz’ı aydınlattığında, İsrailiyyatı ve Mesihiyyatı kucağında buldu. Müşrik olsun veya olmasın, bir Arabın bu iki gelenekten etkilenmemesi mümkün değildi. Zira çevrelerini bu iki kültür istila etmişti. Filistin, Şam, Yemen, Yesrib, Hayber, Teyma tamamen veya kısmen Yahudi idi. Mısır, Habeşistan, Necran tamamen, Yemen, Suriye ve Irak, Hîre merkezli Lahmiler, Yemame Arapları kısmen Hıristiyanlığa mensup idi.

Yarımadada bu iki kültürü din olarak benimseyen birçok Arap ve Arap olmayan kabile vardı.

Hz. Muhammed’in çağrısının bir numaralı ilkesi ‘tevhid’ idi. Bundan dolayı bir numaralı düşman olarak da ‘şirk’i hedef almıştı. İlk davet Mekke müşriklerineydi. Davetin Mekke yıllarında Yahudi ve Hıristiyanlarla açıktan bir karşılaşma olmadı. Medine yıllarında saflar netleşmeye başladı.

Allah Rasulü Medine’deki baskın Yahudi kültürüyle özel mücadele etti. Bu kültürdeki kadını aşağılayan ve yok sayan tavra savaş açtı. Yahudilik, kadınların özel halini kadını aşağılamak için gerekçe yapıyordu. O, bu halin Allah’ın yasası olduğunu savunarak reddetti. Yahudi kültürünün oluşturduğu pis-temiz değer yargısını reddetti. Yahudilerin kâinatın oluşumuna dair hurafelerini ironik bir tebessümle reddetti. Kâhin bir Yahudinin oğlunun (İbn Sayyad) 12’den tutturduğu kehanetini ‘şeytani’ bularak reddetti. Hıristiyan kültüründen etkilenerek ruhbanlığa kalkışan bir grup sahabiyi azarladı.

Allah Rasulünden sonra çevredeki uyanık Yahudiler, yıldızı parlayan Medine’yi gözlerine kestirdiler. Bunlar arasında Müslüman olan eski haham Kabu’l-Ahbar ve Vehb b. Münebbih gibiler de vardı. Bunların yaydığı kültür, Yahudilerin ve Hıristiyanların sözlü dinî kültürüydü. İşin asıl tehlikeli tarafı bundan sonra başlıyordu. Bu rivayetler ilerleyen yıllar içerisinde tefsirlerin içinde Kur’an’ın yorumu olarak arz-ı endam edecekti. İbn Haldun bu acı gerçeği gören ender âlimlerden biri olarak bunu şöyle belirtir:

“Bunlardan çoğu, halkın bildiği sıradan bilgilerden fazlasını bilmiyorlardı ve Arabistan Yahudilerinin çoğu da Yahudileşmiş Himyerlilerdi. Müslüman olduklarında, şeriat hükümlerine taalluk eden hususlarda, mevcut zihniyetleri üzere kaldılar. Yaratılışın başlangıcı hakkındaki rivayetler, gelecekte olması beklenen olumsuz haberlere yönelik varsayımlar ve buna benzer şeylerle örülü bir anlayıştı. Onlar arasında Kabu’l-Ahbar, Vehb b. Münebbih, Abdullah b. Selam ve benzerleri vardı. Tefsir ilmi, bu isimlerin yanlarında taşıdığı rivayetlerle ağzına kadar dolmuştur.” (İbn Haldun, Mukaddime, 439)

İsrailiyyat ve Mesihiyyata dair en hassas nokta, bu iki kaynaktan İslam rivayet kültürü aracılığıyla taşınan malzemenin seçilip ayıklanmasıdır.Allah Rasulü sorgulamadan almayı da atmayı da hoş görmemiş, atılanın vahiy olabileceğini, alınanın uydurma olabileceğini hatırlatmıştır.

Şu halde yapılacak şey bellidir: Bu iki kaynaktan İslam rivayet kültürü atına binerek içeri giren malzemeyi önceki vahiyler üzerinde otorite (müheymin) olduğu bizzat kendisi tarafından vurgulanan Kur’an’a arz etmek.

Ehl-i Kitap yoluyla gelen her şeyi Kur’an’a arz etmeksizin kaldırıp atmak, üç hakikati es geçmek demektir:

  1. a) İslam bütün peygamberlerin getirdiği dinin ortak adıdır ve Allah Rasulü İslam’ın kurucusu değil, peygamberidir.
  2. b) Bu yüzden namaz, abdest, oruç, zekât, kurban gibi dinî uygulamalar önceki vahyin temsilcileri tarafından nesilden nesile taşınmıştır.
  3. c) Kur’an güvenilir bir mihenk taşı ve otoritedir. Eğer doğru arz edilirse, neyi alıp neyi atacağımızı bize açık seçik olarak söyler.”

Belirttiğimiz gibi bu süreç, İslam’dan önceki Tevrat ve İncil vahyinin mensupları için söz konusu olduğu gibi Müslümanlar için de aynen söz konusu olmuştur ve hâlâ olmaktadır. Din üzerinde ihtilaflar ve anlaşmazlıklar vahyin kendisinden çok, bu kültürden kaynaklanmakta ve ümmet arasında bölünmeler ve çatışmalar bu yüzden meydana gelmekte, bölünmüş ümmetin birlik ve beraberliğini de bu kültür engellemektedir.

Vahye uymak yalnızlık getirir

Categories Kur'an'a Göre DinPosted on

Tarihin her döneminde gelen vahye toplumun büyük bir kesimi karşı çıkarken, az sayıda bir kesim inanır. İnananlar bütün varlıklarını o vahye adar ve gereğini yerine getirmek için her fedakârlığı yaparlar.

Bunun için inanmayanlarla araları açılır, icabında en yakın akrabalarından dışlanır, horlanır, mahrumiyetler ve boykotlar yaşar, ezilir, işkence görür, evlerinden, mallarından, ticaret ve servetlerinden, makam ve mevkilerinden olur, inançları ve canları tehlikeye girince yaşadığı toplumu terk ederek yaban ellerde bir yuvaya ve bir ekmeğe muhtaç muhacir/mülteci olarak yaşamaya mecbur kalırlar.

Bunu peygamberlerin ve ilk müminlerin hayat hikâyelerinde görüyoruz. Bütün bunlar inandığı vahyin kişilere verdiği hayat, sağladığı hürriyet, eşitlik, hak ve adalet, verdiği onur ve huzur, dünyada ve ahirette vadettiği üstünlük, zafer ve kurtuluş uğruna olmaktadır. Artık bu öğretiler o insanlar için her şeyden daha değerli ve hem dünyada hem ahirette tek kurtuluş yolu olduğundan onları korumak ve yaşayıp yaşatmak için müminler gerekirse uğrunda mallarını ve canlarını feda ederler ve etmektedirler.

“Biz hangi memlekete peygamber gönderdiysek şımarık ileri gelenleri onlara ‘Biz sizin getirdiğinize inanmıyoruz, hem biz gerek mal mülk gerek çocuklar bakımından sizden daha güçlüyüz’ dediler” (34 Sebe’/34) ayetinin belirttiği gibi, bütün toplumlarda, istisnalar dışında, vahye seçkinlerin, egemenlerin, aristokratların, kapitalistlerin ve mütref/şımarık zenginlerin değil de, ezilenlerin, dışlananların, horlananların, ötekileştirilenlerin, hak ve hürriyetleri ellerinden alınmışların, yoksul ve güçsüz (müstaz’af) bırakılmışların inanmasının ve sarılmasının, bunun için her türlü baskıya, haksızlığa, dışlanmaya, yoksulluğa, işkenceye ve zulme uğramayı göze almalarının sebebi budur.

Çünkü vahiy, sapmaların karanlıkları (zulumât) içinde egemen olan cahiliyyenin tahakkümü altında kaybedilen bütün bu değerleri ve hakları yeniden insanlara vermekte ve kurtuluş yolunu aydınlatarak bunlara kavuşma yolunu göstermektedir.

Onun için vahiy yeni bir hayattır. “Ey müminler! Size hayat verecek vahye çağırdığı vakit Allah’ın ve Rasulünün çağrısını kabul ediniz.” (8 Enfal/24)

“Allah, inananların velisidir (dostudur, koruyucusudur, yöneticisidir), onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (2 Bakara/257)

“Allah’tan size bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Rızasını kazanmak isteyenlere Allah onunla esenlik yollarını gösterir, izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola iletir.” (5 Maide/16)

“Bu, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” (14 İbrahim/1) “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için O ve melekleri sizi destekliyor.” (33 Ahzab/43)

 “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur.” (57 Hadid/9)

Vahyin nur, mizan, furkan, burhan, beyyine, hüküm, zikir, mevize, inzar, sıratı müstakim, hikmet, hidayet, rahmet, hablullah ve urvetu’l-vuska olmasının anlamı budur. Gerçekten de Kur’an; yazılı KİTAP’tır, her şeyi yerli yerinde söyleyen HİKMET’tir, her şeyin ve her işin ölçüsünü veren MİZAN’dır, doğru yola kılavuzluk/HİDAYET’tir, yolu aydınlatan NUR’dur, Allah’tan insanlara RAHMET’tir, hakla batılı ayıran FURKAN’dır, doğruyu ve gerçeği kesin olarak kanıtlayan BURHAN’dır, apaçık delil olan BEYYİNE’dir, bilgilendiren ve yönlendiren MEVİZE’dir, unutanlara veya yüz çevirenlere hatırlatan ZİKİR’dir, baş ağrısına, diş ağrısına, diz ağrısına ve başka bedensel hastalıklara değil, kalplerde olan şirk, küfür, nifak, isyan, haset, bilgisizlik, huzursuzluk ve güvensizlik gibi hastalıklara ŞİFA’dır, inananlara müjde BÜŞRA’dır, inanmayanları korkutarak uyaran İNZAR’dır, din olarak her şey hakkında HÜKÜM’dür, Allah’a güvenenler için URVETÜ’L-VUSKA’dır, kurtuluş için uzatılan HABLULLAH’tır. Kristalin parlayan yüzleri gibi bütün bunlar vahyin birer yüzü ve boyutudur.

Böylece Kitap’la beraber indirildiği, vahyedildiği ve verildiği belirtilen Hikmet’in, Mizan’ın, Hükm’ün ve başka isimlerin Kur’an’dan başka şeyler değil, bir kristalin farklı renkleri gibi onun farklı boyutlardan isimleri veya nitelikleri olduğu, aksine yapılan yorumların tutarlı olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Çünkü bu niteliklere sahip Kur’an’dan başka bir bilgi veya kitap yoktur.

“Yâsin ve hakîm/hikmetli olan Kur’an’a andolsun ki sen kesin olarak gönderilen elçilerdensin ve dosdoğru bir yol üzerindesin” (36 Yasin/1-4) ayetinde bu gerçek açıkça görülmektedir.

Tarih boyunca vahiylerin saptırılması

Categories Dine Sokulan İlavelerPosted on

Yüce Allah, insanlara acıyıp şefkat gösterdiği için rahmet (6 En’âm/154, 157), gerçekleri görmeleri için nur/ışık (5 Maide/15), hakla batılı ayırt etmek için furkan/ayırıcı (25 Furkan/1), hakkın gerçekliğinin ispatı için beyyine/ açık delil (6 En’âm/157), kesin doğrunun delillerini göstermek için burhan/kesin delil (4 Nisâ/174), hakkın adalet ölçüsüyle ölçüp tartmak için mizan/ölçü-terazi (42 Şura/17), hakkı unutmuş olanlara hatırlatmak için zikir/hatırlatma (16 Nahl/44), ıslah edip hakka yönlendirmek için mevize/ öğüt (10 Yunus/57), teşvikle yola gelmeyenleri ceza ile tehdit ederek yola getirmek için nezîr/tehditle uyarı (53 Necm/56; 54 Kamer/5, 23, 33, 36, 41), Allah katında geçerli ve geçersiz şeyleri belirlemek için hüküm/karar (6 En’âm/57, 62, 89; 13 Ra’d/37, vd), hakkı yerli yerinde sağlam öğretmek için hikmet (2 Bakara/129, 151; 4 Nisâ/113), tevhide aykırı hastalıklardan kurtuluş için şifa/iyileştirme (10 Yunus/57; 17 İsra/82; 41 Fussılet/44), imdat isteyenlere kurtuluş için uzatılan hablullah/Allah’ın ipi (3 Ali İmran/103), kopmayan sağlam bir ipe tutunmaları için el-urvetu’l-vuska/sağlam ip (2 Bakara/156; 31 Lokman/22), doğru yol olarak sırat-ı müstakim/dosdoğru yol (1 Fatiha/6-7; 2 Bakara/142, 213; 3 Âli İmran/51, 101; 5 Maide/16 vd) ve doğru yola kılavuzluk için hidayet (2 Bakara/2, 97, 120, 185; 3 Âli İmran/4, 73, 138 vd) olarak vahyi indirmiştir.

Tarih boyunca Yüce Allah’ın indirdiği ve kurtuluşun ancak ona bağlılıkla mümkün olduğu vahyin, düşmanları tarafından değil, aksine ona inananlar tarafından zaman içinde bozulduğu, değiştirildiği veya anlam olarak çığırından çıkarıldığı bir gerçektir.

Kendisine göre, Tevrat’ın değil, ama Yahudi din adamlarının yazdıkları Talmud ve Mişna gibi tefsir kitaplarında vahyin bilerek veya bilmeyerek değiştirildiğini söyleyen Süleyman Ateş bunu şöyle anlatır: “Burada Yahudilerin elleriyle yazdıkları kitap, Tevrat değil, onun ayetleri üzerine yaptıkları tefsirler, şerhler, Tevrat ayetlerini arzuları doğrultusunda yorumlayarak meydana getirdikleri ahkam kitaplarıdır. Yani Tevrat’ın tefsirleri -ki Talmud en meşhurudur- ve fıkıh kitaplarıdır.

Din adamları, yazdıkları şerhleri, kitabın aslında bulunmayan ayrıntılara dair içtihat hükümlerini Allah’ın buyrukları olarak görüyor ve halka bunların da Tanrı buyruğu olduğunu söylüyorlardı. Oysa o adamların kendilerinin ve hakim tabakanın arzu ve çıkarlarından başka bir şey olmayan bu tür kitaplar, insanları, geniş ve kolay hak yoluna iletmek için gelen İlahi Kitabın genel prensiplerine aykırı idi.

İşte bundan dolayı dini amacından saptırma pahasına çıkar sağlayan insanların “durumlarına, kazançlarına yazıklar olsun!” (2 Bakara/79) denmektedir.

Yahudi din adamları, kendi keyiflerine göre böyle hükümler koydukları gibi, müşrik Araplar da kendi kendilerine böyle hükümler koyup, bunları Allah’ın hükmü olarak göstermiştir.

Onun için Yüce Allah, müşriklere hitaben de “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü ‘şu helaldir, şu haramdır’ demeyin, sonra Allah’a iftira etmiş olursunuz. Uydurdukları yalanı Allah’ın üstüne atanlar iflah olmazlar.” (6 Nahl/116) buyurmaktadır.

Kur’an’ın işaret ettiği bu eylem, yalnız Yahudiler veya müşriklerle sınırlı kalmamıştır. Zamanla her dine böyle ilaveler olmuş, din adamlarının zanna dayanarak verdikleri hükümler Allah’ın hükmü kabul edilmiştir. Müslüman fakihler de bu konuda Yahudilerden geri kalmamışlardır. Zaten onların dinin ruhuna uzak ayrıntı hükümleri kolay olan dini zorlaştırmış, din hakkında kuşkular uyanmasına sebep olmuştur.”

Tevrat’ın durumu bu şekilde olduğu gibi, Yüce Allah’ın indirdiği orijinal İncil metninin de ortada olmadığını ve M.S. 325 yılında toplanan İznik Konsili’nde yüzlerce farklı İncil arasından seçilerek geçerli/kanonik ilan edilen mevcut İncillerin Hz. İsa’nın ölümünden en erken yarım asır sonra akılda kalanlardan yazıldığını, çelişkiler ve gerçeklere aykırı bilgilerle dolu olduğunu herhalde anlatmaya gerek yoktur. Nitekim belli miktarda delile rağmen sinoptik/benzer İncillerin yazarlarının adlarını vermek güç bulunmuştur.

Hatta onların yazılmasını belli tarihlere atfetmek daha da zordur. Burada açık hiçbir delil olmadığından doğru bir tarih vermek neredeyse imkânsızdır. Zaten Matta ve Luka İncilleri yazarlarının en erken İncil olan Markos’un anlatımlarından işe yarar şeyler bulmak amacıyla onu didik didik etmeleri de Markos’un Allah tarafından ilham edilmediği düşüncesinde olduklarını göstermektedir.

Kültürel olarak aynı durumun Müslümanlar için de söz konusu olduğunu görüyoruz. Kur’an, şu veya bu şekilde Yüce Allah’ın koruması altında olduğu (15 Hıcr/9) için ahmak dostlarının ve düşmanlarının bütün çabalarına ve kıraat farklılığı savıyla yapılan kelime değişiklikleri iddialarına, toplanıp kitaplaştırılma sırasında yapılan müdahale hikâyelerine ve nesh masallarına, bâtıni ve mezhepsel anlam çarpıtmalarına karşın, orijinal metninde bir değişikliğin olmadığını biliyoruz ve buna inanıyoruz.

Ama Kur’an adına yazılanlara ve anlatılanlara bakıyoruz, çok zaman Kur’an’ın söyledikleri bir vadide, o söylenenler ise başka bir vadide olduğunu görüyoruz. Şüphesiz bu saptırma ve çığırından çıkarmalar, istisnalar dışında, insanların kendi kendilerine yahut vahye düşmanlık olarak yapılmamıştır.

Çünkü inancında samimi ve aklı yerinde olan bir insanın küfre ve cehenneme götürecek böyle bir cinayeti bile bile işlemesi düşünülemez.

Onun için tarih boyunca vahiylerin saptırılması ve çığırından çıkarılması ne yazık ki inananların elleriyle hem de dine ve millete hizmet adına iyi niyet ve cahilce anlayışlarla yapılmaktadır. Onun için “Cehennemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir” denilmiştir.

İncil ve Tevrat’ta Peygamberimiz’e işaretler

Categories Diğer DinlerPosted on

Hıristiyan ve Museviler’in kendi dinlerindeki tahrifatlarının bir örneği Tevrat ve İncil’de Peygamberimiz’i tarif eden ayetleri yorum ve manipülasyonla değişik şekilde manalandırmaya çalışmalarıdır.

Bugün elimizdeki Tevrat ve İncil’de tespit ettiğimiz, Peygamberimiz’e işaret etmesi muhtemel örnek ayetleri inceleyelim: Ve bütün milletleri sarsacağım ve bütün milletlerin (Himada’sı) gelecek ve bu mabedi şanla şerefle dolduracağım der Orduların Efendisi; benimki gümüş, benimki altın der. Benim bu son evimin şöhreti, ilkinden daha yüksek olacak der İnsanların Efendisi ve bu yerde selam (şalom) vereceğim der Orduların Efendisi. Tevrat-Haggay 2,7-9 “Himada” kelimesi eski İbranice’de “hmd” kökünden türemiştir.

Kuran-ı Kerim’de Hz. İsa’nın kavmine ismi “Ahmed” olan bir Peygamber geleceğini söylediği anlatılır (Bakınız: 61-Saff Suresi 6) “Ahmed” kelimesi “Muhammed” ismiyle aynı kök yapısına sahiptir ve “övülmüş” anlamına gelmektedir.

Böylece Hz. İsa’nın kavmine ismi “Ahmed” olan bir Peygamber gelecek demesiyle, ismi “övülmüş” olan bir Peygamber gelecek demiş olduğu ve Peygamberimiz’in adının manasını söylediği de düşünülebilir.

Bu konuda Abdulahad Davud şunları söylemektedir: “Ahmed kelimesi ‘Himda’ kelimesinin değişmeden kalmış Arapça şeklidir ve aynı manaları içermektedir. Grekçe yazılmış Yuhanna İncil’inde de klasik Grek diline tamamen yabancı olan ‘Paracletos’ ismi kullanılmıştır. Aslında ‘Ahmed, Muhammed’ kelimelerinin karşılığı olan ‘şanı yüksek, övülmüş, çok hamdeden’ manasına da gelen pekiştirilmiş şekildeki ‘Periclytos’ kelimesinin Hz. İsa tarafından vazedilen Arami lisanındaki ‘Himda’ ve ‘Hemida’ kelimesinin Grekçe’ye tercüme edilmiş şekli olması kuvvetle muhtemeldir. Fakat her halükarda bu kelimenin manası Peygamberimiz’in ismiyle aynı manadadır. ‘Şalom’ kelimesine gelince, bu kelime de ‘İslam’ kelimesi ile aynı kök ve manalara sahiptir. Her Sami dil alimi ‘Şalom’ ve ‘İslam’ kelimelerinin ‘barış, teslim olma’ manasına gelip aynı kökten türediğini bilir” (Bakınız: Prof. Abdulahad Davud, Tevrat ve İncil’e Göre Hz. Muhammed)

Dine en büyük zararı sahtekar din adamları veriyor

Categories Diğer DinlerPosted on

“Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki hepsi de tek Tanrı’ya kulluk etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka Tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden yücedir.”

9-Tevbe Suresi 31

“Ey iman sahipleri! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar.”

9-Tevbe Suresi 34

Ne yazık ki birçok Müslüman bu ayetleri masal gibi dinlemektedir. “Allah bize geçmişteki bu kavimlerin durumunu anlatıyorsa, bunun önemli bir sebebi bizim de aynı yanlışı tekrarlayabilecek olmamızdır” çıkarımı, ne yazık ki yapılmamaktadır.

Bugün görüyoruz ki benzer hatalara düşülmüştür. Nasıl Hıristiyanlar’da papazlar yeni dini hükümler oluşturdularsa; İslamiyet’te de imamlar fetva, içtihat, mezhep görüşü başlıklı uydurmalarla, dinde olmayan dini hükümleri icat etmişlerdir.

Yani din adamı zümresine, sırf Allah’ın tekelinde olan hüküm koyucu yetkisi verilmiştir. Nasıl Hıristiyanlar; Katolik, Protestan, Ortodoks rahiplerini, ruhanilerini her şeye rağmen temize çıkartıyor, onların evliyalık ve üstünlük hikayelerini anlatarak onların Hıristiyanlığı dejenere etmelerini temize çıkartıyorlarsa, bizim imamlarımız da aynı evliyalık, üstünlük, vs. hikayeleriyle temize çıkarılmaktadırlar.

Kilise’nin maddi menfaatler için dini nasıl istismar ettiğini Güney Afrikalı Nobel ödüllü rahip Desmond Tutu çok güzel anlatmaktadır: “Misyonerken Güney Afrika’ya geldiklerinde toprak bizde, İncil onlardaydı. Sonra bize ‘gözlerimizi kapatalım, dua edelim’ dediler. Gözlerimizi açtığımızda gördük ki İncil bizde, toprak onlardaydı.”

Bazı rahipler ve hahamlar, din adına insanların paralarını haksızlıkla nasıl yiyorlarsa; bizim şeyhler, hocalar, mevlidhanlar onlardan aşağı kalmamaktadırlar. Tüm bu manzaralarda hem Museviler, hem Hıristiyanlar, hem de bizim için elbette birçok ibretler vardır.

Bu üç din de tüm bu mezhepleri ve mezhep önderlerini kenara itmeden dinlerini gerçek manasıyla kavrayamazlar. Öncelikle tüm mezhep izahları ve tüm ilave Mişnalar, hadis kitapları, falancanın mektupları çöpe atılıp, Allah’ın kitapları tek başına masa üstüne konulup çözüme başlanmalıdır.

Kuran’ın orijinali elimizde olduğu için biz bu konuda çok daha rahat çözüm şansına sahibiz.

Fakat Musevi ve Hıristiyanların da aynı metotla Allah’ın istediği orijinal dine çok daha fazla yaklaşacakları kanaatindeyiz. Ne yazık ki şu anda din diye anlatılan ne Musevilik’te Tevrat’tır, Hıristiyanlık’ta İncil’dir, ne de bizde Kuran’dır.

Mezhepler ve azizlerin, hahamların kitapları ne acıdır ki Allah’ın kitaplarının önüne geçmiştir. Bu üç dinin yobazlıklarının temel sebebi de aynıdır: İnsani olana kutsal kılıfı giydirilmiş ve bunlar gerçek kutsal olan Allah’ın kitabının yanına, hatta önüne konmuştur.

Dinlerdeki temel bir istismar mekanizması, kutsal kitaplarda yazılan açık gerçeklerin yorumla, kelimelerin manası kaydırılarak gizlenmesi veya saptırılmasıdır.

“Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Öğüt almak için çağrıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuttular.”

5-Maide Suresi 13

“Bunların içlerinden bir grup vardı ki, Allah’ın kelamını işitiyor, onu kavramalarının ardından bile bile tahrif ediyorlardı.”

2-Bakara Suresi 75

Diğer dinlerden İslam’a sokulan uydurmalar

Categories Diğer DinlerPosted on

Bu uydurmaları taşıyanları iki sınıfa ayırabiliriz:

Birinci sınıf, İslam’ı dejenere etmek, mantıksızlaştırmak veya kendi asıl inancına benzetmek için kasıtlı olarak uydurmaları dine sokanlardır.

İkinci sınıf ise İslam’a geçmelerine rağmen kendi eski dini ve örfi alışkanlıklarını üzerlerinden atamadıkları için bunları dinimize taşıyanlardır.

Yahudilerin kıssaları, Hıristiyan hikayeleri, putperest adetleri, Türkler açısından düşünürsek Şaman adetleri; hep dinimizin içine “hadis” veya “içtihat” başlıklı meşrulaştırmalarla girmiştir.

Hacim olarak bakarsak, İsrailiyat denen Yahudi hikayeleri uydurma kaynağı olmakta birinci, Mesihhiyat denen Hıristiyan hikayeleri ise ikincidir. Bunlar, Kuran’da meşru dinler olarak kabul gören diğer dinlerde daha evvel kök saldıklarından, dinimize daha rahat geçmişlerdir.

Biz sadece bunlara; İsrailiyat ve Mesihhiyata değineceğiz.

Dinimize İsrailiyat’ı taşıyan kişilerin en başta gelenleri Kab el Ahbar, Vehb bin Münebbih ve Abdullah bin Selam’dır. Birçok Müslüman, bu aktarımları Kuran ayetlerinin yanında hikaye etmekte bir zarar görmediler. İşte bu, uydurmaların çoğalma sebeplerinden biriydi.

Bugünkü birçok tefsir ve hadis kitabında, dayanağı bu gibi kimseler olan yüzlerce uydurmaya rastlayabiliriz. Biz örnek olarak sadece iki tanesini verelim.

Vehb bin Münebbih’ten rivayet edilen İsrailiyat menşeli “hadis” denen bir uydurma şöyledir: “Beytul Makdis’in halkı Allah’ın komşularıdır. Komşularına azap etmemek Allah’ın üzerine haktır. Beytul Makdis’e gömülen kabir imtihanından ve darlığından kurtulur.”

Kurtubi’nin tefsirinde de geçen Kab el Ahbar kaynaklı bir uydurma ise şöyledir: “Allah Teala kendisini yarattığında Arş dedi ki: Allah benden daha büyük bir mahluk yaratmadı. Ve böbürlenerek sallandı. Allah ona öyle bir yılan doladı ki o yılanın yetmiş bin kanadı vardı. Her bir kanadında yetmiş bin tüy vardı. Her bir tüyde yetmiş bin surat vardı. Her bir suratta yetmiş bin ağız vardı. Her bir ağızda yetmiş bin dil vardı. Her gün onun ağızları yağmur damlaları, ağaç yaprakları, kum ve çakıl taneleri, dünyanın günleri ve tüm meleklerin sayısı kadar tespih eder. Yılan arşın üzerine dürülür ve arş onun ancak yarısına uzanabilir. İşte o zaman arş alçak gönüllü olmaya başlar.”

Mesihhiyat, yani Hıristiyanlık kaynaklı uydurma hikayelerin, dinimize sokulmasının kaynaklarından olaraksa Temim ed Dari ve İbn Cureyc’i gösterebiliriz.

Hz. İsa’nın yeniden dünyaya geleceği, Deccal, ölüm meleği, cennet ve cehennem Mesihhiyat uydurmalarının en çok olduğu alanlardır.

Geleneksel anlayışı savunanlar, sırf Kuran’dan dinini anlayan Müslümanlara kızdıkları gibi, yabancı İslam araştırmacılarının hadislerin güvenilmezliğini ifade etmelerine de kızmaktadırlar. Bu araştırmacıların niyeti ne olursa olsun, bizi ilgilendiren, onların ortaya koyduklarının bilimsel değeridir.

Müslüman toplumlarda mevcut olmayan özgür ortama sahip olan bu kişilerin, kimi çalışmalarında, hem ciddi, hem de düşünülmesi gereken hususları gündeme getirdikleri bir gerçektir. Onların çalışmalarına objektif bir şekilde yaklaşmalı, hatalarını göstermeli ve ortaya koydukları doğru hususlardan yararlanmalıyız.

Bu araştırmacılardan özellikle Goldziher’in, Schacht’ın Van Kremer’in, Sprenger’in ve Dozi’nin kitaplarında herkesin yararlanabileceği birçok husus olduğu kanaatindeyiz. Bunların en ünlüsü Goldziher şöyle der: “Rabbanilerin (Musevi ve Hıristiyan din adamları) sözleri, uydurma İnciller’den alıntılar, Yunan felsefesinin öğretileri, Fars ve Hint kökenli deyişler ve daha niceleri hadis kanalıyla İslam’a girmiştir. Tüm bunlar doğrudan veya dolaylı olarak İslam kültürünün malı haline gelmiştir. Yine dini kıssalardan büyük bir bölümü İslam’a sızmıştır. Eğer hadislerde kullanılan materyali ve Yahudi din kültürünü incelersek bu ikinciden büyük bölümünün, İslam din kültürüne sızmış olduğunu görürüz.” (Goldziher, El Aqide Veş Şeria)